Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 175. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 175. Ayet

    وَاَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve ebsirhum fesevfe yubsirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      174. "(Ey resûlüm!) Şimdi sen bir süre için o inkarcıları kendi hallerine bırak.”
      175. “Hallerini gör onların; ileride kendileri de görecekler!”


      (Ey resûlüm!) Şimdi sen bir süre için o inkarcıları kendi hallerine bırak. Yani onların sana yaptıkları eziyetlere bir müddet karşılık verme veya onlarla bir süre savaşma! Bunun nasıl olduğu konusunda İki delil vardır. Birincisi, Hz. Peygamber’in (s.a.) peygamberliğine delildir, çünkü onların âyette bir süre daha küfür içinde kalacaklarını ve sonra bu halde iken helak edileceklerini haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: Bir süre için o inkarcıları kendi hallerine bırak!

      İkincisi, bu âyet, Cenâb-ı Hakk’ın onu koruyacağına, onların kendisini öldürmek ve helâk etmek için gösterdikleri gayretlerden muhafaza edeceğine delildir; bu yüzden Allah onu belli bir vakte kadar onlarla savaşmasını ve onlara saldırmasını yasaklamıştı, çünkü onlar fırsat bulurlarsa kendisini öldürmek ve helâk etmek kararını almışlardı. Bu da göstermektedir ki, Cenâb-ı Hak onlara bu sözü söylediğinde peygamberini korumuş ve düşmanın saldırısından muhafaza etmişti. Sonra şöyle buyurmuştu: Hallerini gör onların; ileride kendileri de görecekler! Şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Haydi hepiniz bana tuzak kurun, bana aman vermeyin!”

      Hallerini gör onların; ileride kendileri de görecekler. Bu beyan, açıkça ve çıplak gözle görmek mânasına gelmektedir. Bazıları şöyle dedi: Hallerini gör onların, yani başlarına azap indiğinde gör onların hallerini, bunun gerçekleşmiş olduğunu kendileri de görecekler. Hallerini gör onların mânasına gelen ebsırhum (ابصرهم) sözünün, onlara azabın geleceğini bildir, azap başlarına geldiğinde onlar da bilecekler anlamına gelmesi de muhtemeldir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve ebsirhum (وَأَبْصِرْهُمْ)

        Arapçada atıf ve ardışıklık bildiren "ve" bağlacı, "b-s-r" kökünden türetilmiş if'al babında ikinci tekil şahıs (sen) emir kipi olan "ebsir" (gör/izle) fiili ve üçüncü çoğul şahıs eril "hum" (onları) zamirinin birleşiminden oluşur. Ayetin sözdiziminde, bir önceki "onlardan yüz çevir" (tevelle) emrinin hemen ardından gelen ve peygamberi aktif bir gözlemci konumuna yükselten temel eylemdir.

        İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "b-s-r" kökünün temel manasının "gözle fiziksel olarak görmek, aydınlıkta nesneleri birbirinden ayırt etmek, bilmek, bir şeyin içyüzünü kavramak ve şüpheyi ortadan kaldıran kesin bir idrake (basiret) ulaşmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "basar / ebsar" eyleminin Kuran lügatinde sıradan bir bakış (nazar) olmadığını; bilakis "hem gözün hem de aklın/kalbin ışığıyla nesnenin ardındaki hakikati, sonucu ve ilahi hikmeti idrak etmek" olduğunu kaydeder. Kuran peygambere "onlara bak" demez, "ebsir" (onların akıbetlerini o keskin basiretinle izle/gör) diyerek; dünyevi bir tartışmadan çekilip, ilahi adaletin tecellisini izleme makamına geçmesini emreder.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında emir kipinin (ebsir) belagat ilmindeki "tehdit ve vaîd" (korkutma ve mutlak ceza vaadi) işlevini tahlil eder. Emir kipi burada peygambere yönelik fiziksel bir eylem talebinden ziyade, müşriklere yönelik devasa bir psikolojik sarsıntıdır. "Sen onları izle" demek, "Onların başına öyle korkunç bir felaket gelecek ki, senin yapman gereken tek şey o ibretlik manzarayı seyretmektir" anlamına gelen, düşmanı eylemsizliğe ve dehşete mahkum eden gramatikal bir mühürdür.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve polemik kurgusunda bu emrin retorik fonksiyonunu inceler. Kuran, peygamberi eziyet gören, tartışan ve çaresiz kalan pasif bir figür olmaktan çıkarır. "Ve ebsirhum" (ve izle onları) emriyle; peygamber, yeryüzünün o dar polemiklerinden sıyrılıp, tarihi ve eskatolojiyi (ahireti) ilahi bir locadan, bir "yargıç/şahit" sükûnetiyle seyreden o devasa, aşkın ve dokunulmaz gözlemci makamına oturtulur.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu birleşik yapının (ve ebsirhum) barındırdığı peygamberi teselliye dikkat çeker. Yüz çevirmek (tevelli) tek başına bir kaçış veya yenilgi gibi algılanabilirdi. Ancak hemen ardına eklenen "izle onları" (ebsirhum) emri, bu geri çekilmenin bir zayıflık değil, fırtına koptuğunda güvende kalmak ve o zalimlerin nasıl darmadağın olduklarını "bizzat kendi gözleriyle görecekleri" o ilahi intikamın garantisidir.

        fe sevfe (فَسَوْفَ)

        Arapçada ardışıklık, sebep-sonuç ve tehdit bildiren "fe" (öyleyse/yakında) bağlacı ile, fiil-i muzarinin başına gelerek eylemin gelecekte, belirli bir zaman dilimi içinde kesin olarak gerçekleşeceğini bildiren "sevfe" (tasvif / gelecek zaman) edatının birleşiminden oluşur.

        Râgıb el-İsfahânî, "sevfe" edatının Kuran lügatinde yakın geleceği bildiren "se" harfinden farklı olarak; zamanı daha geniş bir ufka (ahirete, helak anına veya nihai hesap gününe) yaydığını, ancak bu ertelemenin eylemin kesinliğinden zerre kadar bir şey kaybettirmediğini kaydeder. Bu edat, ilahi adaletin aceleci olmadığını, ancak vaktini bekleyen sarsılmaz bir tehdit (vaîd) olduğunu bildirir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında "fe" (şu halde/bekle de gör) bağlacıyla "sevfe" (ileride) edatının birleşmesindeki o devasa belagat kurgusunu tahlil eder. Kuran "Sen onları izle, ileride (fe sevfe)..." diyerek cümleyi aniden böler. Seyretme eylemi ile o eylemin sonucu (azap) arasındaki zaman, bu iki edatın yarattığı gramatikal esnemeyle muhatabın şuurunda meçhul ama dehşet verici bir bekleyişe dönüşür.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve retorik kurgusuna eğilerek; "fe sevfe" kalıbının Kuran'daki en ağır psikolojik terör (dehşet) aletlerinden biri olduğunu inceler. Kuran onlara ne zaman ve nasıl bir azap vereceğini açıklamaz. "İleride..." diyerek cezayı mutlak bir belirsizliğin içine bırakır. Bu belirsizlik (tasvif), muhatabın zihninde her türlü korkunç ihtimali canlı tutan, cezanın o an gerçekleşmesinden bile daha yıpratıcı olan devasa bir psikolojik işkencedir.

        yubsirûn (يُبْصِرُونَ)

        Arapça "b-s-r" kökünden türetilmiş, if'al babında, muzari (şimdiki/gelecek zaman), üçüncü çoğul şahıs (onlar) fiilidir. "Sevfe" edatından dolayı anlamı bütünüyle geleceğe dönüktür. Cümlenin ve o büyük ilahi tehdidin nihai yüklemidir.

        İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "b-s-r" kökünün temel manasının "cehaletin, şüphenin ve karanlığın/körlüğün tam zıttı olarak; bir şeyin hakikatini tüm çıplaklığıyla görmek, gözlerin açılması ve gerçeği inkâr edilemez bir şekilde idrak etmek" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde bu eylemin barındırdığı o devasa epistemolojik dönüşümü (uyanışı) tahlil eder. Müşrikler dünyadayken peygamberin getirdiği hakikate karşı "kör" (a'mâ) idiler, inatla görmezden geliyorlardı (küfür). Kuran onlara "Siz ileride kesinlikle göreceksiniz/anlayacaksınız (yubsirûn)" diyerek; dünyada kendi iradeleriyle reddettikleri o "görme" (basiret) eylemini, ahirette veya azap anında ilahi otoritenin zorlamasıyla, dehşet içinde gözleri faltaşı gibi açılarak (yubsirûn) yaşayacaklarını ilan eder. İstemeyerek elde edilecek o nihai ve çıplak "görüş", azabın bizzat ta kendisidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; aynı kökten gelen iki fiilin (ebsir ve yubsirûn) aynı ayette kullanılmasındaki o muazzam teolojik ironiye ve zıtlığa (mukabele sanatına) dikkat çeker. Kuran, peygambere "Sen şimdi kendi iradenle ve ilahi aydınlıkla izle (ebsir)" derken; müşrikler için "Onlar da ileride çaresizlik içinde, zorla, azabın ateşiyle görecekler (yubsirûn)" der. Bir tarafta inananın o sükûnet dolu, güvenli "seyredişi"; diğer tarafta inkarcının o dehşet dolu, geç kalınmış "fark edişi/görüşü" aynı kökün iki farklı zamanı ve kipi üzerinden çarpıştırılır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin barındırdığı ilahi pedagojiye (azap mantığına) eğilir. Kuran "yakında yanacaklar" demez. "Görecekler" diyerek; cehennemin veya ilahi cezanın sadece bedeni tahrip eden fiziksel bir ateş olmadığını, aynı zamanda dünyadaki o kof kibrin, sahte mazeretlerin ve yalanların nasıl mutlak bir çöküşe dönüştüğünü insanın kendi vicdanına ve gözlerine zorla "izleten/öğreten" mutlak bir epistemolojik yüzleşme (idrak) mekanı olduğunu dilde mühürler. Görmek, inkarın bitişidir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; sızıcı "y", dudakların kapanıp aniden açılmasıyla patlayan "b", dilin damağa sertçe yapışıp ıslıkla süzüldüğü kalın "s" (sad), boğazı titreten "r", nefesi sonsuz bir yankı gibi ileriye doğru uzatan "û" (med) ve genizde mutlak bir sükûnetle kapanan "n" harflerinin (y-b-s-r-û-n) oluşturduğu o dipte sıkışan, aniden faltaşı gibi açılan ve karanlıkta bitmek bilmeyen bir uğultu gibi yayılan ses yapısının; devasa bir gaflet uykusundan korkunç bir gürültüyle uyanan, gözleri dehşetle açılan ve hakikatin o kavurucu ışığı karşısında donup kalan o inkarcı kalabalığın "dehşetli idrak anını" işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Kuran'da "fe sevfe yubsirûn" (yakında görecekler) formülünün, hakkı yalanlayanların dünyevi konforlarının ve o anki körlüklerinin (amâ), eskatolojik sahnede (ahirette) veya dünyevi bir helak anında nasıl mutlak ve şaşmaz bir uyanışa (hakkel yakîn bir görme eylemine) dönüşeceğini anlatan o tavizsiz ilahi yasa/tehdit (sünnetullah) olduğu vurgulanır. Ayet, inananların mutlak sükûnetiyle inkarcıların o geç kalınmış, dehşet verici farkındalıklarının dilde çarpıştığı o sarsılmaz mühürle son bulur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X