اَتَدْعُونَ بَعْلاً وَتَذَرُونَ اَحْسَنَ الْخَالِق۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 125. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: yaratıcı, saffat suresi 125. ayet, baal putu, saffat suresi, hz ilyas, şirk, saffat 125, ihsan
-
125-126. “En güzel yaratanı, sizin de geçmişteki atalarınızın da Rabb'i olan Allah'ı bırakıp Baal'e mi taparsınız?”
En güzel yaratanı bırakıp Baal’e mi taparsınız? Bazı müfessirler şöyle dedi: Buradaki Baal kelimesi, İlyas aleyhisselâmın kavminin dilinde Rab demekti. Bu âyet İbn Abbâs’a (r.a.) sorulmuş, ancak o susmuş, cevap vermemişti. Orada bulunanlardan biri, bu konuda kimin bilgisi var? diye sormuş, bir bedevi de; ben onun Baal’iyim, yani Rabb’iyim, cevabını vermişti. Bunun üzerine İbn Abbâs, bedevinin cevabı bana yeter demişti. Ancak Baal’e mi taparsınız? cümlesinde Rabb’in kastedilmiş olması ihtimali yoktur, fakat Cenâb-ı Hak onların diliyle kelimeyi kullanmış olabilir: Baal’e mi taparsınız? Yani size zarar ve fayda verme gücüne sahip olduğunu bildiğiniz Allaha kulluk yapmayı bırakıp zarar ve fayda veremeyeceğini bildiğiniz bir puta mı tapıyorsunuz? Yahut size zarar ve fayda verme gücüne sahip olmadığını bildiğiniz bir puta tapmayı, bu kudrete sahip olduğunu bildiğiniz Allah’a kulluk etmeye tercih mi ediyorsunuz? Bazıları şöyle dedi: Baal, oradaki bir efendinin adıdır. Bu kelime bir âyet-i kerîmede şöyle geçmektedir: “Şu benim ihtiyar kocamdır”, yani efendimdir. Bazıları da şöyle söyledi: Baal, oradaki bir putun adıdır. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: En güzel yaratanı bırakıp da puta mı tapıyorsunuz? Baal kelimesinin aslı, eş anlamına gelir; buna göre de onlara sanki şunu söylemektedir: Eşleri ve benzerleri olmayanı bırakıp da eşleri ve benzerleri olana mı tapıyorsunuz? Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.
İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Bu âyetin baş tarafı Yemen lehçesine, son tarafı da Mudar lehçesine göredir. Mudar lehçesine göre olan tarafı, en güzel yaratanı bırakıyorsunuz cümlesidir, onlar her sanatkâra yaratan diyorlardı. Yaratmak fiili sözlükte takdir etmek anlamına gelir, takdir etmek hakikatte Aziz ve Celîl olan Allaha ait ise de, mecazen yaratılanlara da nispet edilir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak burada bu kelimeyi, gerçekten yaratmak anlamında değil, onların kullandıkları mânada kullanmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
İbn Kuteybe, Baal, eş anlamına gelir dedi.
Sonra en güzel yaratan ifadesi, en sağlam ve en muhkem yaratan mânasına gelebilir, nitekim bir âyet-i kerîmede meâlen şöyle buyurmuştur: Sen hâkimlerin en adilisin. Yani her şeye Allah’ın birliğine ve rablığına şehâdet edecek alâmetleri koyansın. Yahut bu cümle şu anlama da gelebilir: Cenâb-ı Hak onları ve daha önce geçen atalarını da kendisinin yarattığını, onların ve bütün mevcudatın Rabb’i olduğunu söyleyince, onlar, en güzel yaratan kimdir? diye sormuşlardı. İşte o zaman Cenâb-ı Hak, belirttiği ve yaptığı nitelemeyi şöyle ifade buyurmuştu: Sizin de geçmişteki atalarınızın da Rabb’i olan Allah!
Sonra Allah, onları da, geçmiş atalarını da kendisinin yarattığını söylemesine rağmen yine de kendisini yalanladıklarını haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: (Saffat, 127)
Yorumu Yorumla
-
e ted'ûne (أَتَدْعُونَ)
Arapçada soru ve kınama ifade eden "e" (hemze-i istifham) edatı ile, "d-a-v" kökünden türetilmiş, muzari (şimdiki/geniş zaman), ikinci çoğul şahıs (siz) fiili olan "ted'ûne" kelimesinin birleşiminden oluşur. Cümlenin yüklemi konumundadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "d-a-v" kökünün temel manasının "birini bir şeye çağırmak, seslenmek, talep etmek, nida etmek ve yardım istemek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dua / da'vet" eyleminin Kuran lügatinde sıradan bir çağrı veya diyalog olmadığını; kişinin kendi mutlak acziyetini kabul ederek, ibadet kastıyla, yüce ve muktedir gördüğü bir varlığa boyun büküp "yalvarması, ondan medet umması ve sığınması" anlamına geldiğini kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında fiilin başına gelen "e" (hemze) edatının belagat ilmindeki "istifham-ı inkârî ve tevbihî" (reddetme, kınama ve şiddetle azarlama içeren retorik soru) işlevini tahlil eder. İlyas peygamber kavmine bilgi sormamaktadır; "Nasıl olur da yalvarırsınız?" diyerek, onların o putun önünde secdeye kapanmalarındaki akıl dışılığı ve teolojik sapkınlığı dilde şiddetli bir şaşkınlık ve kınama sarsıntısına dönüştürür.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ontolojik semantiğinde "dua" (yalvarma) mefhumunun tevhid ile şirk arasındaki yegane ayırıcı çizgi olduğuna dikkat çeker. Dua, insanın varoluşsal aidiyetini kime teslim ettiğinin göstergesidir. İlyas kavmine bu soruyu yönelterek, onlara kendi fıtratlarındaki o yüce sığınma (dua) ihtiyacını, aciz ve sağır bir puta yönlendirmelerindeki o devasa ontolojik isyanı ve "yanlış adrese teslim edilmiş itaati" (şirki) sorgulatır.
ba'len (بَعْلًا)
Sami kökenli, bölgenin mitolojik kültüründen gelen özel bir isim (alem) ve tapınılan putun adıdır. Ayette "ted'ûne" (yalvarıyorsunuz) fiilinin doğrudan nesnesi (meful-ü bihi sarih) olarak nasb (üstünlü ve tenvinli) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "b-a-l" kökünün Arapçadaki temel manasının "yüksek bir yer, bir şeyin hakimi, efendisi, sahibi (koca için de kullanılır) ve sadece yağmur suyuyla (susuz) yetişen hurma ağacı/bitki" olduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin kadim Ortadoğu dillerindeki (Sami dilleri ailesindeki) filolojik arka planını derinlemesine tahlil eder. İbranice, Fenikece ve Aramicede "efendi/sahip/rab" anlamına gelen "Ba'l" kelimesi; antik Kenan ve Fenike panteonunun baş tanrısı, fırtına, yağmur, tarım ve bereket tanrısıdır. Kuran, İlyas'ın mücadele ettiği bu putun ismini, dönemin tarihsel ve mitolojik gerçekliğine kusursuzca sadık kalarak, Arapça fonetiğe adapte etmiş ve kendi tevhidi metnine dahil etmiştir.
Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu kelimenin teolojik sıçramasına dikkat çeker. Tevrat anlatılarında (1. Krallar kitabında) İlyas'ın (Elijah), Kuzey İsrail Kralı Ahab ve putperest eşi İzebel'in devlet eliyle dayattığı "Baal rahiplerine" karşı Karmel Dağı'nda verdiği o devasa ve amansız mücadele anlatılır. Kuran, "Ba'l" ismini bu ayette doğrudan merkeze koyarak, dinler tarihindeki o meşhur tevhid-şirk çatışmasını (Yahve mi, Baal mi gerilimi) kendi kelamında yankılar. Baal, evrensel tevhidi reddeden o sahte bölgesel tahakkümün (şirkin) somut sembolüdür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de İlyas peygamberin gönderildiği coğrafyanın (Lübnan'daki Bekaa vadisinin) bu puta tapınmanın merkezi olduğu; hatta o meşhur "Baalbek" şehrinin isminin dahi "Baal'in şehri / Baal'in tapınağı" anlamına geldiği, ayetin doğrudan bu devasa tarihsel ve sosyolojik putperestliğe (devlet dinine) yönelik bir peygamberi kılıç darbesi olduğu vurgulanır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dudakların aniden patlamasıyla çıkan "b", boğazın ortasında derin bir sıkışma ve hırıltı yaratan "ayn" (ع) ve dilin akıcılığıyla biten "l" harflerinin (b-a-l) oluşturduğu o boğuk, ağır, tıkalı ve kalın ses yapısının; taştan yontulmuş, sağır, dilsiz ve kaba bir putun o kasvetli sahteliğini ve o puta "efendi" (ba'l) diyenlerin düştüğü o zihinsel karanlığı işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
ve tezerûne (وَتَذَرُونَ)
Arapçada zıtlık, eşzamanlılık ve atıf bildiren "ve" (bağlaç) harfi ile, "v-z-r" (veya terk anlamındaki z-r-r/v-d-a ile eş anlamlı) kökünden türetilmiş, muzari (şimdiki/geniş zaman), ikinci çoğul şahıs (siz) fiili olan "tezerûne" kelimesinin birleşiminden oluşur. Cümlenin ikinci yüklemidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde bu kökün (ve fiilin) temel manasının "bir şeyi olduğu gibi bırakmak, ona ilişmemek, terk etmek ve arkada bırakmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "terk" ile bu ayette kullanılan "tezerûne" (vezer) fiili arasındaki o ince ontolojik ve psikolojik farkı tahlil eder. Kuran lügatinde bu fiil, sıradan bir unutma veya bir eşyayı bir yere bırakıp gitme değildir; bilakis bir inancı, bir değeri veya bir kişiyi "önemsemeyerek, değersiz bularak, bilinçli bir yüz çevirmeyle bütünüyle ihmal edip arkaya atmak, ilişkiyi tamamen kesmek" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu fiilin belagat ilmindeki o muazzam "tıbâk" (tezat/kontrast) sanatını nasıl kurduğuna dikkat çeker. Cümlenin başında "ted'ûne" (yalvarıyorsunuz, çağırıyorsunuz, sığınıyorsunuz) fiili vardır. Araya giren "ve" bağlacı, eylemi aniden tam zıttı olan "tezerûne" (bırakıyorsunuz, yüz çeviriyorsunuz) fiiline çarptırır. İlyas kavmine şunu haykırır: Sahte, aciz ve sağır olana (Baal'e) sımsıkı sarılıp yalvarırken; hakiki, diri ve mutlak olana (Allah'a) sırtınızı dönüp onu çöpe atıyorsunuz. Bu gramatikal tezat, şirk zihniyetinin o sarsıcı akıl tutulmasını dilde mühürler.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu iki fiilin (yalvarmak ve terk etmek) barındırdığı felsefi psikolojiye dikkat çeker. İnsan kalbi teolojik bir boşluk (vakum) kabul etmez. İnsan eğer gerçek yaratıcıyı "terk ederse" (tezerûne), mutlaka gidip bir yontma taşa, bir ideolojiye veya bir puta (Baal'e) "yalvarmaya ve tapınmaya" (ted'ûne) başlar. İlyas, kavminin bu varoluşsal savrulmasını ve trajik yer değiştirmesini bu iki fiille yüzlerine çarpar.
ahsene (أَحْسَنَ)
Arapça "h-s-n" kökünden türetilmiş, ism-i tafdil (en iyi, en güzel, daha üstün) vezninde bir isim/sıfattır. Ayetin sözdiziminde "tezerûne" (terk ediyorsunuz) fiilinin doğrudan nesnesi (meful-ü bihi) olarak nasb (üstünlü) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "h-s-n" kökünün temel manasının "çirkinliğin, kabalığın ve noksanlığın tam zıttı; estetik, ahlaki ve fiziksel olarak güzellik, mükemmellik, orantı, denge ve iyilik" (hüsün) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ahsen" kavramının Kuran terminolojisinde sıradan, göreceli bir estetiği değil; aklın, ahlakın ve fıtratın algılayabileceği, noksanlıktan bütünüyle arınmış, hiçbir beşeri eylemle veya putla kıyaslanamayacak olan o "en zirve, en kusursuz ve en eşsiz ilahi mükemmellik" mertebesini tanımladığını vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın barındırdığı teolojik estetiğe dikkat çeker. İlyas kavmine sadece "Allah'ı bırakıyorsunuz" demez; Allah'ın sıfatını "ahsene" (en güzel olanı) ibaresiyle merkeze taşır. Baal, insanların korkuyla (kıtlık, kuraklık) taptığı, kendi elleriyle yonttukları çirkin, kaba ve cansız bir figürdür. Oysa Allah sadece gücün (kudretin) değil; evrendeki nizamın, yağmurun, bereketin ve hilkatin "en estetik, en zarif ve en merhametli" (ahsen) failidir. Çirkin bir taştan medet umup, evrenin o kusursuz sanatkârını terk etmenin trajedisi bu kelimeyle billurlaşır.
el-hâlikîn (الْخَالِقِينَ)
Arapça "h-l-k" kökünden türetilmiş, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isimdir. Ayette "ahsene" kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur (esreli/yâ harfi ile) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "h-l-k" kökünün temel manasının "bir şeyi yoktan var etmek, düzgünce ölçülendirmek, bir modele veya hesaba göre şekil vermek (takdir), icat etmek ve varlığa getirmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "halk" (yaratma) eyleminin ontolojik boyutuna dikkat çeker. Yoktan ve örneksiz var etme (ibda') mutlak anlamda sadece Allah'a aittir. Ancak "halk" kelimesi insanlar veya başka varlıklar (sanatkârlar, ustalar) için kullanıldığında (hâlikîn/yaratıcılar), bu ibare onların yoktan var ettiğini değil; "mevcut ve var olan bir malzemeden, bir ölçüye göre yeni bir şekil, form veya yapı (örneğin put) ürettiklerini" ifade eder.
Celaleddin el-Suyuti, "ahsene'l-hâlikîn" (yaratıcıların en güzeli) tamlamasındaki "hâlikîn" (yaratıcılar) çoğulunun belagat ilmindeki o ince ironisine ve kurgusuna dikkat çeker. Kuran, evrende Allah'tan başka hakiki yaratıcılar olduğunu asla kabul etmez. Buradaki çoğul ifade; müşriklerin kendi zihinlerinde "yaratıcı, bereket verici, ilah" (Baal gibi) vehmettikleri o sahte figürlere yönelik retorik ve iğneleyici bir atıftır. Veya insanların "şekil verme, üretme, sanatkârlık yapma" yetenekleriyle kıyaslandığında; Allah'ın o "en eşsiz, asıl ve mutlak yaratıcı" sıfatını dilde mühürleyen bir üstünlük (tafdil) tamlamasıdır.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ontolojik semantiğinde bu ibarenin şirk sistemini felsefi olarak nasıl ezdiğini tahlil eder. İlyas'ın kavmi, Baal'in tarlalara yağmur (bereket) verip ekinleri "yarattığına" (canlandırdığına) inanıyordu. Kuran bu ayetle, putların (Baal'in) elindeki o sahte mitolojik yaratıcılık yetkisini paramparça eder. Baal sadece yontulmuş bir malzemedir; oysa terk ettikleri Allah, bizzat o yağmuru, toprağı, tohumu ve o heykeli yontan insanın bizzat kendisini "en mükemmel ölçülerle şekillendiren, yoktan var eden ve hayata getiren" (ahsene'l-hâlikîn) yegane mutlak kaynaktır. Ayet, putun önündeki o asılsız duanın, evrenin gerçek sanatkârına karşı işlenmiş en büyük ahlaki iflas (terk ediş) olduğunu ilan ederek son bulur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla