سَلَامٌ عَلٰى مُوسٰى وَهٰرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 120. Ayet
Daralt
X
-
119-120. “Ve onların hakkında, 'Mûsâ ve Harun’a selâm olsun!’ ifadesini sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik.”
Bu âyetlerden maksadın, Mûsâ ve Harun’a selâm olsun sözünün, yani onları hayırla ve övgü ile anmanın sonradan gelen nesiller arasında da devam ettirmek olduğunu daha önce söylemiştik. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
selâmun (سَلَامٌ)
Arapça "s-l-m" kökünden türetilmiş bir mastar/isimdir. Ayetin sözdiziminde mübteda (özne) konumunda merfu (ötreli) ve tenvinli olarak yer alır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "s-l-m" kökünün temel manasının "her türlü bedensel ve ruhsal afetten, yıkımdan ve tehlikeden kurtulmak, mutlak bir güvenliğe, esenliğe ve barışa (sükûnete) kavuşmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "selâm" mefhumunun Kuran lügatinde sıradan, beşeri bir selamlama veya iyi dilek temennisi olmadığını; doğrudan doğruya Allah'ın kendi katından elçilerine bahşettiği, onları Firavunlar gibi dünyevi zorbaların her türlü tuzağından ebediyen koruyan "ontolojik bir güvenlik zırhı ve mutlak esenlik garantisi" olduğunu kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu kelimenin belirli (es-selâmu) değil de belirsiz ve tenvinli (selâmun) formda kullanılmasının belagat ilmindeki o devasa "ta'zîm" (yüceltme ve büyütme) işlevine dikkat çeker. Musa ve Harun'a sunulan bu esenlik "herhangi bir selam" değil; büyüklüğü insan aklıyla kavranamayacak kadar eşsiz, sınırsız, görkemli ve koca bir tarihi kuşatan o "mutlak ve yüce ilahi barış" anlamını gramatikal olarak bu tenvinle (selâmun) mühürler.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve psikolojik semantiğinde bu kelimenin barındırdığı felsefi çözülmeyi tahlil eder. Musa ve Harun'un hikayesi başından beri Firavun'un ölüm tehditleriyle, bebek katliamlarıyla, denizin önünde sıkışıp kalmanın (el-kerbu'l-azîm) verdiği o kan donduran psikolojik gerilimle örülmüştür. Su yarılıp düşman boğulduktan ve ilahi yasa indikten sonra Kuran, sahneyi aniden bu "selâm" kelimesiyle doldurarak; o korkunç kölelik kaosunun ve siyasi türbülansın yerini mutlak bir sükûnete, ilahi bir rızaya ve ebedi bir barışa bıraktığını sahneler.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve teolojik kurgusunda bu kelimenin (selâm), zorlu bir kıssanın bitişini (epilog) ilan eden sarsılmaz bir ilahi mühür (sphragis) olduğunu tahlil eder. Allah, çetin bir imtihandan geçen, bir imparatorluğu dize getiren peygamberlerinin o ağır tarihsel yürüyüşünü, bizzat göklerden yankılanan bu "esenlik/selâm" formülüyle kapatarak, o iki kardeşin hatırasını tüm inananlar için ebedi bir güvenli limana dönüştürür.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin barındırdığı şefkatli ilahi onaya dikkat çeker. Ölümle burun buruna gelen, kendi kavimlerinin isyanlarıyla bile boğuşmak zorunda kalan o iki peygamberin omuzlarındaki o devasa yorgunluğu ve stresi, Allah bizzat kendi katından "Selâm" diyerek alıp götürmüştür. Bu kelime, en zor şartlarda bile tevhidden taviz vermeyen önderlere duyulan o sonsuz ilahi rızanın dildeki mutlak tecellisidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Kuran'daki ilahi "selâm" hitaplarının, peygamberlerin yeryüzündeki misyonlarının (nübüvvet ve risalet görevlerinin) başarıyla tamamlandığını gösteren, onları her türlü tarihi iftiradan ve unutuluştan koruyan evrensel bir şeref beratı olduğu vurgulanır.
alâ (عَلَىٰ)
Arapça dilbilgisinde "üzerine, üstüne, karşı" anlamları veren, mekânsal veya manevi olarak bir şeyin üzerine tam anlamıyla yerleşmeyi, kaplamayı ve yukarıdan aşağıya kuşatmayı (isti'lâ) bildiren harf-i cerdir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edatın "selâmun" kelimesiyle olan birlikteliğindeki "isti'lâ" (kapsama/yücelik) işlevine dikkat çeker. İlahi esenlik (selâm) Musa ve Harun'a yatay bir düzlemde, insanlar arası bir tebrik gibi ulaşmaz; göklerin en yüce makamından inerek onların "tam üzerine" (alâ) heybetle yerleşir. Bu edat, o ilahi barışın ve korumanın o iki elçinin bedenini, ruhunu, mücadelesini ve tarihteki ismini mutlak bir zırh gibi tepeden tırnağa kuşattığını gramatikal olarak mühürler.
mûsâ (مُوسَىٰ)
Sami kökenli özel isimdir (alem). Ayette "alâ" harf-i cerinden dolayı mecrur (esreli) olması gerekirken, sonu "elif-i maksûre" (okunmayan yâ) ile bittiği ve yabancı kökenli (gayr-i munsarif / mu'arreb) olduğu için irabı takdiridir (harekesi gizlidir ve tenvin almaz).
Arthur Jeffery, ismin kadim Ortadoğu dillerindeki filolojik arka planını derinlemesine tahlil eder. İsmin İbranicedeki "Mo-şeh" (sudan/nehirden çekip çıkarılmış olan) kökünden geldiği bilinse de, etimolojik temellerinin Antik Mısırcadaki "m-s-s" (çocuk, oğul, doğurulmuş - Ramses gibi) kelimesine dayandığı kabul edilir. Kuran, bu kadim ismi kendi tevhidi lügatine alırken, Arapça fonetiğine kusursuzca (Mûsâ şeklinde) uyarlamıştır.
El-Cevâlîkî, ismin yabancı (mu'arreb) yapısına dikkat çekerek; Kuran'ın Mısır/İsrail kökenli bu efsanevi kurtarıcı figürünü Arapça bir unvanla değiştirmeden, kendi orijinal/tarihsel ismiyle zikrettiğini, ancak gayr-i munsarif kuralıyla (esre ve tenvin vermeyerek) kelimenin o tarihsel kökenini dil aracılığıyla muhafaza ettiğini kaydeder.
Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında Musa isminin Kuran'daki evrensel inşasını inceler. Yahudi tefsir geleneğinde Musa, devasa ve aşılamaz bir şeriat kurucusudur. Kuran, bu ayette İbrahim'e verdiği o ebedi "selam" mührünün aynısını (önceki ayetlerdeki Selamun alâ İbrahim şablonunu) milimetrik bir benzerlikle Musa'ya taşıyarak; onu sadece İsrailoğullarının etnik bir kurtarıcısı olmaktan çıkarır ve tevhid dininin o kopmaz, sarsılmaz, evrensel peygamberlik zincirinin eşit ve şerefli bir halkasına dönüştürür.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dudakların kapanmasıyla başlayan tok "m", nefesi uzatan "û", sızıcı "s" ve tekrar uzatmalı "â" harflerinin (m-û-s-â) oluşturduğu o ağır, otoriter, derinden gelen ve ufka yayılan ses yapısının; elindeki asasıyla denizi yaran, koca bir imparatorluğu çökerten o devasa şeriat peygamberinin ismindeki o sarsılmaz ve ebedi ağırlığı işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
ve hârûne (وَهَارُونَ)
Arapçada eşdeğerlik, ortaklık ve atıf bildiren "ve" (bağlaç) harfi ile, Sami kökenli özel isim (alem) olan "Hârûn" kelimesinin birleşiminden oluşur. Ayette "Mûsâ" ismine atfedildiği (bağlandığı) için mecrur konumundadır; ancak yabancı kökenli (gayr-i munsarif / mu'arreb) bir isim olduğu için esre ve tenvin almaz, mecrur hali üstün (fetha) ile gösterilir (Hârûne).
Arthur Jeffery, bu ismin İbranicedeki "Aharon" (dağlı, yüce, aydınlanmış, rehber) kelimesinden geldiğini, Kuran'ın bu kelimeyi Mûsâ ismine kafiyeli ve ritmik bir uyum sağlayacak şekilde Arapça fonetiğine (Hârûn) adapte ettiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde ismin başındaki "ve" bağlacının kurduğu o devasa peygamberi sosyolojiyi tahlil eder. Kuran, ilahi esenliği (selâmı) salt birinci adamın, liderin (Musa'nın) tekeline vermez. Araya konan bu bağlaç, Firavun'un karşısında titremeden duran, kardeşine destek olan, onun lisanındaki düğümü çözen o sadık yardımcıyı (veziri) da mutlak ilahi lütfun merkezine çeker. Bu, İslam ahlakındaki "kardeşlik ve omuz omuza vermenin" gökler tarafından nasıl eşit bir rızayla ödüllendirildiğinin felsefi ilanıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu iki ismin (Mûsâ ve Hârûn) ilahi selamla eşitlenmesine dikkat çeker. Tevhid mücadelesi tek bir kahramanın omuzlarına yüklenmemiştir. Biri devrimci eylemin ve şeriatın (Musa), diğeri ise yumuşak sözün, fesahatin ve birleştiriciliğin (Harun) sembolüdür. Allah'ın bizzat kendi katından indirdiği o ebedi "Selâm", ön saftaki lidere indiği gibi, onun arkasını kollayan ve yükünü paylaşan o sadık kardeşe de (Hârûn'a) aynı ihtişamla, aynı gramatikal hizada ve aynı yücelikle (alâ) inmiştir. Ayet, mutlak zulme karşı kurulan o sarsılmaz kardeşlik ittifakının, ilahi esenlikle sonsuza dek mühürlenmesiyle biter.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla