اَللّٰهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّل۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 126. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: saffat 126, yaratıcı, saffat suresi 126. ayet, baal putu, saffat suresi, hz ilyas, şirk, allah, rab
-
125-126. “En güzel yaratanı, sizin de geçmişteki atalarınızın da Rabb'i olan Allah'ı bırakıp Baal'e mi taparsınız?”
En güzel yaratanı bırakıp Baal’e mi taparsınız? Bazı müfessirler şöyle dedi: Buradaki Baal kelimesi, İlyas aleyhisselâmın kavminin dilinde Rab demekti. Bu âyet İbn Abbâs’a (r.a.) sorulmuş, ancak o susmuş, cevap vermemişti. Orada bulunanlardan biri, bu konuda kimin bilgisi var? diye sormuş, bir bedevi de; ben onun Baal’iyim, yani Rabb’iyim, cevabını vermişti. Bunun üzerine İbn Abbâs, bedevinin cevabı bana yeter demişti. Ancak Baal’e mi taparsınız? cümlesinde Rabb’in kastedilmiş olması ihtimali yoktur, fakat Cenâb-ı Hak onların diliyle kelimeyi kullanmış olabilir: Baal’e mi taparsınız? Yani size zarar ve fayda verme gücüne sahip olduğunu bildiğiniz Allaha kulluk yapmayı bırakıp zarar ve fayda veremeyeceğini bildiğiniz bir puta mı tapıyorsunuz? Yahut size zarar ve fayda verme gücüne sahip olmadığını bildiğiniz bir puta tapmayı, bu kudrete sahip olduğunu bildiğiniz Allah’a kulluk etmeye tercih mi ediyorsunuz? Bazıları şöyle dedi: Baal, oradaki bir efendinin adıdır. Bu kelime bir âyet-i kerîmede şöyle geçmektedir: “Şu benim ihtiyar kocamdır”, yani efendimdir. Bazıları da şöyle söyledi: Baal, oradaki bir putun adıdır. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: En güzel yaratanı bırakıp da puta mı tapıyorsunuz? Baal kelimesinin aslı, eş anlamına gelir; buna göre de onlara sanki şunu söylemektedir: Eşleri ve benzerleri olmayanı bırakıp da eşleri ve benzerleri olana mı tapıyorsunuz? Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.
İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Bu âyetin baş tarafı Yemen lehçesine, son tarafı da Mudar lehçesine göredir. Mudar lehçesine göre olan tarafı, en güzel yaratanı bırakıyorsunuz cümlesidir, onlar her sanatkâra yaratan diyorlardı. Yaratmak fiili sözlükte takdir etmek anlamına gelir, takdir etmek hakikatte Aziz ve Celîl olan Allaha ait ise de, mecazen yaratılanlara da nispet edilir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak burada bu kelimeyi, gerçekten yaratmak anlamında değil, onların kullandıkları mânada kullanmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
İbn Kuteybe, Baal, eş anlamına gelir dedi.
Sonra en güzel yaratan ifadesi, en sağlam ve en muhkem yaratan mânasına gelebilir, nitekim bir âyet-i kerîmede meâlen şöyle buyurmuştur: Sen hâkimlerin en adilisin. Yani her şeye Allah’ın birliğine ve rablığına şehâdet edecek alâmetleri koyansın. Yahut bu cümle şu anlama da gelebilir: Cenâb-ı Hak onları ve daha önce geçen atalarını da kendisinin yarattığını, onların ve bütün mevcudatın Rabb’i olduğunu söyleyince, onlar, en güzel yaratan kimdir? diye sormuşlardı. İşte o zaman Cenâb-ı Hak, belirttiği ve yaptığı nitelemeyi şöyle ifade buyurmuştu: Sizin de geçmişteki atalarınızın da Rabb’i olan Allah!
Sonra Allah, onları da, geçmiş atalarını da kendisinin yarattığını söylemesine rağmen yine de kendisini yalanladıklarını haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: (Saffat, 127)
Yorumu Yorumla
-
allâhe (اللَّهَ)
Arapça "e-l-h" kökünden türetilmiş olan "ilâh" kelimesinin başına belirlilik takısı (el) getirilerek mutlak ve yegane Yaratıcı'nın özel ismi (alem) haline gelmiş formudur. Bir önceki ayetteki "tezerûne" (terk ediyorsunuz) fiilinin veya "ahsene'l-hâlikîn" (yaratıcıların en güzeli) tamlamasının bedeli/açıklayıcısı (atf-ı beyan) konumunda olduğu için nasb (üstünlü) okunur. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "e-l-h" kökünün temel manasının "kulluk etmek, yönelmek, aklın o muazzam yücelik ve heybet karşısında hayrete düşmesi, sığınmak ve mutlak bir aşkla bağlanmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Allah" isminin Kuran lügatinde hiçbir türevi, çoğulu veya cinsiyeti olmayan; ibadete, övgüye ve itaat edilmeye layık yegane, mutlak ve aşkın varlığın bizzat kendi zatını (Zât-ı Akdes'i) isimlendirdiği eşsiz bir alem (özel isim) olduğunu kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında kelimenin mansub (üstünlü / Allâhe) okunmasının belagat ilmindeki o sarsıcı gramatikal bağlantısına dikkat çeker. İlyas kavmine "Allah'ı mı terk ediyorsunuz?" cümlesini ayrı ve yeni bir cümle olarak kurmaz; bir önceki ayetteki "ahsene'l-hâlikîn" (yaratıcıların en güzeli) sıfatına doğrudan bir virgül atarak (bedel yaparak) kelimeyi bağlar. Böylece "En güzel yaratıcı kimdir?" sorusu zihinde belirmeden, gramer o boşluğu derhal ve mutlak bir şekilde "Allâhe" (Yani Allah'ı) diyerek tek bir hedefe kilitler.
Arthur Jeffery, ismin Sami dilleri ailesindeki filolojik arka planına inerek; kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "Alâhâ" formlarıyla akraba olduğunu, ancak Kuran'ın bu evrensel monoteistik isimlendirmeyi tam ve kusursuz bir Arapça fonetikle (Allah) kendi tevhidi lügatine mühürlediğini belirtir.
Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu ismin ayetteki polemik (diyalektik) gücünü inceler. İlyas'ın karşısındaki krallık (Ahab dönemi) tarım, bereket ve yağmur getirdiğine inandıkları yerel bir Kenan tanrısına (Baal'e) tapıyordu. Kuran, Baal'in o bölgesel, sahte ve mitolojik isminin tam karşısına, evrenin o devasa, mutlak ve yegane yaratıcısının ismini (Allah) koyarak; dinler tarihindeki o meşhur Yahve-Baal teolojik savaşını, kendi evrensel "tevhid" ekseninde (Allah-Baal zıtlığıyla) yeniden ve kesin bir zaferle inşa eder.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; boğazın en derininden kopup gelen hemze (e), dilin üst damağa genişçe yayılmasıyla oluşan ve uzatılan tok "lâ" (med) ve nefesin göğüsten boşalmasıyla süzülen "h" harflerinin (e-l-l-â-h) oluşturduğu o görkemli, yankılı, yükselen ve kalbi titreten ses yapısının; yontulmuş kaba bir putun (Baal'in) kasvetine karşı, göklerin ve yerin o mutlak, şeffaf ve sarsılmaz sahibinin (Allah'ın) haşmetini işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
rabbekum (رَبَّكُمْ)
Arapça "r-b-b" kökünden türetilmiş "rabb" (efendi/sahip) kelimesi ile, ikinci çoğul şahıs "kum" (sizin) zamirinin birleşiminden oluşur. Ayetin sözdiziminde "Allâhe" lafzının sıfatı (veya ondan bedel) olarak nasb (üstünlü) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "r-b-b" kökünün temel manasının "bir şeyi ilk ve ham halinden alıp, adım adım, aşama aşama terbiye ederek, besleyerek, büyüterek onun mutlak olgunluk seviyesine (kemâle) ulaştırmak ve onun mutlak sahibi olmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kavramının Kuran terminolojisinde sıradan bir "yaratıp köşesine çekilme" (deizm) eylemi olmadığını; anbean yaratan, rızık veren, evrenin nizamını koruyan, terbiye eden, yasa koyan ve mahlukatın varoluşsal ihtiyaçlarını anında karşılayan o aktif, dinamik ve mutlak "ilahi mürebbi/sahip" olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ontolojik ve ahlaki semantiğinde "Rabb" mefhumunun putperest zihniyetteki o devasa çelişkiyi nasıl vurduğunu tahlil eder. İlyas'ın kavmi, tarlalarını sulayan, yağmuru yağdıran ve kendilerini besleyen o aktif "rabb" (efendi) figürünün Baal olduğuna inanıyordu. Hatta Baal kelimesi bizzat "efendi/sahip" demekti. İlyas, onlara "rabbekum" (sizin asıl Rabbiniz) diyerek, Baal isminin içini boşaltır ve onlara nefes aldıran, rızık veren yegane otoritenin (Rabbin) Allah olduğunu dilde mutlaklaştırarak putperest tahakkümü teolojik olarak parçalar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; ayetteki "rabbekum" (sizin Rabbiniz) vurgusunun barındırdığı felsefi ironiye dikkat çeker. Kavim, kendi elleriyle taştan yonttukları aciz bir nesneyi kendilerine "efendi" (rabb) tayin etmişlerdi. Kuran bu ifadeyle onlara şu sarsıcı gerçeği haykırır: Kendi yarattığınız (yonttuğunuz) şey sizin rabbiniz (sahibiniz) olamaz; ancak sizi varlık sahnesine çıkaran, sizin tasarımınızı yapan ve size can veren Allah sizin gerçek "Rabbinizdir". İlyas, sahte efendiliği yıkıp asıl aidiyeti (rububiyeti) onarır.
ve rabbe (وَرَبَّ)
Arapçada eşdeğerlik, kapsayıcılık ve atıf bildiren "ve" (bağlaç) harfi ile, "r-b-b" kökünden türetilmiş, nasb (üstünlü) konumundaki "rabbe" (Rabbi / efendisi) isminin birleşiminden oluşur. Cümleyi tarihsel ve kronolojik bir derinliğe bağlar.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bağlacın (ve) hemen ardından "rabb" kelimesinin tekrarlanmasının (ve rabbe) belagat ilmindeki "ıtnâb" (anlamı pekiştirmek için kelimeyi tekrarlama) işlevini tahlil eder. Kuran sadece "Sizin ve atalarınızın Rabbi" (rabbe-kum ve âbâikum) diyerek geçebilirdi; ancak "Rabbe" kelimesini ikinci kez zikrederek, ilahi terbiyenin ve sahipliğin her bir nesil üzerinde ayrı ayrı, bağımsız ve mutlak bir hakimiyet kurduğunu gramatikal olarak mühürler. Allah'ın rabliği zamana ve nesillere yayılan kesintisiz bir otoriteler zinciridir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu atıf edatının (ve) teolojik genişlemesine dikkat çeker. Putperest toplumlarda tanrılar genellikle belirli bir dönemin, belirli bir kralın veya rüzgarın/yağmurun tanrılarıdır; zamanla değişir, ölür veya yerlerine başkaları geçer. İlyas, Allah'ın rububiyetini "ve" bağlacıyla geçmişe bağlayarak; Allah'ın yeni ortaya çıkmış bir tanrı olmadığını, zamanın ötesinde, dünü, bugünü ve yarını aynı anda elinde tutan yegane mutlak güç olduğunu ilan eder.
âbâikumu (آبَائِكُمُ)
Arapça "e-b-v" kökünden türemiş olan "eb" (baba) kelimesinin kuralsız/kırık çoğulu olan "âbâ" (babalar/atalar) ile, ikinci çoğul şahıs "kum" (sizin) zamirinin birleşiminden oluşur. Ayette "rabbe" kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur (esreli) konumdadır. Sonraki kelimenin cezimli harfine geçiş (iltika-i sakineyn) için ötre (zamm) ile harekelenmiştir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "e-b-v" kökünün temel manasının "bir şeyin kaynağı, menşei, kökeni, besleyip büyüten asıl neden ve baba" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "âbâ" (atalar) kavramının Kuran lügatinde salt biyolojik babaları (ebeveynleri) değil; bir toplumun inançlarını, geleneklerini, putlarını ve yaşam tarzını (dinini) devraldığı o devasa sosyolojik ve tarihsel hafıza zincirini tanımladığını kaydeder.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin polemik ve diyalektik kurgusunda bu kelimenin (atalarınız) barındırdığı sarsıcı reddiyeyi tahlil eder. Mekkeli müşriklerin de, İlyas'ın kavminin de putperestliği savunurken sığındıkları en büyük ve tek argüman "Biz atalarımızı (âbâenâ) bu din üzerinde bulduk" bahanesiydi. Ata kültü (gelenek tapınıcılığı), aklın ve tevhidin önündeki en büyük dogmatik duvardır. İlyas, onların kutsadığı o "atalar" argümanını alır ve tam tersine çevirir: "Sizin o kutsadığınız atalarınız da Baal'in tebaası değildi; onların da Rabbi bizzat o terk ettiğiniz Allah'tır." Böylece putperestlerin tarihsel dayanağı (gelenek) kelimenin tam anlamıyla kendi aleyhlerine kullanılarak imha edilir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin barındırdığı psikolojik şoka dikkat çeker. Kavim, Baal'e taparak yeni bir kült yaratmış veya dışarıdan ithal etmişti (Kraliçe İzebel'in Fenike'den getirdiği din). İlyas onlara "âbâikumu" (kendi öz atalarınızı) hatırlatarak; onların aslında kendi saf fıtratlarına, kendi köklerindeki o temiz İbrahim ve Yakup peygamberlerin tevhidi mirasına ihanet ettiklerini dilde bir tokat gibi yüzlerine çarpar. Şirk bir icat, tevhid ise asıl kökendir.
el-evvelîn (الْأَوَّلِينَ)
Arapça "e-v-l" kökünden türetilmiş, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isim/sıfattır. Ayetin sözdiziminde "âbâikumu" (atalarınız) kelimesini niteleyen sıfat olarak mecrur (esreli/yâ harfi ile) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "e-v-l" kökünün temel manasının "bir şeyin en başı, başlangıç noktası, kendisinden öncesi olmayan, en eskiye, köke ve asıla (evvel/evvab) rücu etmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "evvel" kavramının Kuran terminolojisinde sadece zamansal bir önceliği değil; kronolojinin sıfır noktasını, bir silsilenin en kök parçasını ve başlangıçtaki o ilk bozulmamış asıl hali tanımladığını kaydeder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu sıfatın (el-evvelîn), tevhid inancının tarihsel derinliğini ispat etmek için kullanıldığı; insanların sonradan ürettikleri putların (Baal gibi heykellerin) tarih sahnesine sonradan çıkmış aciz nesneler olduğu, oysa Allah'ın rububiyetinin (Rabb oluşunun) insanın o "en eski, ilk ve kadim" atalarından (el-evvelîn) beri var olan, ebedi ve asli hakikat olduğu vurgulanır. Din, sonradan icat edilen bir tapınma değil, ilk insandan beri gelen fıtratın ta kendisidir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında cümlenin bu "en öncekiler / ilkler" sıfatıyla kapatılmasının belagat ilmindeki tarihsel ihata (kuşatıcılık) işlevine dikkat çeker. İlyas'ın hitabı, muhataplarının zihnini bulundukları andan koparıp insanlık tarihinin en başına kadar götürür. İlah, sadece bugünün fırtınalarına (Baal) hükmeden değil, varlığın "ilk" anından (evvelinden) beri her nefesi terbiye edendir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; nefesi süzerek açılan "e", dudakların kapanıp aniden açılmasıyla titreşen şeddeli "v" (vav), dilin ucundan kayan "l", uzatmalı "î" ve genizde son bulan "n" harflerinin (e-v-v-l-î-n) oluşturduğu o akışkan, geriye doğru uzanan, kesintisiz ve derin ses yapısının; insan aklını binlerce yıl geriye, zamanın o puslu, kadim ve başlangıçtaki ilk köklerine (ilk atalara) doğru sürükleyen o muazzam tarihsel derinliği işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder. İlyas'ın çağrısı, geçmişin o devasa ağırlığını putların üzerine yıkarak son bulur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla