وَاَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 179. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: saffat suresi, azap talebi, bekleyiş, yüz çevirme, saffat suresi 179. ayet, sabır, saffat 179, azap
-
178. ”Evet, sen bir süre için onları kendi hallerine bırak.”
179. “Ve hallerini gör; ileride kendileri de görecekler!”
Bu âyeti az önce açıklamıştık. Hallerini gör; ileride kendileri de görecekler buyruğunu da belirtmiştik. Bazıları buna, sen bak, onlar da bakacaklar diye mâna verdi. Ancak doğrusu az önce bizim söylediğimiz gibidir.
Yorumu Yorumla
-
ve (وَ)
Arapçada atıf (bağlaç), başlangıç (istînâf) ve ardışıklık bildiren bir harftir. Ayetin sözdiziminde, bir önceki ayetteki "onlardan yüz çevir" (tevelle) emrinin hemen ardından gelen ve peygamberin eylemini psikolojik bir tecritten (yüz çevirmeden), aktif ve ilahi bir gözlem makamına (görmeye) bağlayan gramatikal bir köprüdür.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu başlangıç harfinin (ve) belagat ilmindeki "tecdid" (yenileme) ve kesintisiz akış kurgusunu tahlil eder. Kuran, peygambere verilen o yüz çevirme/boykot emrini boşlukta bırakmaz. "Ve" bağlacı, inanan aklın o pasif çekilişini aniden kırarak, onu eylemsel bir bekleyişin (izlemenin) merkezine rapteden, ilahi hitabın o sarsılmaz ve nihai kararlılığını dilde mühürleyen bir edattır.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve anlatısal kurgusunda bu bağlaçla başlayan kompozisyonların retorik fonksiyonunu inceler. Kuran, surenin bu görkemli kapanış bölümünde anlatıyı düşmanların üzerinden alıp tekrar ve kesin bir şekilde peygambere kilitler. Bu "ve" bağlacı, kaosun ve tartışmanın bittiği yerde, ilahi adaletin tecellisini seyretmek üzere perdenin son kez açıldığını bildiren o edebi çerçevedir.
ebsir (أَبْصِرْ)
Arapça b-s-r kökünden türetilmiş, if'al babında, ikinci tekil şahıs (sen) emir kipi olan bir fiildir. Ayetin sözdiziminde cümlenin temel eylemidir. Bu fiilin ardından herhangi bir nesne (onları/şunu) zikredilmemiş, doğrudan ve mutlak bir görme eylemi emredilmiştir.
İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde b-s-r kökünün temel manasının "gözle fiziksel olarak görmek, aydınlıkta nesneleri birbirinden ayırt etmek, bir şeyin içyüzünü kavramak ve şüpheyi bütünüyle ortadan kaldıran o kesin idrake (basiret) ulaşmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "basar / ebsir" eyleminin Kuran lügatinde sıradan, yüzeysel bir bakış (nazar) olmadığını; bilakis "hem gözün hem de aklın/kalbin ışığıyla hakikati, eşyanın ardındaki mutlak sonu ve ilahi hikmeti derinlemesine idrak etmek" olduğunu kaydeder. Kuran peygambere sadece "bak" demez, "o keskin basiretinle hakikatin nasıl tecelli edeceğini gör" emrini verir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında fiilin mef'ulünün (nesnesinin) bilerek gizlenmesinin (hazf sanatının) belagat ilmindeki o devasa "te'mim ve tehvil" (genelleştirme ve dehşeti büyütme) işlevini tahlil eder. Kuran "ebsirhum" (onları izle) demez. Nesneyi bütünüyle kaldırarak sadece "ebsir" (Gör/İzle!) der. Bu hazf (eksiltme) sanatı, görülecek olan o eskatolojik felaketin, helakın veya ilahi adaletin o kadar büyük, o kadar dehşet verici ve o kadar tarifsiz olduğunu; dildeki hiçbir zamirin veya ismin o manzarayı sınırlandırmaya yetmeyeceğini gramatikal bir sansürle (ve dehşetle) mühürler.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde bu eylemin barındırdığı felsefi dönüşümü tahlil eder. Peygamber, Mekke'nin o boğucu ve inkar dolu sosyolojisinde sürekli eziyet gören, ikna etmeye çabalayan taraftı. Ancak bu mutlak "ebsir" (izle/gör) emriyle birlikte; peygamber yeryüzünün o dar tartışmalarından bütünüyle çekilip alınır ve ilahi tiyatronun son perdesini (adaletin tecellisini) hiçbir eyleme karışmadan, sükûnet dolu ve aşkın bir "ilahi şahit/gözlemci" makamından seyretmeye davet edilir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; bu emrin peygamberi psikolojiyi nasıl koruma altına aldığını ifade eder. "Sadece izle" demek, tebliğ sürecinin kapandığının, defterin dürüldüğünün ve faturanın bizzat Allah tarafından kesileceğinin ilanıdır. Bu kelime, hakikati reddeden bir kalabalığın karşısında çaresiz kalan inancın, ilahi intikamın o sarsılmaz güvencesiyle yatıştırılmasıdır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; boğazın dibinden kopan keskin hemze (e), dudakların kapanıp aniden açılmasıyla patlayan "b", dilin damağa sertçe yapışıp ıslıkla süzüldüğü kalın "s" (sad) ve boğazı titreterek eylemi donduran sâkin "r" harflerinin (e-b-s-r) oluşturduğu o ani, sarsıcı ve gözleri faltaşı gibi açtıran ses yapısının; devasa bir karanlığın ortasında çakan bir şimşekle hakikatin aniden belirginleşmesini ve muhatabı o dehşet verici manzaraya bakmaya kilitleyen o "mutlak görme/dikkat kesilme" anını işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
fe sevfe (فَسَوْفَ)
Arapçada ardışıklık, sebep-sonuç ve mutlak tehdit bildiren "fe" (öyleyse/yakında) bağlacı ile, fiil-i muzarinin başına gelerek eylemin gelecekte, belirli bir zaman dilimi içinde kesin olarak gerçekleşeceğini bildiren "sevfe" (tasvif / gelecek zaman) edatının birleşiminden oluşur.
Râgıb el-İsfahânî, "sevfe" edatının Kuran lügatinde yakın geleceği bildiren "se" harfinden farklı olarak; zamanı daha geniş bir ufka (eskatolojik helak anına veya nihai hesap gününe) yaydığını, ancak bu ertelemenin eylemin ve cezanın kesinliğinden zerre kadar bir şey kaybettirmediğini kaydeder. Bu edat, ilahi adaletin asla aceleci olmadığını, ancak vaktini bekleyen sarsılmaz bir tehdit/vaat (vaîd) olduğunu bildirir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında "fe" (bekle de gör) bağlacıyla "sevfe" (ileride) edatının birleşmesindeki o devasa belagat kurgusunu tahlil eder. Kuran "Sen izle, ileride (fe sevfe)..." diyerek cümleyi aniden esnetir. Seyretme eylemi ile o inkarcıların göreceği azap (sonuç) arasındaki zaman, bu iki edatın yarattığı gramatikal gecikmeyle muhatabın şuurunda meçhul, gerilimli ve dehşet verici bir psikolojik bekleyişe dönüşür.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve retorik kurgusuna eğilerek; "fe sevfe" kalıbının Kuran'daki en ağır psikolojik terör (dehşet) aletlerinden biri olduğunu inceler. Kuran düşmanlara ne zaman ve nasıl bir azap vereceğini kasten açıklamaz. "İleride..." diyerek cezayı mutlak bir belirsizliğin içine bırakır. Bu belirsizlik (tasvif), inkarcının zihninde her türlü korkunç ihtimali canlı tutan, kılıcın boyunda asılı kaldığı o devasa psikolojik işkence anıdır.
yubsirûn (يُبْصِرُونَ)
Arapça b-s-r kökünden türetilmiş, if'al babında, muzari (şimdiki/gelecek zaman), üçüncü çoğul şahıs (onlar) fiilidir. "Sevfe" edatından dolayı anlamı bütünüyle geleceğe dönüktür. Surenin bu diyalojik bölümünün nihai yüklemidir.
İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde b-s-r kökünün temel manasının "cehaletin, şüphenin ve karanlığın/körlüğün tam zıttı olarak; bir şeyin hakikatini tüm çıplaklığıyla görmek, gözlerin yuvalarından çıkarcasına açılması ve gerçeği inkâr edilemez bir şekilde idrak etmek" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde bu eylemin barındırdığı o devasa epistemolojik dönüşümü (uyanışı) tahlil eder. Müşrikler dünyadayken peygamberin getirdiği hakikate karşı inatla "kör" (a'mâ) idiler. Kuran onlara "Siz ileride kesinlikle göreceksiniz/anlayacaksınız (yubsirûn)" diyerek; dünyada kendi hür iradeleriyle reddettikleri o "görme" (basiret) eylemini, ilahi cezanın indiği o korkunç anda zorla, dehşet içinde ve gözleri faltaşı gibi açılarak (yubsirûn) yaşayacaklarını ilan eder. İstemeyerek elde edilecek o nihai ve çıplak "görüş", azabın bizzat ta kendisidir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında aynı kökten gelen iki fiilin (ebsir ve yubsirûn) aynı ayetteki o muazzam teolojik zıtlığına (mukabele sanatına) dikkat çeker. Kuran, peygambere "Sen şimdi ilahi aydınlıkla ve sükûnetle izle (ebsir)" derken; inkarcılar için "Onlar da ileride çaresizlik içinde, zorla, azabın ateşiyle görecekler (yubsirûn)" der. Bir tarafta inananın o güvenli, aşkın "seyredişi"; diğer tarafta inkarcının o dehşet dolu, geç kalınmış "fark edişi/görüşü" aynı kökün iki farklı kipi üzerinden çarpıştırılır.
Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu kelimenin teolojik vizyonunu inceler. Ortadoğu monoteizminde "körlük", hakikati reddeden paganların değişmez vasfıdır. Kuran, "yubsirûn" diyerek, eskatolojik sahnede (ahirette veya ilahi yargı anında) inkarın ve körlüğün ontolojik olarak imkansız hale geleceğini; Allah'ın mutlak gerçeğinin, yeryüzünün o en inatçı körlerine bile kendini "zorla izlettireceğini" (yubsirûn) bildiren evrensel bir ilahi zafer manifestosu inşa eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin barındırdığı ilahi pedagojiye (azap mantığına) eğilir. Kuran "yakında perişan olacaklar" demez. "Görecekler" diyerek; cehennemin veya ilahi cezanın sadece bedeni tahrip eden fiziksel bir felaket olmadığını, aynı zamanda dünyadaki o sahte mazeretlerin ve kibrin nasıl mutlak bir çöküşe dönüştüğünü insanın kendi vicdanına ve gözlerine zorla "izleten/öğreten" mutlak bir epistemolojik mahkeme olduğunu dilde mühürler. Görmek, inkarın mutlak iflasıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Kuran'da "fe sevfe yubsirûn" (yakında görecekler) formülünün, hakkı yalanlayanların dünyevi konforlarının ve o anki körlüklerinin (amâ), eskatolojik sahnede (ahirette) veya dünyevi bir helak anında nasıl mutlak ve şaşmaz bir uyanışa (hakkel yakîn bir idrake) dönüşeceğini anlatan o tavizsiz ilahi yasa/tehdit (sünnetullah) olduğu vurgulanır. Ayet, inanan aklın o mutlak sükûnetli seyriyle (ebsir), inkarcıların o geç kalınmış, dehşet verici uyanışlarının (yubsirûn) dilde ebediyen dondurulduğu o sarsılmaz mühürle son bulur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla