فَاِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَٓاءَ صَبَاحُ الْمُنْذَر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 177. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: azap, saffat 177, saffat suresi, azap talebi, bekleyiş, yüz çevirme, saffat suresi 177. ayet, sabır
-
176. “Azabımızın çabuklaştırılmasını mı istiyorlar?”
177. “İstedikleri hoşlarına geldiğinde (önceden) uyarılmış olanların sabahı çok kötü olacaktır!”
Azabımızın çabuklaştırılmasını mı istiyorlar? Bu âyet-i kerîme, onların azabın hemen gelmesini istediklerine işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, onlar azabın hemen gelmesini, Peygamber aleyhisselâmla alay etmek kastıyla ve onun kendilerini azabın gelmesiyle korkutmasını inkâr etmek için istiyorlardı. Sonra Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Azabımızın çabuklaştırılmasını mı istiyorlar? Bu, hayret ifade eden bir cümledir, yani onlar azabımın çabuklaştırılmasını nasıl isterler? Bir millete azap göndermek ve onları helâk etmek istediğimde, azabı ve helâki indirmeye kadir ve hükümran olduğumu bilmiyorlar mı? Yani ben buna kadirim ve onu yaparım.
Sonra Cenâb-ı Hak onlara azabı gönderdiğinde sabahlarının karanlığa gömüldüğünü haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: İstedikleri başlarına geldiğinde (önceden) uyarılmış olanların sabahı çok kötü olacaktır! Buradaki azap sahalarına (بساحتهم) indiğinde sözü, muhtemelen yakınlarına indiğinde mânasına gelmektedir. Bu ifade, kendilerine ve başlarına indiği anlamına da gelebilir. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Allah’ın vâdi gelinceye kadar yaptıklarından dolayı inkâr edenler ya kendileri felâkete uğrayıp duracaklar veya felâket onların yurtlarının yakınına inecektir”, yani azap onların başına inecek. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Cenâb-ı Hak, uyarılmış olanların sabahı çok kötü olacaktır buyurmaktadır. Onların sabahları kötü olacak, çünkü azap başlarına geldiğinde onları ebedî cehennemlerin azabına uğratacak. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
fe izâ (فَإِذَا)
Arapçada ardışıklık ve sebep-sonuç bildiren "fe" (öyleyse/şu halde) bağlacı ile, gelecekte gerçekleşmesi kesin olan durumlar için kullanılan zaman ve şart zarfı "izâ" (-dığında/-dığı zaman) edatının birleşiminden oluşur.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında "fe" harfinin bir önceki ayetteki "azabı acele isteme" (yesta'cilûn) eylemine verilen sarsıcı bir cevap (ceza) başlangıcı olduğunu tahlil eder. "İzâ" edatı ise, müşriklerin alay ederek uzak gördükleri o azabın, vuku bulduğunda kaçınılmaz bir kesinlik taşıyacağını mühürler. Bu yapı, alaycı bir bekleyişin aniden dehşet verici bir gerçekliğe dönüştüğü o kırılma anının gramatikal mühürüdür.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve anlatısal kurgusunda bu başlangıç edatının retorik fonksiyonunu inceler. Kuran, müşriklerin alaycı diyaloglarından aniden çıkarak "izâ" (olduğu zaman) edatıyla sahneyi gelecekteki o mutlak yıkım anına kilitler. Bu edat, insan kibrinin ilahi müdahaleyle aniden dondurulduğu eskatolojik bir perde açılışıdır.
nezele (نَزَلَ)
Arapça n-z-l kökünden türetilmiş, sülasi mücerred, mazi (geçmiş zaman) üçüncü tekil şahıs fiilidir. "İzâ" edatından dolayı anlamı gelecekteki bir kesinliğe (indiği zaman) matuftur.
İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde n-z-l kökünün temel manasının "yukarıdan aşağıya doğru inmek, yüksek bir makamdan alçak bir yere intikal etmek, bir mekâna yerleşmek ve konaklamak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "nüzul" eyleminin Kuran lügatinde sıradan, fiziksel bir yer değiştirme olmadığını; bilhassa azap bağlamında kullanıldığında, göklerin mutlak otoritesinden kaçışı imkansız, ezen ve kuşatan bir tecelli olarak yeryüzüne "inip yerleşmesi" anlamına geldiğini kaydeder. Azap geçip giden bir fırtına değil, onların tepesine çöken kalıcı bir yıkımdır.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ontolojik semantiğinde bu eylemin barındırdığı o devasa teolojik ironiyi tahlil eder. Müşrikler, Allah'tan gelen "nüzul" (vahyin inişi) eylemini inkar etmiş ve onunla alay etmişlerdi. Kuran onlara "Siz o rahmet nüzulünü reddettiniz ama azabın o korkunç nüzulü (nezele) geldiğinde ne yapacaksınız?" diyerek, aynı kök üzerinden rahmeti reddedenlerin gazabı nasıl davet ettiklerini dilde mühürler.
bisâhatihim (بِسَاحَتِهِمْ)
Arapçada mekân ve yönelme bildiren "bi" harf-i ceri, s-y-h veya s-v-h kökünden türetilmiş "sâha" (meydan/avlu) ismi ve üçüncü çoğul şahıs eril "him" (onların) zamirinin birleşiminden oluşur. Ayetin sözdiziminde azabın nereye ineceğini belirten yer tümlecidir.
İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "sâha" kelimesinin "bir yerleşimin, evin veya kalenin tam ortasındaki geniş boşluk, insanların toplandığı, en güvende hissettikleri iç avlu ve meydan" olduğunu belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve psikolojik kurgusuna eğilerek; azabın doğrudan onlara (bihim) değil de "onların sahasına / iç avlusuna" (bisâhatihim) inmesindeki o edebî dehşeti tahlil eder. Müşrikler, kendi kabile sınırları (sahaları) içinde kendilerini yenilmez ve dokunulmaz sanıyorlardı. Azabın dış kapıda değil, doğrudan o en mahrem, en korunaklı ve en kalabalık alana (avlularının tam ortasına) inmesi, onların güvenlik algılarının ve sosyolojik kalkanlarının bütünüyle paramparça olduğunu betimleyen sarsıcı bir mekân tasviridir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; müşriklerin azabı acele isterken güvendikleri o kabilevi kale psikolojisini ifade eder. Kuran onlara "O inkar ettiğiniz ateş tam da sizin evinizin ortasına, toplanma meydanınıza (sâhatihim) indiğinde göreceksiniz" diyerek, o putperest kibrin tam kalbinden (avlusundan) vurulacağını ilan eder.
fe sâe (فَسَاءَ)
Arapçada sonucun vahametini bildiren "fe" bağlacı ile, s-v-e kökünden türetilmiş, yergi ve kötülük bildiren (fi'lu'z-zem) mazi fiil olan "sâe" (ne kötü oldu/ne kötüdür) kelimesinin birleşiminden oluşur.
İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde s-v-e kökünün temel manasının "hüsnün (güzelliğin/iyiliğin) tam zıttı olarak; çirkinlik, bozukluk, insana acı veren, yüzünü kara çıkaran ve onu utanca boğan her türlü kötü durum" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sev' / sâe" kavramının Kuran terminolojisinde sıradan bir nahoşluk olmadığını; bir durumun çirkinlikte, acıda ve yıkımda varabileceği en uç noktaya ulaştığını bildiren mutlak bir "hüsran ve felaket" nidası olduğunu kaydeder.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dudakların alt dişlere temasıyla sızan "f", dilin damağa yapışıp ıslıkla süzüldüğü kalın "s" (sin), nefesi ileriye doğru uzatan "â" (med) ve boğazın dibinde aniden kilitlenip nefesi kesen kırık hemze (e) harflerinin (f-s-â-e) oluşturduğu o acı dolu, feryat eden ve aniden boğazda düğümlenen ses yapısının; azabın avluya inmesiyle birlikte yükselen o dehşet verici pişmanlık çığlığını ve "Ne korkunç bir son!" feryadını işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
sabâhu (صَبَاحُ)
Arapça s-b-h kökünden türetilmiş, günün aydınlandığı ilk vakti (sabahı) ifade eden isimdir. Ayetin sözdiziminde "sâe" fiilinin fâili (öznesi) olarak merfu (ötreli) konumundadır.
İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde s-b-h kökünün temel manasının "karanlığın yırtılması, aydınlık, parıltı, kırmızılık ve günün ilk ışıklarının belirmesi" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın semantik dünyasında "sabah" vaktinin taşıdığı o bedevi askeri dehşetini tahlil eder. Kadim Arap kültüründe kabile baskınları (gazveler) genellikle sabaha karşı, insanların en uykulu, en savunmasız ve karanlıktan aydınlığa geçişin rehavetini yaşadığı o ilk anda (sabah) yapılırdı. Kuran, azabın inişini bir "sabah" (sabâhu) olarak niteleyerek; müşriklerin en iyi bildiği o "şafak baskını" terörünü kullanır. Uyanış ve aydınlık vakti, onlar için uykularından felakete uyandıkları karanlık bir yok oluşa dönüştürülür.
Patricia Crone, İslam öncesi dinler tarihi ve askeri kültür bağlamında bu kelimenin polemik gücünü inceler. Çöl savaşçısı için en korkutucu an, düşmanın çadırların arasına sabaha karşı sızdığı andır. Kuran, putperestlerin "azabı getirin" alaylarına, bizzat onların kendi askeri lügatlerindeki bu en dehşet verici zaman dilimiyle (sabah baskınıyla) cevap verir. Göklerin ordusu, onların avlularına (sâhatihim) o korkunç şafak vaktinde (sabah) inecektir.
el-munzerîn (الْمُنذَرِينَ)
Arapça n-z-r kökünden türetilmiş, if'al babında, ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isimdir. Ayetin sözdiziminde "sabâhu" kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak yâ harfi ile mecrur konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli bir zümreye tahsis eder.
İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde n-z-r kökünün temel manasının "bir kişiye gelecekteki bir tehlikeyi haber vererek onu sakındırmak, korkutmak ve başıboşluğu bitiren ciddi bir uyarı" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "inzâr / munzer" kavramının Kuran lügatindeki o muazzam edilgen (ism-i mef'ûl) yapısına dikkat çeker. Kuran "inkar edenlerin sabahı" demez. "Uyarılanların sabahı" (el-munzerîn) der. Râgıb'a göre inzâr, tehlike gelmeden önce kurtulma fırsatı sunulan bir uyarıdır. Onlar sadece "kâfir" değillerdir; onlara hakikat defalarca, merhametle ve ısrarla bildirilmiş, tehlike (azap) önceden haber verilmiş, "uyarılmış" kimselerdir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu sıfatın adaleti tesis edici gücüne dikkat çeker. Azabın inmesi keyfi bir felaket değildir. "El-munzerîn" (uyarılanlar) vasfı, ilahi mahkemenin yeryüzündeki infazının hukuki gerekçesidir. Uyarı (inzâr) gerçekleşmeden azap inmez. O korkunç sabah baskını, habersiz masumların değil; bizzat göz göre göre, uyarıldıkları halde inatla o ateşi kendi üzerlerine çekenlerin sabahıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Kuran'da "inzâr" (uyarma) ve azap ilişkisinin, Allah'ın mutlak adalet yasasının (Sünnetullah) temeli olduğu; peygamber göndermeden (uyarıcı/nezîr yollamadan) hiçbir kavme azap edilmeyeceği ilkesinin bu kelimede (el-munzerîn) tecelli ettiği vurgulanır. Ayet, azabı alayla bekleyen müşriklerin o en korunaklı meydanlarına, defalarca uyarıldıkları o korkunç yıkımın bir şafak vakti aniden inişini ve o uyanışın getirdiği mutlak felaket feryadını (ne kötü bir sabahtır) betimleyerek son bulur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla