Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 140. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 140. Ayet

    اِذْ اَبَقَ اِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İż ebeka ilâ-lfulki-lmeşhûn(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Vaktiyle o, yüklü bir tekneyle ülkesinden kaçmıştı.”

      Bu âyette Allah, kaçıştan söz etmektedir. Enbiyâ sûresinde ise gidiş kelimesini kullanmış, şöyle demişti: “Zünnûn (Yûnus) öfkeli bir halde geçip gitmişti”. Bazı insanlar bunu öbüründen, yani kaçmayı gitmekten farklı görmektedirler. Her ne kadar gözün gördüğü durum ve kullanılan lafızlar farklı olsa da, kaçmak ve gitmek fiillerinin aynı mânaya gelmesi mümkündür, anlam itibariyle ikisi de birdirler. Buna göre o, dininden dolayı, yani dinini korumak için kaçmıştı yahut kavminin canına zarar vereceklerinden korktuğu için kaçmıştı, veyahut ikaz ettiği azabın kavmine gelmesinden dolayı kaçmıştı, çünkü onlar iman etmemişlerdi. Allah’ın salât ve selâmı üzerlerine olsun peygamberler, kavimlerine azabın geleceğinden korktukları zaman onların arasından ayrılırlardı, yalnız Yûnus aleyhisselâm ayrılmasına dair Allah’ın izni gelmeden kavminden ayrılmıştı. Bundan dolayı hakkında bir uyarı ve ayıplama ifadesi gelmişti. Yoksa bu meselenin, müfessirlerin söyledikleri hurafelerle alâkası yoktur; onlar, resûllerden ve nebilerden herhangi birine nispet edilmesinin caiz olması şöyle dursun, insanların Rabb’ine karşı en câhil ve en hakir olanına bile nispet edilmesi caiz olmayan şeyleri Hz. Yûnus’a nispet ediyorlar.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        iz (إِذْ)

        Arapçada geçmiş zaman bildiren, "hani, o vakit, hatırla ki, -dığı zaman" anlamlarına gelen, mebni (harekesi değişmeyen) bir zaman zarfıdır (zarf-ı zaman). Ayetin sözdiziminde, öncesinde gizli bir "uzkur" (hatırla) fiilinin mef'ûl fîhi (zaman nesnesi) olarak konumlanır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu zaman zarfının (iz) belagat ilmindeki eşsiz dramatik sıçrama işlevine dikkat çeker. Kuran, bir önceki ayette Yunus'u "elçilerden biri" olarak tasdik ettikten sonra, olayların öncesini, kavmiyle olan diyaloglarını veya uzun tarihsel arka planı atlar; "iz" (hani o vakit...) diyerek anlatıcıyı ve dinleyiciyi doğrudan doğruya o devasa kriz anına, peygamberin görev yerini terk edip gemiye koştuğu o nefes kesici tarihsel kırılma sahnesinin tam kalbine fırlatır. Zaman donmuş ve o kaçış anı ebedileşmiştir.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin anlatısal kurgusunda bu başlangıç edatının retorik fonksiyonunu tahlil eder. Kuran'daki peygamber kıssaları genellikle bu "iz" zarfıyla sahneleri ayırır. Bu kelime, geçmişte kalmış ölü bir tarihi nakletmek için değil; Ninova'dan Akdeniz'e uzanan o ontolojik firar (kaçış) anını "şimdi ve burada" yeniden canlandıran sarsıcı bir sahne açılışı (perde kaldırma) işlevi görür.

        ebeka (أَبَقَ)

        Arapça "e-b-k" kökünden türetilmiş, sülasi mücerred, mazi (geçmiş zaman) üçüncü tekil şahıs (o) fiilidir. Cümlenin yüklemi konumundadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "e-b-k" kökünün temel manasının "bir kölenin efendisinden habersiz, izinsiz ve gizlice kaçması, görev yerini terk etmesi ve firar etmesi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibâk/ebeka" eyleminin Kuran lügatinde sıradan bir uzaklaşma veya seyahat olmadığını; bizzat itaatle yükümlü olunan bir otoriteden, boynundaki o yasal ve ahlaki sorumluluğu (risalet bağını) hiçe sayarak "izinsiz kopuşu" tanımladığını kaydeder. Râgıb, Kuran'ın bir peygamber için kölelere has olan bu "firar" (ebeka) fiilini kullanmasındaki o sarsıcı teolojik eleştiriye dikkat çeker.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde bu kelimenin barındırdığı felsefi sarsıntıyı tahlil eder. Yunus, Allah'ın elçisiydi (kuluydu). Kavminin direnişi karşısında öfkelenmiş ve ilahi vahyin (efendisinin) iznini beklemeden kendi iradesiyle oradan ayrılmıştı. Kuran, bu eylemi sıradan bir "gidiş" (zehebe) veya "çıkış" (harace) fiiliyle değil, doğrudan efendisine isyan edip kaçan bir kölenin eylemini anlatan "ebeka" kelimesiyle resmederek; Allah ile elçisi arasındaki o mutlak itaat sözleşmesinin (ubudiyetin) anlık bir ihlalini dildeki en ağır metaforla mühürler. Özgürlük, efendiden kaçmakta değil, ona itaat etmektedir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik ve tarihsel zeminine inerek; Kuran'ın kendi peygamberine yönelik bu "sansürsüz" özeleştirisini ifade eder. Yahudi geleneğinde de Yunus'un Tarşiş'e kaçışı anlatılır. Ancak Kuran, peygamberlerin mutlak masumiyeti (hata yapmazlığı) dogmasını esneterek; onların da insan olduğunu, öfkelenebileceklerini, psikolojik bir tükenmişlikle "efendisinden kaçan bir köle gibi" (ebeka) görevden kaçabileceklerini gizlemez. Bu fiil, Kuran'ın tarihsel dürüstlüğünün ve elçilerini de eleştirebilen o mutlak ilahi otoritesinin kanıtıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Yunus peygamberin kıssasındaki en kilit kelimenin bu olduğu; ilahi izni beklemeden Ninova'yı terk edişinin, sonrasında balığın karnında yaşayacağı o büyük arınma ve tövbe sürecinin (cezalandırılmanın) yegane meşru ve gramatikal gerekçesi (illeti) olarak bu "izinsiz kaçış" (ebeka) fiilinin gösterildiği vurgulanır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; boğazın dibinden patlayan hemze (e), dudakların aniden kapanıp açılmasıyla oluşan "b" ve damakta sertçe kilitlenen "k" (kaf) harflerinin (e-b-k) oluşturduğu o ani, kesik, telaşlı ve soluksuz ses yapısının; arkasına bakmadan, panik halinde, sorumluluktan ve ilahi bakıştan kaçmaya çalışan bir firarinin (Yunus'un) o tedirgin, suçluluk dolu ve aceleci ayak seslerini işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.

        ilâ (إِلَى)

        Arapça dilbilgisinde "e/a, -ye doğru, ...-e kadar" anlamları taşıyan, bir eylemin, yönelişin veya hareketin nihai hedefini ve varış noktasını (intihâ-i gaye) bildiren harf-i cerdir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu yönelme edatının (ilâ) "ebeka" (kaçtı) fiiliyle kurduğu bağa dikkat çeker. Yunus'un kaçışı soyut bir belirsizliğe değil, somut, fiziki ve sınırları belli bir nesneye (gemiye) doğru yönelmiştir. Gramer, kaçışın rotasını doğrudan denize çevirerek yaklaşan tufanın haberciliğini yapar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu edatın barındırdığı ontolojik savrulmayı tahlil eder. Bir peygamberin yönelişi (ilâ) daima Allah'a, vahye veya tebliğ edeceği kavmine olmalıdır. Ancak Yunus öfkeyle görevini terk ettiğinde, yönelişinin nesnesi ilahi bir hedef olmaktan çıkmış, fani, tahtadan yapılma bir kaçış aracına (gemiye) sabitlenmiştir. Bu "ilâ" edatı, vahyin sağlam açısından kopup denizin fırtınalı belirsizliğine doğru yapılan o felsefi kopuşun rotasıdır.

        el-fulki (الْفُلْكِ)

        Arapça "f-l-k" kökünden türetilmiş bir isimdir. Ayetin sözdiziminde "ilâ" harf-i cerinden dolayı mecrur (esreli) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. Bu kelime hem tekil hem de çoğul için aynı formda kullanılır. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "f-l-k" kökünün temel manasının "yuvarlaklık, kendi ekseni etrafında dönmek, gök cisimlerinin yörüngesi (felek) ve dalgaların üzerinde kavis çizerek dönen, denizi yaran yuvarlak hatlı devasa gemi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fülk" kavramının Kuran terminolojisinde sıradan, küçük bir kayık olmadığını; rüzgarın gücüyle suları yararak yörüngesinde (kendi felekinde) ilerleyen, yük ve yolcu taşıyan büyük ve okyanus aşırı yelkenli gemileri tanımladığını kaydeder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik arka planına inerek; "fülk" kelimesinin antik Akadca "ellippu" veya doğrudan Süryanice/Aramice denizcilik terminolojisinden kadim Arapçaya geçmiş olabileceğini belirtir. Kuran, Akdeniz havzasının bu ortak denizcilik kavramını, Yunus'un kaçış rotasını belirlemek için tevhidi bir argüman olarak kullanır.

        Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu kelimenin teolojik ironisini inceler. Kuran, Nuh peygamberin kurtuluşunu anlatırken de aynı kelimeyi (el-fulk / gemi) kullanır. Nuh için "gemi", ilahi emre itaat ederek inşa edilen mutlak bir kurtuluş ve yaşam alanıyken; Yunus için aynı "gemi", ilahi emirden kaçarak (ebeka) sığındığı, onu fırtınanın ve ölümün ortasına sürükleyen bir "hapis ve imtihan" mekanına dönüşmüştür. Aynı nesne (el-fulk), itaat edeni kurtarır, isyan edeni yutar.

        el-meşhûn (الْمَشْحُونِ)

        Arapça "ş-h-n" kökünden türetilmiş, ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) vezninde bir isim/sıfattır. Ayette "el-fulki" (gemi) kelimesini niteleyen sıfat olarak mecrur (esreli) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) nitelediği kelimeyle uyum sağlar. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "ş-h-n" kökünün temel manasının "bir kabı, boşluğu veya mekanı tıka basa, ağzına kadar doldurmak, araya girecek hiçbir boşluk bırakmayacak şekilde istiflemek ve yüklemek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şahn/meşhûn" kavramının Kuran lügatinde; kapasitesinin son sınırına kadar yolcu, yük ve eşya ile "ağzına kadar doldurulmuş" ve artık bir iğne atacak yer kalmamış olan o klostrofobik sıkışıklığı tanımladığını kaydeder.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu sıfatın edilgen (ism-i mef'ûl) yapısının belagat ilmindeki o muazzam dramatik zeminine (temhid) dikkat çeker. Kuran, "dolu bir gemiye" diyerek; Yunus'un bindiği geminin zaten sınırlarına kadar doldurulmuş, ağırlaşmış ve hareket kabiliyeti kısıtlanmış bir araç olduğunu gramatikal olarak belgeler. Yunus, o gemiye en son anda, adeta "fazladan ve izinsiz bir yük (suç/isyan yükü)" olarak binmiştir.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve apokaliptik kurgusunda bu sıfatın (el-meşhûn) retorik fonksiyonunu tahlil eder. Kuran, bir sonraki ayette kopacak olan o devasa fırtınanın ve gemidekilerin ağırlık atmak (kura çekmek) zorunda kalacakları o ölümcül krizin ön hazırlığını bizzat bu kelimeyle yapar. Gemi "tıka basa doludur" (meşhûn); bu doluluk, fırtına koptuğunda batmayı kaçınılmaz kılacak ve aralarındaki "suçluyu/fazlalığı" denize atmalarını mecburi hale getirecek olan o teolojik ve fiziksel sıkışmışlığın bizzat kendisidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu kelimenin barındırdığı psikolojik tasvire dikkat çeker. Yunus, kavminin kalabalığından, günahlarından ve o boğucu inatlarından kaçıp ferahlamak (kurtulmak) istemişti. Ancak ilahi kader onu geniş bir özgürlüğe değil; içi insanlarla ve eşyalarla "tıka basa doldurulmuş" (el-meşhûn), adım atacak yeri olmayan o daracık, tahtadan bir hapishaneye (gemiye) sürüklemiştir. Kaçtığı kalabalık, denizin ortasında çok daha boğucu bir dolulukla onu tekrar yakalamıştır. Ayet, efendisinden kaçan bir elçinin, batmaya yüz tutmuş, aşırı yüklü bir geminin o tehlikeli, sallantılı ve klostrofobik güvertesine ayak basmasıyla, yaklaşan fırtınanın sessiz gerilimi içinde son bulur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X