Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 182. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 182. Ayet

    وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velhamdu li(A)llâhi rabbi-l’âlemîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      180. “Mutlak izzet sahibi olan Rabb’in, onların yakıştırdığı nitelemelerden münezzehtir”

      181. “Bütün peygamberlere selâm olsun!”

      182. “Ve âlemlerin Rabb’i olan Allah’a hamdolsun.”

      Allah’ın Kulları Üzerindeki Hakları

      Bu üç âyette, Allah’ın kulları üzerindeki hakkının ne olduğuna dair açıklamalar vardır, onlar da şunlardır; Allah’ın birliğini tasdik etmek, bütün işlerinde Allah’a tevekkül etmek, verdiği nimetlere dair Allah’ı güzel şekilde övmek ve ayrıca bütün peygamberleri yüceltip övmek. Tevhide gelince bu şu sözünde dile getirilmiştir; Cenâb-ı Hakkın verdiği nimetlere karşı insanların hamd etmek ve güzel övgüler yapmak ve aynı zamanda bütün peygamberlere de güzel övgülerde bulunmak gerektiği; Mutlak izzet sahibi olan Rabb’in, onların yakıştırdığı nitelemelerden münezzehtir. Mülhitlerin, çocuk edinmek, ortağı ve eşi olmak gibi asla Allaha lâyık olmayan bütün nitelemelerden, Cenâb-ı Hak kendini tenzih etmekte ve aklamaktadır. Bunu söyleyen insanın, Cenâb-ı Hakk’ı bütün bu isnatlardan uzak ve münezzeh olmakla niteleyenin alacağı sevabı alması ümit edilir. Mutlak izzet sahibi olan Rabb’in ifadesi de tevhid söz konusu edilmektedir. Şöyleki: Cenâb-ı Hak şan ve şerefle, mutlak kuvvet sahibi olmakla ve her şeyin tasarrufunun kendisine ait olmakla ilgili bir nitelemekten oluşan bir tevhittir. Peygamberlere yapılması gereken güzel övgülere gelince bu da, Bütün peygamberlere selâm olsun meâlindeki âyette ifade buyurulmaktadır. Cenâb-ı Hak kullarına, bütün peygamberlere güzel övgülerle onları övmelerini emretmektedir. Bu konuda Resûlullah (s.a.) da şöyle buyurmuştur: “Bana selâm gönderdiğinizde, diğer peygamber kardeşlerime de selâm gönderin, çünkü ben ancak peygamberlerden biriyim”. İnsanlara verdiği bütün nimetlere ve güzelliklere karşı Cenâb-ı Hakka güzel bir şekilde hamd ü senâ etmeye gelince, bunu da şu âyet-i kerîmede ifade buyurmaktadır: Âlemlerin Rabb’i olan Allah’a hamdolsun. Allah’ı bilerek ve kabul ederek bunu söyleyen ve okuyan birinin, bunları söyleyen ve okuyanların hepsinin alacağı bütün sevabı alması umulur. En doğrusunu Allah bilir.

      Hz. Ali’nin (r.a.) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Kıyâmet günü sevabının tam olarak tartılmasını isteyen kişinin, bir meclisteki son sözü şöyle olsun: Mutlak izzet sahibi olan Rabb’in, onların yakıştırdığı nitelemelerden münezzehtir. Bütün peygamberlere selâm olsun! Âlemlerin Rabb’i olan Allah’a hamdolsun. En doğrusunu Allah bilir.

      Mutlak izzet sahibi olan rab. Bu beyanın anlamına dair bazıları şöyle dedi: İntikam ve kudret sahibi olan Rab! Bu ifade, her güç-kudret sahibi olanın ve her şan ve şeref sahibi olanın dayandığı Rab mânasına da gelebilir. Allaha hamdolsun sözü de böyledir, yani bir şeye hamd ü senâ eden herkesin o hamd ve senâsı hakikatte Allah’a varır. Gerçek muradının ne olduğunu en iyi Allah bilir. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 2579

        #4
        ve (وَ)

        Arapçada atıf (bağlaç), başlangıç (istînâf) ve cümlenin akışını bağlayan, tamamlayıcı bir harftir. Ayetin sözdiziminde, bir önceki ayette elçilere verilen "selam" (esenlik) ile evrenin sahibine edilecek olan "hamd" (mutlak övgü) eylemini birbirine bağlayan, tevhidi nizamın kapanış köprüsüdür.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında "ve" bağlacının belagat ilmindeki o devasa "cemi ve tertip" (toplama ve sıralama) işlevini tahlil eder. Kuran, surenin sonunu rastgele bitirmez. Önce tenzih (Subhâne), sonra peygamberlere esenlik (Selâm) ve en nihayetinde bu "ve" (ve / son olarak) bağlacıyla gelen mutlak övgü (Hamd) sıralaması; tevhidi bilincin göklerden yeryüzüne, oradan da tekrar yaratıcıya dönen o kusursuz, dairesel ve ontolojik hiyerarşisinin gramatikal mühürüdür.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik, anlatısal ve litürjik (ayin/dua) kurgusunda bu bağlacın retorik fonksiyonunu inceler. Kuran, peygamberlerin tarihsel mücadelelerini ve zaferlerini anlattıktan sonra metni aniden kesmez. "Ve" bağlacı, yeryüzündeki o zorlu tarihsel serüvenin (elçilerin mücadelesinin), göklerde ve yerde ebediyen yankılanan o devasa "kozmik şükür/övgü" korosuna (hamde) bağlandığı, ilahi manifestonun o görkemli ve lirik (hymn) kapanış kapısıdır.

        el-hamdu (الْحَمْدُ)

        Arapça h-m-d kökünden türetilmiş, mastar/isim formunda, cümlenin öne alınmış temel mübtedası (öznesi) olarak merfu (ötreli) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el / elif-lam) "istiğrak" veya "cins" ifade ederek, hamdin (övgünün) bütün türlerini, zerrelerini ve ebedi boyutlarını kapsayıp tek bir noktaya (Allah'a) tahsis eder.

        İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde h-m-d kökünün temel manasının "yerme ve kınamanın (zem) tam zıttı olarak; bir varlığın mutlak güzelliğini, kemalini ve eşsizliğini büyük bir hürmet, sevgi ve yüceltme duygusuyla dile getirmek, hakkını teslim etmek ve övgünün zirvesine ulaşmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hamd" kavramının Kuran lügatinde sıradan bir teşekkür (şükür) veya dalkavukça bir övme (medh) olmadığını tahlil eder. Medh, cansız nesnelere (örneğin güzel bir inciye) veya zorunlu yapılan bir işe de yapılabilir; şükür ise sadece alınan bir nimete karşılık verilir. Ancak "hamd", sadece şuurlu, kendi hür iradesiyle lütufta bulunan, zatı ve sıfatları bütünüyle kusursuz olan mutlak bir varlığa (Allah'a), ortada somut bir nimet olsa da olmasa da, sırf O, O olduğu için duyulan "kavramsal, sonsuz ve varoluşsal bir hayranlık/övgü" eylemidir. Bu, yaratılmışın Yaratıcı karşısındaki ontolojik iftiharıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde "hamd" kelimesinin Cahiliye sosyolojisinde yarattığı devasa felsefi devrimi inceler. Cahiliye (bedevi) Araplarında övgü (fahir/medh), kabile şeflerine, kendi soylarına, savaşçılıklarına veya putlara yöneltilen yatay ve kibirli bir eylemdi. Kuran, "el-hamdu" (bütün övgüler) kelimesiyle yeryüzündeki bütün o sahte övgü (otorite) hiyerarşilerini yıkar ve o dikey, mutlak hayranlığı bütünüyle göklerin yegane sahibine tahsis eder. İnsan artık krallara veya putlara değil, sadece Allah'a "hamd" ederek özgürleşir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik arka planına inerek; h-m-d kökünün kadim İbranice ve Süryanicede de (hemed / humdâ) arzu, ihtişam ve ilahi övgü bağlamlarında kullanıldığını; Kuran'ın bu kelimeyi alarak, Ortadoğu monoteizminin o en sarsılmaz ve evrensel "kapanış duası/doksoloji" (doxology) formatının tam merkezine yerleştirdiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; boğazın ortasından derin bir nefesle sıyrılan yumuşak ve hırıltılı "h" (ha), dudakların sımsıkı kapanıp sesi sükûnete erdiren "m" ve dilin üst dişlere vurmasıyla tok bir şekilde duran "d" (dal) harflerinin (h-m-d) oluşturduğu o içten gelen, nefesi bütünüyle boşaltan ve sonunda büyük bir ferahlık bırakan ses yapısının; insanın göğsündeki bütün minnettarlık, teslimiyet ve hayranlık duygusunu tek bir nefeste Yaratıcı'sına sunup, derin bir varoluşsal huzura kavuşmasını işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.

        lillâhi (لِلَّهِ)

        Arapçada tahsis, mülkiyet, aidiyet ve hak ediş bildiren "li" (için, ait, mahsus) harf-i ceri ile, e-l-h kökünden türetilmiş "Allah" lafza-i celalinin kaynaşmış halidir. Ayetin sözdiziminde "el-hamdu" mübtedasının haberi (yüklemi) olarak mecrur (esreli) konumundadır.

        İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde e-l-h kökünün temel manasının "sığınmak, ibadet etmek, mutlak bir yücelik karşısında aklın kamaşması ve kulluk edilen yegane merci" olduğunu belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında "li" harf-i cerinin belagat ilmindeki "istihkâk ve ihtisâs" (mutlak tekel ve hak etme) işlevini tahlil eder. Kuran "Hamd Allah'a gider" demez. "Li" edatıyla; o övgünün (hamdin) başından sonuna kadar, ezelden ebede Allah'ın kendi öz malı (mülkiyeti) olduğunu, Allah'ın bu övgüyü bizzat kendi kusursuzluğuyla (zatıyla) "hak ettiğini" ve başka hiçbir varlığın bu övgüye zerre kadar ortak olamayacağını gramatikal bir tekel (monopoli) kurgusuyla sabitler.

        Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu tamlamanın ("lillahi" / sadece Allah'a aittir) polemik ve teolojik yönünü inceler. Pagan imparatorluklarında ve çoktanrılı inançlarda zafer, nimet ve övgü (hamd); imparatorlar, komutanlar ve sahte tanrılar arasında paylaştırılırdı. Kuran, surenin bu görkemli kapanışında "el-hamdu lillahi" (bütün övgüler istisnasız Allah'ındır) diyerek, yeryüzündeki tüm sahte otoriteleri ve şirk panteonunu o mutlak monoteistik manifestoyla bütünüyle hükümsüz kılar. Kibir krallara, övgü (hamd) sadece Allah'a aittir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelime öbeğinin barındırdığı felsefi özgürleşmeye dikkat çeker. İnsanın fıtratında yüce bir şeye hayranlık duyma ve övme (hamd) ihtiyacı vardır. Ancak insan bunu dünyaya, paraya veya güce (tağuta) yönelttiğinde köleleşir. "Lillâhi" (Sadece Allah'a aittir) beyanı, insanın o mukaddes övgü potansiyelini fani olandan koparıp, sonsuz ve mutlak olana bağlayarak insan ruhunu yeryüzünün köleliklerinden arındıran eşsiz bir varoluşsal formüldür.

        rabbi (رَبِّ)

        Arapça r-b-b kökünden türetilmiş, "Allah" isminin sıfatı (bedel veya nât) olarak mecrur (esreli) konumunda bulunan bir isimdir.

        İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde r-b-b kökünün temel manasının "bir şeyi adım adım, yavaş yavaş ve şefkatle kemale (olgunluğa) erdirmek, ıslah etmek, besleyip büyütmek, bir şeyin mutlak maliki olmak ve onun üzerinde şaşmaz bir söz sahibi olmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kavramının Kuran terminolojisinde sadece ilk yaratılış anında var eden bir yaratıcı (Hâlık) olmadığını; bilakis yarattığı varlığı kendi haline bırakmayan, onu an be an eğiten, gözetleyen, rızıklandıran, ona müdahale eden ve onu hedefine doğru mutlak bir otoriteyle yönlendiren "mürebbi, terbiye edici ve yegane efendi" anlamına geldiğini kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; hamdin (övgünün) neden "Hâlık" (Yaratıcı) sıfatına değil de "Rabb" sıfatına yapıldığına dikkat çeker. Mekke müşrikleri Allah'ı "Yaratıcı" olarak zaten kabul ediyorlardı (deist bir tanrı tasavvuru), ancak O'nun kendi hayatlarına kural koyan, terbiye eden, elçiler yollayan ve müdahale eden aktif bir "Rabb" (Efendi) olmasını reddediyorlardı. Kuran, hamdi (övgüyü) doğrudan doğruya bu "Rabb" ismine bağlayarak; Allah'ın evrene ve insana olan o aralıksız müdahalesini, şefkatini ve otoritesini tevhidi akidenin merkezine, şirkin tam karşısına yerleştirir.

        el-'âlemîn (الْعَالَمِينَ)

        Arapça a-l-m kökünden türetilmiş olan "'âlem" (dünya/varlık) isminin, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) formudur. Ayetin sözdiziminde "Rabbi" kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak yâ harfi ile mecrur konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli ve evrensel bir bütüne (marife) tahsis eder.

        İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde a-l-m kökünün temel manasının "cehaletin zıttı olarak bilmek, bir şeyin hakikatini kavramak, iz ve işaret bırakmak (alamet)" olduğunu belirtir. İbn Fâris'e göre "âlem" (dünya/evren) kelimesi bu kökten gelir; çünkü yaratılmış olan her varlık, her zerre ve her sistem, aslında kendi varlığıyla Yaratıcısına işaret eden devasa bir "bilgi kaynağı, damga ve alametler/ayetler bütünüdür."

        Râgıb el-İsfahânî, "el-'âlemîn" (alemler) kavramının Kuran lügatindeki o devasa ontolojik kapsamını tahlil eder. Normalde Arapçada akılsız varlıkların çoğulu kurallı ("în" ekiyle) yapılmaz. Ancak Kuran, evrendeki bütün cansız nesneleri, hayvanları, bitkileri, melekleri, cinleri ve insanları tek bir çoğul ekinde ("în") birleştirerek; evrenin başıboş ve şuursuz bir madde yığını olmadığını, bilakis bütünüyle Allah'ın o "Rabb" isminin boyunduruğu altında şuurlu bir şekilde itaat eden (tesbih ve hamd eden) muazzam, canlı ve tek parça bir "düzenler bütünü" (kosmos) olduğunu belgeler.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik arka planına inerek; kelimenin antik Süryanice ve Aramicede "'âlmâ" (zamanın başlangıcından sonuna kadar olan çağlar, ebediyet, sonsuz dünyalar) anlamlarında kullanıldığını belirtir. Kuran, bu kelimeyi kullanarak, Allah'ın egemenliğini sadece o günkü coğrafyaya veya insan türüne değil; Ortadoğu'nun o en derin zaman ve mekân felsefesini aşan, meçhul boyutları, çağları ve varlık katmanlarını (alemleri) içine alan mutlak bir ilahi ufka taşır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi, retorik ve yapısal kapanışına (fasılasına) eğilerek; Saffat Suresi'nin "saflar halinde dizilen meleklerle" başlayıp, "alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd ile" son bulmasındaki o muazzam dairesel kompozisyonu tahlil eder. Sure boyunca anlatılan o bölgesel çatışmalar, Firavunlar, putlar ve itirazlar; bu kelimenin ("el-'âlemîn") gelişiyle birlikte uçsuz bucaksız bir evren tasavvuru içinde bütünüyle eriyip yok olur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de "Rabbü'l-'âlemîn" tamlamasının; İslam teolojisinde Allah'ın uluhiyetinin (ilahlığının) ve rububiyetinin (rabliğinin) hiçbir ırkın, kabilenin, gezegenin veya zümrenin tekeline sığdırılamayacak kadar evrensel ve mutlak olduğunu dilde mühürleyen en büyük tevhidi dogma olduğu vurgulanır. Ayet ve sure; şirk panteonunun ve kibirli itirazların çöküşünün ardından, bütün varlık katmanlarının (alemlerin) o tek ve mutlak Efendi'nin (Rabb'in) huzurunda derin bir sükûnet, teslimiyet ve minnettarlıkla (hamd ile) boyun eğişinin o sarsılmaz ve ihtişamlı ilanıyla son bulur.

        Yorum

        İşleniyor...
        X