وَاٰتَيْنَاهُمَا الْكِتَابَ الْمُسْتَب۪ينَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 117. Ayet
Daralt
X
-
"O ikisine açık seçik anlaşılabilen kitabı verdik."
Bu kitaptan maksat Tevrat’tır. Açık seçik anlaşılabilen kitap ifadesi iki şekilde yorumlanır. Birincisi, aklı olan ve düşünebilen herkesin, Allah’tan geldiğini açık seçik anlayabileceği bir kitap; çünkü Tevrat açık bir şekilde levhalar içinde gelmişti. O, Kur’ân gibi değildi; Kur’ân’ın Allah’tan geldiği, ancak düşünüp tefekkürde bulunduktan sonra anlaşılır. Çünkü Kur’ân, hiç kimsenin muttali olamayacağı bir şekilde boş zamanlarda, gizlice ve ezberden okunarak gelmişti. İkincisi, onu okuyan herkese, lehte ve aleyhte olan fiillerle, yapması ve sakınması gereken eylemler açık seçiktir anlamına gelir.
Yorumu Yorumla
-
ve âteynâhumâ (وَآتَيْنَاهُمَا)
Arapçada ardışıklık ve yeni bir nimete geçiş bildiren "ve" (atıf/bağlaç) harfi, "e-t-y" kökünden türetilmiş if'al babında mazi (geçmiş zaman) birinci çoğul şahıs fiili olan "âteynâ" (biz verdik/bahşettik) ve eylemin nesnesi konumundaki üçüncü şahıs tesniye (ikil / o ikisine) "humâ" zamirinin birleşiminden oluşur. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "e-t-y" kökünün sülasi (kök) halinin "gelmek, varmak, ulaşmak" anlamına geldiğini; ancak if'al babına (îtâ') aktarıldığında bu mananın geçişli hale gelerek "bir şeyi birine ulaştırmak, vermek, ihsan etmek" manasına dönüştüğünü belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Kuran lügatinde sıradan bir verme eylemini ifade eden "i'tâ" (a-t-v kökünden) ile bu ayette kullanılan "îtâ" (e-t-y kökünden) arasındaki o ince ontolojik ve teolojik farkı tahlil eder. Kuran'da "îtâ", genellikle hikmet, peygamberlik, kitap veya zekat gibi sıradan olmayan, manevi ağırlığı devasa boyutlarda olan, alan kişinin hayatını ve statüsünü kökten değiştiren "kutsal, ağır ve yüce ihsanları" tanımlamak için tahsis edilmiştir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında başa gelen "ve" bağlacının belagat ilmindeki zamanlamasına dikkat çeker. Bir önceki ayette "Biz onlara yardım ettik ve galip geldiler" (nasarnâhum fe kânû humul ğâlibîn) denilmişti. Kurtuluş ve askeri zafer tamamlanır tamamlanmaz, Kuran araya hiçbir boşluk bırakmadan "ve biz o ikisine verdik" (ve âteynâhumâ) fiilini ekleyerek; salt siyasi veya fiziksel özgürlüğün kendi başına yetmeyeceğini, özgürleşen o kavmin ayakta kalabilmesi için derhal ilahi bir yasayla (kitapla) desteklenmesi gerektiğini gramatikal bir ardışıklıkla mühürler. Fiildeki "nâ" (Biz) azamet zamiri, verenin mutlak otoritesini belgeler.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde "îtâ" (kutsal lütuf/verme) mefhumunun bedevi zihniyetine karşı kurguladığı o sarsıcı kopuşu inceler. Bedevi toplumunda armağan vermek, karşılıklılık ilkesine dayanan, övünmek veya tahakküm kurmak için yapılan dünyevi bir eylemdi. Kuran, "Biz verdik" diyerek; bu eylemi, kulun hiçbir şekilde kendi gücüyle kazanamayacağı, sadece ve mutlak olarak Allah'ın şefkatinden fışkıran karşılıksız, evrensel ve aydınlatıcı bir "ilahi lütuf" (grace) olarak yeniden kodlar. İnsanın aklı, bu devasa veriş karşısında sadece teslimiyet gösterir.
el-kitâbe (الْكِتَابَ)
Arapça "k-t-b" kökünden türetilmiş bir isimdir/mastardır. Ayetin sözdiziminde "âteynâ" (verdik) fiilinin birinci nesnesi (meful-ü bihi sarih) olarak nasb (üstünlü) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "k-t-b" kökünün temel manasının "dağınık olan parçaları bir araya getirmek, dikiş dikmek, iki deri parçasını birbirine bağlamak ve harfleri/kelimeleri bir nizam içinde yan yana dizerek yazmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kitâb" kavramının Kuran terminolojisinde salt kağıt ve mürekkepten oluşan fiziksel bir nesne olmadığını; dağınık fıtratı toparlayan, toplumsal ve hukuki sınırları (farzları) belirleyen, ilahi emir ve yasakları sarsılmaz bir bütünlük içinde "kayıt altına alıp kesinleştiren" o devasa ilahi anayasayı tanımladığını kaydeder. O, sayfaların değil, ilahi hükümlerin toplamıdır.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik arka planına inerek; "k-t-b" kökünün Aramice ve Süryanicede (kthâbhâ / kathbâ) vahye dayalı, otoriter ve kutsal metinleri ifade etmek için kullanılan en temel monoteistik terim olduğunu belirtir. Kuran, Musa'ya verilen Tevrat'ı (yazılı levhaları) kendi lügatinde bu ortak ve evrensel "el-kitâb" kavramıyla isimlendirerek, Ortadoğu'nun vahiy geleneğini kendi teolojik eksenine eklemler.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve yapısal kurgusunda bu kelimenin (el-kitâbe) anlatıdaki sosyolojik ve teolojik sıçrama noktası olduğunu tahlil eder. İsrailoğulları denizden geçerek kölelikten kurtulmuşlardı, ancak kimliksiz bir yığındılar. Kuran, onlara göklerden "el-kitâbe" (işte o bilinen Yasayı/Tevrat'ı) indirerek; o dağınık köle sürüsünü, ellerinde somut, yazılı ve bağlayıcı bir ilahi sözleşme (constitution) bulunan, tarihsel bir vizyona sahip kurumsal bir "tevhidi millete" dönüştürür. Kitap, özgürlüğün aklıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında kelimenin başındaki belirlilik takısına (el / harf-i tarif) dikkat çeker. "El-Kitâb", rastgele bir kitap değil; Musa'nın Tur Dağı'nda Allah'tan bizzat teslim aldığı, Yahudi geleneğinin de Müslüman geleneğinin de bildiği o meşhur, otoriter ve kanun koyucu vahiy metnidir (Tevrat'tır). Harun da o peygamberi hiyerarşide Musa'ya vezir/ortak kılındığı için kitap "o ikisine" (âteynâhumâ) atfedilerek verilmiştir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; damakta kilitlenen kalın "k", dilin ucundan çıkan sert "t", nefesi uzatan "â" (med) ve dudakların kapanmasıyla mühürlenen patlamalı "b" harflerinin (k-t-â-b) oluşturduğu o köşeli, kesin, sınır çizen ve sarsılmaz ses yapısının; göklerden inen kelamın harflere dökülüşünü, onun taşa veya kalbe kazınışındaki o kalıcılığı ve ilahi yasanın o bükülmez otoritesini işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
el-mustebîn (الْمُسْتَبِينَ)
Arapça "b-y-n" kökünden türetilmiş, istif'al babında, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde bir isim/sıfattır. Ayette "el-kitâbe" kelimesini niteleyen sıfat olarak nasb (üstünlü) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el), nitelediği "kitab" ile uyum sağlar. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "b-y-n" kökünün temel manasının "iki şeyin arasını ayırmak, örtülü olanı sıyırmak, gizliliği ortadan kaldırarak hakkı batıldan şeffaf bir şekilde koparıp görünür kılmak" (beyan) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, aynı kökten gelen "mübîn" (açıklayan) ile bu ayetteki "mustebîn" kavramı arasındaki o devasa morfolojik farkı tahlil eder. İstif'al babı kelimeye "mübalağa, kendi içinden fışkıran bir talep ve süreklilik" katar. "Mustebîn", sadece okuyana bir şeyler açıklayan değil; bizzat kendisi şüphe götürmez bir aydınlığa sahip olan, karmaşayı yaran, muhatabını açık ve net olmaya zorlayan, en karanlık meseleleri bile "apaçık, pürüzsüz ve kendi kendini ispat eden" bir berraklığa kavuşturan mutlak aydınlatıcıdır.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında sıfatın bu kalıpta (istif'al) gelmesinin belagat ilmindeki "kemâl ve ihata" (mükemmellik ve kuşatıcılık) işlevine dikkat çeker. Kuran, Musa'ya verilen kitabın muğlak, kapalı, sadece rahiplerin çözebileceği sırlı bir metin olmadığını; aksine her hükmünün, her helal ve haramının ortada olduğu, muhatabına hiçbir kaçış veya bahane bırakmayan "el-mustebîn" (apaçık/şeffaf) bir yasa olduğunu gramatikal olarak mühürler.
Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu sıfatın polemik (diyalektik) gücünü inceler. Mısır medeniyeti, büyücülerin, gizemli hiyerogliflerin, halktan saklanan ezoterik (batıni) tapınak sırlarının dünyasıydı. Firavun'un o karmaşık ve karanlık büyüsüne karşı Allah, Musa'nın eline "el-mustebîn" (karanlığı yaran, hiçbir sır bırakmayan, şeffaf ve anlaşılır) bir vahiy/kitap vererek; tevhidi dinin, Mısır'ın o karanlık okültizminden (gizlemeciliğinden) ontolojik bir kopuş yaşadığını ilan eder. Tevhidin yasası gizli değil, apaçıktır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın barındırdığı felsefi ve hukuki rahmete dikkat çeker. Yüzlerce yıl köle kalmış, iradesi felç olmuş bir toplum, neyin doğru neyin yanlış olduğunu tek başına bulamazdı. Allah, onlara kendi felsefelerini kurmalarını emretmedi; onlara "el-mustebîn" (doğruyu yanlıştan bıçak gibi ayıran) o ilahi yasayı vererek, zihinsel bir fetret dönemine (karmaşaya) girmelerini engelledi. Sıfat, kitabın aydınlatıcı ve pratik rahmetinin adıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Kuran'ın kendisini ve önceki ilahi kitapları "mübîn/mustebîn" gibi sıfatlarla tanımlamasının; ilahi vahyin temel karakterinin insan aklını çelişkilere sürüklemek değil, aksine aklın önündeki engelleri kaldırıp ona "beyan" (hakikatin aydınlığını) sunmak olduğu vurgulanır. Ayet, mutlak bir askeri ve siyasi kurtuluşun ardından, o milletin aklını ve ruhunu da karanlıktan kurtaran o eşsiz, şeffaf ve aydınlatıcı ilahi yasanın (Kitab'ın) inmesiyle son bulur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla