Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 116. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 116. Ayet

    وَنَصَرْنَاهُمْ فَكَانُوا هُمُ الْغَالِب۪ينَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve nasarnâhum fekânû humu-lġâlibîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Onlara yardım ettik ve bu sayede galip çıkanlar onlar oldu."

      Onlara yardım ettik cümlesi, verdiğimiz mûcizeler ve delillerle onlara yardım ettik mânasına gelebilir. Yahut Firavun'u ve kıptîleri helâk etmek suretiyle onlara yardım ettik anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve nasarnâhum (وَنَصَرْنَاهُمْ)

        Arapçada ardışıklık ve yeni bir eyleme geçiş bildiren "ve" (atıf/bağlaç) harfi, "n-s-r" kökünden türetilmiş sülasi mücerred, mazi (geçmiş zaman) birinci çoğul şahıs fiili olan "nasarnâ" (biz yardım ettik) ve eylemin nesnesi konumundaki üçüncü çoğul şahıs "hum" (onlara) zamirinin birleşiminden oluşur. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "n-s-r" kökünün temel manasının "kurak toprağa yağmurun inip ona hayat vermesi (nusra), birine destek olmak, zalime karşı mazlumun yanında saf tutmak ve mutlak bir güçle imdada yetişmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nasr" (yardım) eyleminin Kuran lügatinde sıradan, beşeri bir dayanışma (muâvenet) olmadığını; insanın kendi gücünün tükendiği, çaresizliğin mutlaklaştığı o en karanlık anda doğrudan doğruya Allah'ın müdahalesiyle gelen "kurtarıcı, sarsılmaz ve galip kılıcı ilahi destek" olduğunu kaydeder.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında başa gelen "ve" bağlacının belagat ilmindeki zamanlamasına dikkat çeker. Bir önceki ayette "Biz onları kurtardık" (necceynâhumâ) denilmişti. Kurtuluş (necât) defansif bir eylemdir (tehlikeden sıyrılmaktır); ancak Kuran araya "ve" bağlacını koyarak eylemi ofansif (taarruzî) bir boyuta, mutlak bir zafere (nasr'a) taşır. Fiildeki "nâ" (Biz) azamet zamiri, Firavun'un o korkunç savaş makinesini ezip geçen yegane gücün omuz omuza vermiş köleler değil, mutlak ilahi irade olduğunu gramatikal olarak mühürler.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve sosyolojik semantiğinde "nasr" (yardım/zafer) mefhumunun bedevi (Cahiliye) zihniyetindeki kabileci karşılığını tahlil eder. Cahiliye şiirinde "nasr", haklı veya haksız olduğuna bakılmaksızın aynı kandan (asabiyetten) olanı savunmaktır. Kuran, "Biz onlara yardım ettik" (nasarnâhum) diyerek; yardımı kandan ve kabileden bütünüyle koparıp, sadece ve sadece tevhid, ahlak ve mazlumiyet (Musa ve kavmi) eksenine oturtan devasa bir teolojik devrim yapar. İlahi "nasr", kılıçların değil, hakikatin yanındadır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; genizden gelen "n", dilin damağa yayılmasıyla süzülen "s" (sad), boğazı titreten yuvarlamalı "r" ve uzatmalı "nâ" harflerinin (n-s-r-nâ) oluşturduğu o akıcı, kararlı, yukarıya doğru yükselen ve sarsılmaz ses yapısının; ölümün kıyısında ezilen o köle sürüsünün üzerine göklerden inen o devasa, gürültülü ve ilahi takviyenin (nusretin) sarsıntısını işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.

        fe kânû (فَكَانُوا)

        Arapçada ardışıklık ve anında gerçekleşen kesin bir sonucu (sebep-sonuç ilişkisini) bildiren "fe" (fâ-i ta'kibiyye) bağlacı ile, "k-v-n" kökünden türetilmiş mazi (geçmiş zaman) üçüncü çoğul şahıs nâkıs (eksik) fiili olan "kânû" (oldular/idiler) kelimesinin birleşiminden oluşur. Cümlenin yüklem öbeğini başlatır. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "k-v-n" kökünün temel manasının "yokluktan varlığa çıkmak, meydana gelmek, bir halden bütünüyle başka bir hale dönüşmek ve vuku bulmak" (kevn/kâinât) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kâne" fiilinin Kuran terminolojisinde her zaman basit bir geçmiş zaman (idi) bildirmediğini; bilhassa bu tür dönüşüm sahnelerinde "sâra" (dönüştü, haline geldi) manası taşıdığını, bir statüden diğerine (kölelikten efendiliğe) geçişin ontolojik tescili olduğunu vurgular.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında başa gelen "fe" edatının belagat ilmindeki o muazzam işlevine dikkat çeker. "Biz onlara yardım ettik" cümlesinin hemen ardından araya hiçbir bekleme, tereddüt veya süreç girmeden (fe / ve böylece/hemen ardından) fiilin gelmesi, ilahi nusretin (yardımın) etkisinin ne kadar ani ve mutlak olduğunu belgeler. Su yarılmış, düşman boğulmuş ve onlar saniyeler içinde yeni bir ontolojik statüye "geçmişlerdir" (fe kânû).

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu nâkıs fiilin barındırdığı tarihsel kopuşu tahlil eder. İsrailoğulları yüzyıllar boyunca Mısır'da parya, ezilmiş ve aşağılanmış bir tebaaydı. "Oldular" (kânû) fiili, o devasa sosyolojik aşağılanmanın bittiği, Allah'ın müdahalesiyle tarihin akışının aniden tersine çevrildiği ve yeni bir özgür milletin (kavmin) doğduğu o kırılma noktasının dildeki en yalın mühürüdür.

        humu (هُمُ)

        Arapça dilbilgisinde üçüncü çoğul şahıs (onlar) zamiridir. Ancak ayetin sözdizimsel inşasında nâkıs fiil (kânû) ile onun haberi (el-ğâlibîn) arasına giren, irabdan mahalli olmayan sarsılmaz bir "zamir-i fasl" (ayırma/pekiştirme zamiri) olarak konumlanır. Sonraki kelimenin cezimli harfine geçiş yapabilmek için (iltika-i sakineyn) ötre (zamm) ile harekelenmiştir.

        Celaleddin el-Suyuti, belagat ilminde bu fasıl zamirinin (humu) cümleye kattığı o devasa "tahsis ve hasr" (özgüleme/sınırlandırma) işlevine dikkat çeker. Kuran, "fe kânûl ğâlibîn" (böylece onlar galip oldular) diyebilecekken, araya "humu" zamirini yerleştirerek cümleyi "Böylece galip gelenler sadece ve bizzat onlar oldular" şeklinde kilitler. Bu zamir, Firavun'un "en büyük tanrı/galip benim" iddiasını dilde paramparça ederek; yeryüzündeki o mutlak zaferi sadece ve tartışmasız bir şekilde Musa ve kavmine tahsis eden gramatikal bir taçlandırmadır.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve apokaliptik kurgusunda bu zamirin retorik fonksiyonunu tahlil eder. Firavun, devasa piramitleri, orduları ve kibir dolu söylemiyle (ene rabbukumul a'la / ben sizin en yüce rabbinizim) sahnede devleşmişti. Kuran, o korkunç düşmanı suyun dibine gömerken; yıllarca ezilen o isimsiz ve silik köleleri "işte o bizzat onlar" (humu) zamiriyle cümlenin en görkemli merkezine oturtarak, teolojik dramanın son perdesinde mazlumları tarihin tartışmasız başrolü ilan eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; bu zamirin Firavun rejiminin ontolojik kibrine atılmış felsefi bir tokat olduğunu belirtir. Güç hiyerarşisinde Firavun "her şey", İsrailoğulları ise "hiçbir şeydi". Ancak Allah'ın yardımı (nusreti) denkleme girince, "hiç kimse" olanlar aniden "işte onlar" (humu) konumuna yükselmiş ve gücün asıl sahibinin (Allah'ın) kimi dilerse onu özne yapabileceği gerçeği tek kelimeyle kanıtlanmıştır.

        el-ğâlibîn (الْغَالِبِينَ)

        Arapça "ğ-l-b" kökünden türetilmiş, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isimdir. Ayetin sözdiziminde "kânû" nâkıs fiilinin haberi (yüklemi) olarak nasb (üstünlü/yâ harfi ile) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) ve o makamın yegane sahibi yapar. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "ğ-l-b" kökünün temel manasının "şiddet, kahır ve kuvvet kullanarak birine üstün gelmek, düşmanı mağlup etmek, boyun eğdirmek ve mutlak surette alt etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğalebe" kavramının Kuran terminolojisinde sıradan, geçici bir başarıyı veya kıl payı kazanılmış bir üstünlüğü ifade etmediğini; muhalifin veya düşmanın bütün direncini kırarak, onu bir daha ayağa kalkamayacak şekilde (Kızıldeniz'de olduğu gibi) ontolojik olarak ezmeyi ve "nihai, sarsılmaz, mutlak zaferi" tanımladığını kaydeder.

        Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu kavramı incelerken; dönemin (Tevrat merkezli) Çıkış (Exodus) anlatılarındaki ilahi savaş (Divine Warfare) konseptine dikkat çeker. Tanrı'nın denizi yararak Mısır ordusunu yok etmesi, İsrailoğullarının kendi kılıçlarıyla kazandıkları bir zafer değildi; bu, doğrudan doğruya ilahi iradenin düşmanı yutmasıydı. Kuran, bu devasa askeri ve teolojik destanı, "el-ğâlibîn" (işte o mutlak galipler) sıfatıyla tek bir kelimede özetleyerek; tevhidin şirk karşısındaki o nihai ve evrensel zafer anıtını dilde diker.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu sıfatın barındırdığı felsefi diyalektiğe dikkat çeker. Ayetin başında (114. ayet) Musa ve Harun, ölüm ve kölelik korkusuyla kıvranan, "devasa sıkıntı" (el-kerbu'l-azîm) içinde boğulan kurbanlardı. Ancak Allah'ın lütfu ve yardımı devreye girince, sürecin sonunda (116. ayette) onlar tarihin gördüğü en görkemli "galipler" (el-ğâlibîn) unvanını almışlardır. Kurbanlıktan (mazlumiyetten) mutlak efendiliğe (galibiyete) uzanan bu yolculuk, zulmün ebedi olamayacağının Kuran'daki en sert beyannamesidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu ifadenin, Kuran'da sıklıkla tekrarlanan "Allah'ın partisi/taraftarları mutlaka galip gelecektir" (Hizbullahi humul ğâlibûn) evrensel ilahi yasasının (Sünnetullah'ın) tarihsel sahadaki en büyük eylemsel kanıtı olduğu vurgulanır. Ayet, kırbaçlanan sırtların, denizi yaran mutlak bir "galibiyet" (ğalebe) şöleniyle kapanmasıyla son bulur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X