Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 176. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 176. Ayet

    اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Efebi’ażâbinâ yesta’cilûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      176. “Azabımızın çabuklaştırılmasını mı istiyorlar?”

      177. “İstedikleri hoşlarına geldiğinde (önceden) uyarılmış olanların sabahı çok kötü olacaktır!”


      Azabımızın çabuklaştırılmasını mı istiyorlar? Bu âyet-i kerîme, onların azabın hemen gelmesini istediklerine işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, onlar azabın hemen gelmesini, Peygamber aleyhisselâmla alay etmek kastıyla ve onun kendilerini azabın gelmesiyle korkutmasını inkâr etmek için istiyorlardı. Sonra Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Azabımızın çabuklaştırılmasını mı istiyorlar? Bu, hayret ifade eden bir cümledir, yani onlar azabımın çabuklaştırılmasını nasıl isterler? Bir millete azap göndermek ve onları helâk etmek istediğimde, azabı ve helâki indirmeye kadir ve hükümran olduğumu bilmiyorlar mı? Yani ben buna kadirim ve onu yaparım.

      Sonra Cenâb-ı Hak onlara azabı gönderdiğinde sabahlarının karanlığa gömüldüğünü haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: İstedikleri başlarına geldiğinde (önceden) uyarılmış olanların sabahı çok kötü olacaktır! Buradaki azap sahalarına (بساحتهم) indiğinde sözü, muhtemelen yakınlarına indiğinde mânasına gelmektedir. Bu ifade, kendilerine ve başlarına indiği anlamına da gelebilir. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Allah’ın vâdi gelinceye kadar yaptıklarından dolayı inkâr edenler ya kendileri felâkete uğrayıp duracaklar veya felâket onların yurtlarının yakınına inecektir”, yani azap onların başına inecek. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Cenâb-ı Hak, uyarılmış olanların sabahı çok kötü olacaktır buyurmaktadır. Onların sabahları kötü olacak, çünkü azap başlarına geldiğinde onları ebedî cehennemlerin azabına uğratacak. En doğrusunu Allah bilir.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        efe (أَفَ)

        Arapçada soru, şaşkınlık ve kınama ifade eden "e" (hemze-i istifham) edatı ile, kendisinden önceki cümleye atıf yapan, ardışıklık ve sebep-sonuç bildiren "fe" (fâ-i ta'kibiyye) bağlacının kaynaşmasından oluşur. Cümleye "Öyleyse... mi?, Şimdi... mi?" şeklinde sarsıcı bir retorik başlangıç katar.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edat birleşiminin belagat ilmindeki "istifham-ı inkârî ve tevbîhî" (şiddetle reddetme, kınama ve azarlama içeren retorik soru) işlevini tahlil eder. Kuran, bir önceki ayetlerde müşriklerin hakikati inkar ettiklerini ve bunun bedelini acı bir şekilde göreceklerini (yubsirûn) ilan etmişti. Araya giren bu "efe" (Öyleyse şimdi... mi?) çıkışı, o ilahi tehdidin ağırlığı karşısında müşriklerin takındığı o alaycı, umursamaz ve aceleci tavrı dilde bir gramatikal şaşkınlık ve kınama nidasıyla paramparça eder.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve polemik kurgusunda bu birleşik başlangıç edatının retorik fonksiyonunu inceler. Kuran, düşmanın eylemini sıradan bir haber cümlesiyle aktarmaz. "Efe" edatı, hitabı aniden keskinleştirerek, anlatıyı (narrative) doğrudan doğruya müşriklerin o hastalıklı, kışkırtıcı psikolojisini deşifre eden diyalojik bir fırçaya dönüştürür. Bu edat, ilahi otoritenin insan kibrine duyduğu o "devasa taaccübün" (hayretin) dildeki yankısıdır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; boğazın en derininden aniden kopan ve nefesi kesen kırık hemze (e) ile, dudakların aralanıp nefesin şiddetle dışarı üflenmesiyle oluşan sızıcı "f" (fe) harfinin oluşturduğu o ani, patlayıcı ve püskürtücü ses yapısının; akıl almaz bir ahmaklık (azabı acele isteme cüreti) karşısında duyulan o sarsıcı ilahi hayreti, kınamayı ve "Bu kadar da olmaz!" şeklindeki o derin sitemi işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.

        bi'azâbinâ (بِعَذَابِنَا)

        Arapçada araç, vasıta, bitişiklik ve yönelme bildiren "bi" (ile, -e/a) harf-i ceri, a-z-b kökünden türetilmiş "'azâb" (ceza/azap) ismi ve birinci çoğul şahıs "nâ" (bizim) zamirinin birleşiminden oluşur. Ayetin sözdiziminde, kendisinden sonra gelen fiilin (yesta'cilûn) öne alınmış (mukaddem) mecrur nesnesidir.

        İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde a-z-b kökünün temel manasının "şiddetli susuzluk veya acı yüzünden yeme içmeden kesilmek, bir şeyden alıkonulmak, men edilmek, tatlılığın ve huzurun bütünüyle ortadan kalkıp yerini engelleyici bir şiddete bırakması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "azap" kavramının Kuran lügatinde sıradan bir dünyevi acı olmadığını; insanın varoluşsal sürekliliğini, huzurunu ve fıtratını bütünüyle parçalayan, onu işlemiş olduğu suçtan dolayı hayatın doğal akışından "alıkoyan/men eden" o mutlak, ağır ve kahredici ilahi yaptırım olduğunu kaydeder. Râgıb'a göre müşrikler, neyi istediklerinin mahiyetinden (o kahredici boyuttan) tamamen habersiz bir cehalet içindedirler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu tamlamanın sonundaki "nâ" (bizim) zamirinin barındırdığı teolojik dehşete dikkat çeker. Kuran "bi'azâbin" (herhangi bir azabı) demez. Doğrudan doğruya "BİZİM azabımızı" diyerek; müşriklerin hafife alıp aceleyle gelmesini istedikleri o felaketin, sıradan bir kabile baskını veya doğa olayı olmadığını, bizzat göklerin ve yerin mutlak hakiminin (Allah'ın) kudret elinden çıkacak olan o sarsılmaz, karşı konulamaz ve ebedi "ilahi kahır" olduğunu dilde mühürler. İstenen şeyin büyüklüğü, cehaletin de büyüklüğünü gösterir.

        Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu kelime öbeğinin (azabımızı mı) polemik yönünü inceler. Ortadoğu monoteizminin tarihsel serüveninde, inkar eden pagan toplumların ortak retoriği her zaman "Eğer peygambersen, inandığın o tanrının azabını/gazabını hemen üzerimize getir de görelim" şeklindeki o kibirli kışkırtmadır. Kuran, "bi'azâbinâ" diyerek, müşriklerin bu alaycı meydan okumasını kaydeder ve pagan kibrinin hakikat karşısında sığınabildiği tek argümanın, aslında kendi sonlarını getirecek olan "o felaketi alaya almak" olduğunu deşifre eder.

        yesta'cilûn (يَسْتَعْجِلُونَ)

        Arapça a-c-l kökünden türetilmiş, istif'al babında, muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü çoğul şahıs (onlar) fiilidir. Cümlenin "efe" (öyleyse mi?) edatıyla kurulan o devasa şaşkınlık ve kınama sorusunun nihai eylemidir.

        İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde a-c-l kökünün temel manasının "yavaşlığın, sabrın ve sükûnetin tam zıttı olarak; bir şeyi zamanı ve vakti gelmeden önce istemek, telaşlanmak, öne almak için hız yapmak ve vaktinden önce bir duruma atılmak" (acele) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "isti'câl" kavramının Kuran terminolojisindeki o muazzam "istif'al" babı kurgusuna dikkat çeker. İstif'al babı, bir şeyi aktif olarak talep etmeyi, zorlamayı ve o eylemin peşine düşmeyi ifade eder. Müşrikler sadece "acele etmiyorlar" (ya'celûn); bilakis onlar alay ederek, kışkırtarak, peygamberi sıkıştırarak o ilahi azabın bir an önce gelmesini bizzat "talep ediyorlar, meydan okuyarak acele ettiriyorlar" (yesta'cilûn). Bu, sıradan bir telaş değil, küfrün ürettiği aktif bir cüretkârlıktır.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde "acele" kavramının Cahiliye sosyolojisine karşı kurguladığı teolojik zıtlığı tahlil eder. Cahiliye (bedevi) kültüründe hilm (sükûnet/sabır) bir erdem sayılırdı; ancak iş ilahi mesajı reddetmeye geldiğinde müşrikler, epistemolojik körlükleri (cehaletleri) yüzünden ilahi nizamın tıkır tıkır işleyen o kusursuz zamanlamasına (Sünnetullah'a) tahammül edemezler. İzutsu'ya göre "yesta'cilûn", insanın kendi dar ve sabırsız zaman algısını, mutlak ve aşkın olan Allah'ın kozmik zamanına (hîn/vakit) dayatma küstahlığıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; fiilin mazi (geçmiş zaman) değil de muzari (şimdiki/geniş zaman) formunda "yesta'cilûn" (acele isteyip duruyorlar) olarak gelişinin barındırdığı o devasa ahmaklığı ifade eder. Müşrikler, azap geciktikçe "Bakın, demek ki yalan söylüyor, hani nerede azap?" diyerek bu eylemi günlük bir alay malzemesi haline getirmişlerdi. Muzari fiil, bu hastalıklı "azap dilenme" halinin Mekke sokaklarında sürekli tekrarlanan, sistematik ve kolektif bir meydan okumaya dönüştüğünü dilde mühürler.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi, retorik ve yapısal kapanışına (fasılasına) eğilerek; bu fiilin ayetin sonunda yer almasındaki o sarsılmaz ilahi ironiyi tahlil eder. İnsan fıtratı gereği rahmeti, iyiliği ve bereketi aceleyle ister; azabı ve felaketi ise kendinden olabildiğince uzaklaştırmaya çalışır. Ancak müşrik aklı (küfür) o kadar tersyüz olmuş ve tefessüh etmiştir ki, fıtratın tam aksine, bizzat kendisini yok edecek olan o ateşi "aceleyle talep etmektedir" (yesta'cilûn).

        Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Kuran'da "isti'cal" (azabı acele isteme) kavramının, peygamberlere karşı direnen inkarcı toplumların ortak ahlaki çöküş alameti olduğu; Allah'ın ceza vermekte acele etmemesinin (mühlet vermesinin / imla), o toplumların kendi hür iradeleriyle suçlarını kemale erdirmeleri ve itiraza mahal bırakmayacak şekilde o azabı hak etmeleri için kurulmuş şaşmaz bir adalet mekanizması (sünnetullah) olduğu vurgulanır. Ayet, inkarcıların kendi yıkımlarını alaycı bir kibirle ve telaşla davet ettikleri o akıl almaz, trajik ve eylemsel meydan okumanın (yesta'cilûn) ilahi mahkemedeki tesciliyle son bulur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X