وَنَجَّيْنَاهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ الْكَرْبِ الْعَظ۪يمِۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 115. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: hz harun, hz musa, büyük sıkıntı, galibiyet, kurtuluş, saffat 115, saffat suresi, saffat suresi 115. ayet
-
"Onları ve kavimlerini büyük bir sıkıntıdan kurtardık."
Müfessirler şöyle dediler: Buradaki büyük sıkıntıdan maksat boğulmaktır. Ancak sözü edilen büyük sıkıntının, âyetlerde belirtildiği üzere kadınların sağ bırakılarak erkeklerin öldürülmesi uygulamasından onları kurtarmış olması da mümkündür. Çünkü Allah şöyle söylemektedir; “Onlar sizin oğullarınızı öldürüyorlar, kızlarınızı sağ bırakıyorlardı”. Ayrıca Allah onları kölelikten, hizmetçilikten, zilletten, başlarındaki çeşitli belâlardan ve sıkıntılardan da kurtarmıştı. Nitekim şöyle buyuruyor: “Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi (İsrâiloğulları) oraya mirasçı kıldık”. Cenâb-ı Hak onların hor görülüp ezildiklerini ve sonra kendilerini bütün bu belâlardan kurtardığını haber vermekte ve onun büyük bir sıkıntı olduğunu söylemektedir.
Yorumu Yorumla
-
ve necceynâhumâ (وَنَجَّيْنَاهُمَا)
Arapçada ardışıklık ve yeni bir eyleme geçiş bildiren "ve" (atıf/bağlaç) harfi, "n-c-v" kökünden türetilmiş tef'il babında mazi (geçmiş zaman) birinci çoğul şahıs fiili olan "necceynâ" (biz kurtardık) ve eylemin nesnesi konumundaki üçüncü şahıs tesniye (ikil / o ikisini) "humâ" zamirinin birleşiminden oluşur. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "n-c-v" kökünün temel manasının "selden, afetten veya ölümcül bir tehlikeden sıyrılarak yüksek, güvenli bir tepeye (necv) çıkmak, bedeni sağlama almak ve kurtulmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "necât" (kurtuluş) eyleminin Kuran lügatinde sıradan bir kaçış olmadığını; darlıktan genişliğe, boğulmaktan nefes almaya, mutlak bir yıkımdan ontolojik bir emniyete "çekip çıkarılmayı" tanımladığını kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında başa gelen "ve" bağlacının, bir önceki ayetteki "Biz onlara lütfettik" (menennâ) fiiliyle kurduğu o sarsılmaz gramatikal köprüye dikkat çeker. İlahi lütuf havada kalmamış, "Biz o ikisini kurtardık" (necceynâhumâ) fiiliyle anında eyleme ve mutlak bir kurtuluş operasyonuna dönüşmüştür. Fiildeki "nâ" (Biz) azamet zamiri, Firavun'un o devasa ordusuna ve kölelik sistemine karşı, göklerin o ezici kudretinin doğrudan sahneye indiğini mühürler. Tesniye zamiri "humâ" (o ikisini), kurtuluşun bizzat Musa ve Harun'un şahsında tecelli ettiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve sosyolojik semantiğinde bu kurtarma (necât) mefhumunun bedevi zihniyetindeki karşılığını tahlil eder. Kabile toplumlarında kurtarıcı (müneccî) daima kendi kabilesinin reisi veya kılıcıdır. Ancak burada devleti, ordusu ve silahı olmayan iki peygamberi yeryüzünün en büyük tiranından kurtaran güç, onların kendi fiziksel mukavemetleri değil, salt Allah'ın "Biz kurtardık" diyen o sarsılmaz ontolojik müdahalesidir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; genizden gelen "n", dilin damağa sertçe çarpmasıyla oluşan şeddeli "c" (cim), yayılan "y", uzatmalı "nâ" ve nefesli "h-u-m-â" harflerinin (n-c-c-y-n-â-h-u-m-â) oluşturduğu o zorlanmalı, sıkışık ama aniden genişleyen ve ferahlayan ses yapısının; ölümün kıyısındaki o devasa sıkışmışlıktan aniden yırtılarak özgürlüğe ve genişliğe çıkışın o soluk aldırıcı şokunu işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
ve kavmehumâ (وَقَوْمَهُمَا)
Arapçada eşdeğerlik ve atıf bildiren "ve" (bağlaç) harfi ile, "k-v-m" kökünden türemiş olan "kavm" (topluluk/millet) ismi ve tesniye (ikil/o ikisinin) "humâ" zamirinin kaynaşmış halidir. Ayette "necceynâ" fiilinin ikinci nesnesi (mefulü) olarak mensub (üstünlü) konumdadır. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "k-v-m" kökünün temel manasının "oturmanın ve hareketsizliğin zıttı olarak ayağa kalkmak (kıyam), dik durmak, bir gaye uğruna bir arada duran, birbirine destek olan ve harekete geçen insan topluluğu" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavim" mefhumunun Kuran terminolojisinde sıradan, pasif bir kalabalık olmadığını; sosyolojik bir bütünlük arz eden, aynı kaderi veya inancı paylaşan, bir önderin etrafında toplanmış olan örgütlü tebaayı tanımladığını kaydeder.
Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu kelimenin teolojik sıçramasına dikkat çeker. Mısır'daki İsrailoğulları ezilmiş, hor görülmüş ve kimliksizleştirilmiş bir köle (parya) yığınıydı. Kuran, onları kurtuluş sahnesine yerleştirirken onlara "kavim" (ethnos/populus) statüsü verir. Onlar artık Firavun'un köleleri değil; özgürleşmiş, ayağa kalkmış ve tevhidi bir millet olma bilincine erişmiş yepyeni bir "topluluktur".
Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu sosyolojik birimin sonuna eklenen tesniye (humâ / o ikisinin) zamirinin belagat ilmindeki mülkiyet ve aidiyet transferini (izafetini) tahlil eder. Allah, o ezilmiş topluluğu Firavun'un tebaası olmaktan kesin bir şekilde koparıp; onları gramatikal olarak doğrudan Musa ve Harun'a zimmetler (o ikisinin kavmi / kavmehumâ). Bu tamlama, siyasi ve teolojik liderliğin el değiştirdiğinin mutlak ilanıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu atıf (ve kavmehumâ) kurgusunun barındırdığı ilahi rahmetin genişliğine dikkat çeker. Kurtuluş sadece liderlere (Musa ve Harun'a) has kılınmamıştır. Gerçek peygamberi başarı, liderin tek başına kurtulması değil, ona inanan, ona omuz veren ve onunla aynı acıyı çeken bütün bir "kavmin" (ümmetin) o helakten ve kölelikten sağ salim karşı kıyıya çıkarılmasıdır.
mine (مِنَ)
Arapça dilbilgisinde "den/dan, ayrılma, uzaklaşma, başlangıç noktası" anlamları taşıyan ve ibtidâ-i gaye (eylemin nereden başladığını) bildiren harf-i cerdir. Sonraki kelimeye geçiş (iltika-i sakineyn) için üstün (fetha) ile harekelenmiştir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu edatın "necceynâ" (kurtardık) fiilinin menşeini gramatikal olarak belirlediğini ifade eder. Allah, Musa, Harun ve kavmini soyut bir boşluktan değil; o devasa, karanlık ve somut kötülüğün "tam içinden, merkezinden çekip çıkararak" (min) kurtuluşun rotasını çizmiştir.
el-kerbi (الْكَرْبِ)
Arapça "k-r-b" kökünden türetilmiş bir mastar/isimdir. Ayette "mine" edatıyla mecrur (esreli) konumdadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "k-r-b" kökünün temel manasının "sert toprağı derinden kazmak, altüst etmek, tarla sürmek; insanın içini kazan, nefesini daraltan, göğsünü sıkıştıran ve düğümleyen keder, boğuntu ve musibet" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kerb" kavramının Kuran lügatinde sıradan bir üzüntü (hüzün) veya endişe (havf) olmadığını; gırtlağı sıkan, insanı fiziksel ve ruhsal olarak boğulma noktasına getiren, çaresiz bırakan şiddetli gam, ıstırap ve ölümcül bunalımı tanımladığını kaydeder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın psikolojik ve sosyolojik semantiğinde bu kelimenin Mısır'daki esaretin gerçekliğini nasıl resmettiğini tahlil eder. Firavun'un sistemi sadece fiziksel bir kölelik değil; erkek çocukların boğazlandığı, kadınların sağ bırakılıp asimile edildiği, her gün ölüm korkusuyla yaşanan ontolojik bir "nefes darlığı, bir boğuntu" (kerb) haliydi. Kelime, on yıllar süren o soykırım psikolojisini tek bir "nefes kesilmesi" hissiyle özetler.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın barındırdığı tarihsel dehşete dikkat çeker. "El-Kerb" kelimesinin başındaki harf-i tarif (belirlilik takısı), o sıkıntının hayali veya sıradan bir dert olmadığını; İsrailoğullarının Kızıldeniz'in kenarında önlerinde deniz, arkalarında Firavun ordusu varken yaşadıkları o bilinen, o meşhur ve somut ölümcül sıkışmışlığı (boğuntuyu) gramatikal olarak işaret eder. Kurtuluş, tam bu nefesin kesildiği an gelmiştir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; boğazda kilitlenen kalın "k" (kef), dili titreten "r" ve dudakları aniden ve sertçe kapatan "b" (k-r-b) harflerinin oluşturduğu o boğuk, sıkışık, yutkunmayı imkansız kılan ve nefesi kesen ses yapısının; insanın göğsüne oturan o devasa çaresizliği, korkuyu ve "boğulma hissini" işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
el-azîm (الْعَظِيمِ)
Arapça "a-z-m" kökünden türetilmiş, kalıcılık ve derinlik bildiren "fe'îl" (sıfat-ı müşebbehe/mübalağa) vezninde bir isim/sıfattır. Ayetin sözdiziminde "el-kerbi" (sıkıntı/keder) kelimesini niteleyen sıfat olarak mecrur (esreli) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli ve eşsiz kılar. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "a-z-m" kökünün temel manasının "bedenin iskeletini ayakta tutan sert ve devasa kemik (azm), yapısal sağlamlık, şiddet, güç, ihtişam ve fiziksel/manevi büyüklük" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "azîm" kavramının Kuran terminolojisinde sıradan, ölçülebilir bir hacim büyüklüğünü (kebîr) ifade etmediğini; insanın idrakini aşan, kemikleşmiş, haşmetli, korkunç ve sarsılmaz bir "yüceliği veya devasalığı" tanımladığını vurgular.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve apokaliptik kurgusunda bu sıfatın (azîm), anlatıdaki kurtuluşun ihtişamını nasıl katladığını tahlil eder. Kuran, düşmanın ve tehlikenin boyutunu küçümsemez. Aksine; Firavun'un zulmünü, köleliğin ağırlığını ve o Kızıldeniz kıyısındaki ölüm korkusunu "el-azîm" (muazzam/devasa) sıfatıyla en yüksek orantıya çeker. Tehlike ve sıkıntı (kerb) ne kadar devasa ve kemikleşmişse; o tehlikenin içinden sıyrılıp çıkan ilahi müdahale (necceynâ / kurtarış) de teolojik olarak o kadar şanlı, sarsılmaz ve mutlak bir zaferdir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik ve tarihsel zeminine inerek; Kuran'ın Mısır esaretini ve firavun zulmünü "el-kerbul azîm" (o muazzam ve kemikleşmiş keder/boğuntu) olarak isimlendirmesinin, o dönemin totaliter devlet yapısının insan fıtratında açtığı onarılamaz yaralara işaret ettiğini belirtir. Bu tamlama, devlet terörünün ve soykırımın dildeki en ağır formülasyonudur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de klasik tefsir ilmine atıfla; "el-kerbu'l-azîm" ibaresinin hem Mısır'daki on yıllar süren ağır kölelik sistemini (bebek katliamlarını) hem de Firavun'un ordusu tarafından takip edilirken yaşanan o nihai ölüm kalım buhranını (deniz ile kılıç arasına sıkışmayı) kapsayan devasa bir şemsiye kavram olduğu kaydedilir. Ayet, mutlak çaresizliğin (boğuntunun) en tepe noktasında, göklerden inen mutlak bir özgürlük fermanıyla (kurtarışla) son bulur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla