وَبِالَّيْلِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 138. Ayet
Daralt
X
-
134-135. “Geride kalanlar arasında bırakılan yaşlı bir kadın dışında onu ve bütün ailesini kurtarmıştık;”
136. “Sonra diğerlerini helak ettik.”
137-138. “Siz de sabah akşam onların yurtlarından gelip geçmektesiniz. (Bunları görüp de) aklınızla değerlendirmiyor musunuz?”
Bu beyanlarda Cenâb-ı Hak Mekkelilere, peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri sebebiyle daha önceki ümmetlerin başlarına gelen azabı ve helaki hatırlatmakta, onlardan helake uğrayanın hakka karşı inatçılık yapmaları ve peygamberleri inkâr etmeleri sebebiyle helak edildiğini, helak olmaktan kurtulanların da ancak peygamberleri tasdik etmeleri ve onlara uymaları sayesinde kurtulduklarını söylemekte; onların başına gelenlerin sizin de başınıza gelmemesi için Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğini inkâr etmekten sakının diye onlara öğüt vermektedir.
Siz de sabah akşam onların yurtlarından gelip geçmektesiniz. Yani peygamberleri inkâr ettikleri için helâk edilen o insanların yaşadıkları yerlerden sabah akşam geçiyorsunuz ve onların sadece peygamberleri inkâr etmelerinden ötürü helâk edildiklerini biliyorsunuz.
(Bunları görüp de) aklınızla değerlendirmiyor musunuz? Yani onlardan ibret almıyor musunuz? İbret alıp Muhammed aleyhisselâmı yalancılıkla itham etmekten vazgeçmez misiniz? En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
ve bil leyli (وَبِاللَّيْلِ)
Arapçada bağlaç ve atıf işlevi gören "ve" harfi, zarfiyet (zaman/mekan içinde olma) veya beraberlik bildiren "bi" harf-i ceri ve "l-y-l" kökünden türeyen, başındaki harf-i tarifle (el) belirli (marife) hale gelmiş "leyl" (gece) isminin birleşiminden oluşur. Ayette mecrur (esreli) konumundadır. Önceki ayetteki (137. ayet) "musbihîn" (sabahlayarak) kelimesine atfedilmiştir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "l-y-l" kökünün temel manasının "gündüzün tam zıttı olarak karanlığın çökmesi, etrafı örtmek, nesneleri görünmez kılan o koyu ve serin örtü" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "leyl" (gece) kavramının Kuran lügatinde salt bir astronomik vakit olmadığını; bağlamına göre insanın sükûnet bulduğu bir dinlenme anı olabildiği gibi, insanın içine korku salan, günahların gizlendiği veya Lut kavminde olduğu gibi ilahi azabın/helakin o ürkütücü tortularını barındıran kasvetli bir "zaman örtüsü" olarak da işlev gördüğünü kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında "ve bil leyli" (ve geceleyin) ibaresinin belagat ilmindeki "tıbâk" (tezat/kontrast) sanatının zirvesini temsil ettiğini tahlil eder. Bir önceki ayette müşriklerin o harabelerin yanından "sabah aydınlığında" (musbihîn) geçtikleri vurgulanmıştı. Hemen ardından gelen bu ibare, zamanın diğer zıt kutbunu (geceyi) de denkleme katarak; Mekkelilerin o coğrafyayı sadece aydınlıkta değil, gecenin o ürpertici, sessiz ve ibret dolu karanlığında da arşınladıklarını gramatikal olarak mühürler.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve anlatısal kurgusunda zamanın (sabah ve gece) bu şekilde peş peşe zikredilmesinin retorik fonksiyonunu inceler. Kuran, Lut gölü havzasındaki o volkanik yıkıntıları salt ölü bir tarih olarak bırakmaz. İnsan zihnini en çok etkileyen o iki kozmik geçiş anını (sabahın doğuşu ve gecenin çöküşü) kullanarak; o yıkıntıların yanından geçen yolcuyu, zamanın her iki evresinde de o devasa ilahi felaketin sarsıcı atmosferiyle yüzleşmeye zorlar.
Patricia Crone, Geç Antik Çağ bağlamında Mekke ticareti ve kervan yolları üzerine yaptığı tahlillerde bu kelimenin taşıdığı mutlak coğrafi ve sosyolojik gerçekliğe dikkat çeker. Çöl ikliminde Mekkeli tüccarların Suriye'ye (Kuzey'e) uzanan yolculuklarında kavurucu sıcaktan korunmak için sıklıkla "gece yürüyüşleri" (ve bil leyli) yaptıklarını veya gece o topraklarda konakladıklarını belirtir. Kuran, doğrudan onların bu ticari pratiğini (gece ve sabah seyahatlerini) hedef alarak, o rutinin tam ortasına tevhidi bir sorgulama yerleştirir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dudakların yuvarlanmasıyla başlayan "v", bükülen "b", dilin üst damağa yayılmasıyla süzülen şeddeli "l", sızıcı "y" ve tekrar süzülen "l" harflerinin (v-b-l-l-y-l) oluşturduğu o birbirine geçen, yutucu, örtücü ve derin ses yapısının; gündüzün aydınlığından sonra çöken o yoğun karanlığı, kervanların o sessiz harabeler arasından geçerken hissettikleri o ürkütücü gece kasvetini işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
efelâ (أَفَلَا)
Arapçada soru ve şaşkınlık ifade eden "e" (hemze-i istifham) edatı, ardışıklık ve sebep-sonuç bağlayıcısı olan "fe" (fâ-i ta'kibiyye) edatı ve olumsuzluk bildiren "lâ" (değil/hayır) edatının kaynaşmasıyla oluşan; cümleye şiddetli bir kınama, uyarı ve teessüf katan bir soru kalıbıdır. "Hâlâ (böyleyken) ... yapmaz mısınız?" şeklinde çevrilir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edat zincirinin belagat ilmindeki "istifham-ı inkârî ve tevbihî" (reddetme, kınama ve şiddetle azarlama içeren retorik soru) işlevini tahlil eder. Soru edatından (e) sonra gelen "fe" bağlacı, öncesinde gizli (mukadder) bir cümleye atıf yapar. Anlam şudur: "Siz o helak edilmiş şehrin harabelerinin yanından sabah-akşam geçiyorsunuz (da), bütün bu gördüklerinizden sonra hâlâ mı (fe lâ)..." Bu edat, müşriklerin gördükleri o devasa fiziksel delillere rağmen ısrarla sürdürdükleri o inkarın akıl dışılığını dilde şiddetli bir sarsıntıya dönüştürür.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu edatın psikolojik ağırlığına dikkat çeker. Kuran, muhatabına yeni bir bilgi vermemekte, bizzat muhatabın şahit olduğu, üzerinden yürüdüğü bir gerçeklik üzerinden onu köşeye sıkıştırmaktadır. "Efelâ" (hâlâ mı yok / hiç mi yapmazsınız) vurgusu, insanın gözüyle gördüğü ibreti zihniyle inkar etmesindeki o devasa körlüğe (gaflete) atılmış gramatikal bir tokattır.
ta'kılûn (تَعْقِلُونَ)
Arapça "a-k-l" kökünden türetilmiş, sülasi mücerred, muzari (şimdiki/geniş zaman), ikinci çoğul şahıs (siz) fiilidir. "Efelâ" soru edatından sonra gelerek cümlenin asıl mesajını yüklenir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "a-k-l" kökünün temel manasının "kaçmasın diye devenin ayağına bağ vurmak, bir şeyi zapt etmek, düğümlemek, insanın fikrini ve nefsini savrulmaktan, yanlış yapmaktan ve tehlikeden alıkoyan sağlam bağ" (akl) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "akletmek" (ta'kılûn) eyleminin Kuran lügatinde salt soyut bir felsefi düşünme faaliyeti veya zeka kırıntısı olmadığını; insanın gözlemlediği verileri (Sodom kalıntılarını) birleştirip, sebepler ile sonuçlar arasındaki o ilahi yasayı çözerek kendini şirkin helakinden "koruyacak, engelleyecek ve tutacak" o ahlaki/teolojik kararı eyleme dökme gücü olduğunu kaydeder. Akıl, inkarın savrulmasına vurulan bir prangadır.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde "akıl" mefhumunun bedevi zihniyetine (Cahiliye'ye) karşı kurguladığı devrimi tahlil eder. Cahiliye toplumunda aklın yerini asabiyet, körü körüne ataları taklit etme ve duygusal, kaba saba savrulmalar (cehl/cehalet) alıyordu. Kuran, Lut kavminin küllerinin yanından geçen müşriklere "ta'kılûn" (akletmez misiniz) diyerek; onlardan o taşlara bakıp sıradan bir tarih anlatısı dinlemelerini değil, tevhid ile şirk arasındaki o ontolojik uçurumu ve ilahi adaletin değişmezliğini "idrak etmelerini" ister. Akletmeyen kişi, üzerinden geçtiği o cansız harabelerin tortusundan farksızdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; ayetteki fiilin barındırdığı felsefi ironiyi yüzeye çıkarır. Mekkeli müşrikler ticarette, kervan idaresinde, kar ve zarar hesaplarında son derece "akıllı" (zeki ve kurnaz) insanlardı. Kuran onlara "efelâ ta'kılûn" diyerek şu sarsıcı gerçeği haykırır: Ticari zeka (pratik akıl) tek başına insanı helakten kurtarmaz; asıl akıl, tarihi okuyup ibret alan, yeryüzündeki ilahi kudreti anlayan "teolojik akıldır". Kuran, rasyonaliteyi ticaret ekseninden çıkarıp vahiy ekseninde yeniden inşa eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin Lut kıssasındaki o nihai konumuna (kapanış mühürü oluşuna) dikkat çeker. Lut kavminin ahlaksızlığı (sapkınlığı), aklın ve fıtratın bütünüyle devreden çıkıp şehvetin mutlaklaştığı bir anarşi haliydi. Mekkelilerin putlara tapması da aklın devreden çıktığı bir başka sapkınlık halidir. Kuran, "akletmez misiniz" retorik sorusuyla, her türlü ahlaki çürümenin, şirkin ve tarihsel helakin yegane panzehirinin o fıtri "akletme" (düşünüp bağ kurma) eylemi olduğunu evrensel bir düstur olarak beyan eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Kuran'da "akletme" eyleminin genellikle geçmiş kavimlerin yıkıntıları (arkeolojik/tarihi kanıtlar) veya kozmik olaylar üzerinden Allah'ın birliğine ulaşma sürecini ifade ettiği; Lut kıssasının bu tek kelimelik "ta'kılûn" sarsıntısıyla bitmesinin, Kuran'ın tarihi sadece geçmişte kalmış bir masal (esâtir) olarak değil, bizzat muhatabın kalbini ve zihnini inşa eden aktif bir "felsefe ve tefekkür okulu" olarak konumlandırdığını gösterdiği vurgulanır. Ayet, aydınlıkta ve karanlıkta aynı harabelere bakıp hiçbir şey göremeyen kör gözlere yöneltilmiş, aklı ayağa kalkmaya çağıran o mutlak ilahi sitemle son bulur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla