فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتّٰى ح۪ينٍۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 174. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: sabır, saffat 174, saffat suresi 174. ayet, azap, saffat suresi, azap talebi, bekleyiş, yüz çevirme
-
174. "(Ey resûlüm!) Şimdi sen bir süre için o inkarcıları kendi hallerine bırak.”
175. “Hallerini gör onların; ileride kendileri de görecekler!”
(Ey resûlüm!) Şimdi sen bir süre için o inkarcıları kendi hallerine bırak. Yani onların sana yaptıkları eziyetlere bir müddet karşılık verme veya onlarla bir süre savaşma! Bunun nasıl olduğu konusunda İki delil vardır. Birincisi, Hz. Peygamber’in (s.a.) peygamberliğine delildir, çünkü onların âyette bir süre daha küfür içinde kalacaklarını ve sonra bu halde iken helak edileceklerini haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: Bir süre için o inkarcıları kendi hallerine bırak!
İkincisi, bu âyet, Cenâb-ı Hakk’ın onu koruyacağına, onların kendisini öldürmek ve helâk etmek için gösterdikleri gayretlerden muhafaza edeceğine delildir; bu yüzden Allah onu belli bir vakte kadar onlarla savaşmasını ve onlara saldırmasını yasaklamıştı, çünkü onlar fırsat bulurlarsa kendisini öldürmek ve helâk etmek kararını almışlardı. Bu da göstermektedir ki, Cenâb-ı Hak onlara bu sözü söylediğinde peygamberini korumuş ve düşmanın saldırısından muhafaza etmişti. Sonra şöyle buyurmuştu: Hallerini gör onların; ileride kendileri de görecekler! Şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Haydi hepiniz bana tuzak kurun, bana aman vermeyin!”
Hallerini gör onların; ileride kendileri de görecekler. Bu beyan, açıkça ve çıplak gözle görmek mânasına gelmektedir. Bazıları şöyle dedi: Hallerini gör onların, yani başlarına azap indiğinde gör onların hallerini, bunun gerçekleşmiş olduğunu kendileri de görecekler. Hallerini gör onların mânasına gelen ebsırhum (ابصرهم) sözünün, onlara azabın geleceğini bildir, azap başlarına geldiğinde onlar da bilecekler anlamına gelmesi de muhtemeldir.
Yorumu Yorumla
-
fe tevelle (فَتَوَلَّ)
Arapçada ardışıklık, sebep-sonuç ve "öyleyse/o halde" anlamı katan "fe" (fâ-i ta'kibiyye / fasîha) bağlacı ile, "v-l-y" kökünden türetilmiş, tefa'ul babında, ikinci tekil şahıs (sen) emir kipi olan "tevelle" fiilinin birleşiminden oluşur. Sonundaki illet harfi (yâ), emir kipi olmasından dolayı (cezm alameti olarak) düşmüştür.
İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "v-l-y" kökünün temel manasının "iki şeyin aralarında hiçbir boşluk kalmayacak şekilde birbirine yakın olması, peş peşe gelmek ve yönelmek" olduğunu; ancak bu kökün tefa'ul babında ve özellikle "an" (den/dan) edatıyla kullanıldığında anlamın tam tersine dönerek "sırt çevirmek, yüz çevirmek, yüzünü başka yöne dönüp uzaklaşmak" (tevelli) manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tevelli" eyleminin Kuran lügatinde sıradan, fiziksel bir ayrılış olmadığını; bilakis "kişinin kalben, fikren ve eylemsel olarak muhatabından bütünüyle ümidini kesmesi, ona tebliğ yapmayı bırakması ve onu kendi karanlık haliyle baş başa bırakıp psikolojik olarak ondan sıyrılması" olduğunu kaydeder. Bu, elçinin görevini tamamladığının ve artık muhatabı ilahi adalete teslim ettiğinin eylemsel ilanıdır.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında fiilin başına gelen "fe" (öyleyse/şu halde) bağlacının belagat ilmindeki eşsiz kurgusunu tahlil eder. Kuran, bir önceki ayette "Bizim ordumuz mutlaka galip gelecektir" (173. ayet) şeklindeki o mutlak zafer vaadini vermişti. Suyuti'ye göre bu "fe" harfi, o ilahi güvenceye dayanır: "Madem ki zafer kararı tarafımızca verilmiş ve ordumuzun galip geleceği mühürlenmiştir; 'o halde' (fe) sen artık onlarla tartışarak kendini yorma, onlardan yüz çevir (tevelle)." Bu bağlaç, peygamberin omuzlarındaki psikolojik yükü kaldıran ilahi bir rahatlatma (teselli) köprüsüdür.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde "tevelli" kavramının Cahiliye sosyolojisine karşı kurguladığı o felsefi boykotu tahlil eder. Kuran, peygambere müşrikleri kılıçtan geçirmesini değil, onlardan "yüz çevirmesini" emreder. Bu, tevhidi bilincin, şirkin ürettiği o kaotik, inatçı ve çürük tartışma zeminine girmeyi reddetmesi; Cahiliye'nin o zehirli frekansından bütünüyle koparak (boykot ederek) ontolojik bir mesafe koymasıdır. İnkarcıya verilecek en büyük ceza, hakikatin ondan yüz çevirmesidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; bu emrin barındırdığı peygamberi psikolojiyi ifade eder. Peygamber, kavminin helak olmasından veya inanmamasından dolayı derin bir üzüntü (hüzün) duyuyordu. "Fe tevelle" emri, müşriklerin sahte mazeretlerine ve inkarlarına karşı peygamberin kendi iç dünyasını koruması, "Artık onlara laf anlatmak için kendini helak etme, faturayı bize bırak" şeklindeki o ilahi koruma ve tecridin dildeki yankısıdır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dudakların açılmasıyla patlayan "f", dilin üst dişlere vurmasıyla süzülen keskin "t", dudakların öne doğru yuvarlanmasıyla oluşan sızıcı "v", dilin damağa yapışmasıyla şeddelenen ve uzatılmadan aniden kesilen o sert "l" (lâm) harflerinin (f-t-v-l) oluşturduğu o kesin, kestirip atan, arkasına bakmadan ve tartışmayı anında bıçak gibi keserek uzaklaşan ses yapısının; muhatabı olduğu yerde eylemsizliğe terk edip giden o "mutlak yüz çevirişi" işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
anhum (عَنْهُمْ)
Arapçada "den/dan, hakkında, -den öteye geçme, uzaklaşma" anlamları taşıyan "an" harf-i ceri ile, üçüncü çoğul şahıs eril "hum" (onlar) zamirinin kaynaşmış halidir. Ayetin sözdiziminde "tevelle" (yüz çevir) fiilinin kimden/nereden uzaklaşılacağını belirten mecrur (esreli) tümlecidir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında "an" harf-i cerinin belagat ilmindeki "mücâveze" (ötesine geçme, sıyrılma ve mesafeyi açma) işlevini tahlil eder. Kuran "tevellehum" demez. "An" edatıyla araya aşılmaz bir gramatikal bariyer çeker. Bu edat, yüz çevirmenin sadece anlık bir kızgınlık olmadığını; inanç, ahlak ve varoluş düzleminde onlardan bütünüyle "sıyrılıp çıkmayı, o bataklığın ötesine geçmeyi" mühürleyen yapısal bir ayrılış kalkanıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında "hum" (onlar) zamirinin barındırdığı izole edici güce dikkat çeker. Kuran, müşrikleri isimleriyle anmaz; onları kendi kibirleri, inkarları ve kof iddialarıyla baş başa bırakarak tek bir zamirin (hum/onlar) içine hapseder. "Onlardan yüz çevir" emri, o müşrik yığınının ilahi muhatap alınma liyakatini bütünüyle kaybettiğinin, artık vahyin aydınlatıcı dairesinden çıkarılıp "karanlıkta kalanlar/ötekiler" (hum) kategorisine itildiğinin sosyolojik ve teolojik tescilidir.
hattâ (حَتَّى)
Arapçada eylemin veya durumun ulaşacağı nihai sınırı, bitiş noktasını veya hedefi bildiren (intihâ-i gâye) "e kadar, ta ki, -ıncaya dek" anlamlarına gelen bir harf/edattır. Kendisinden sonra gelen ismi mecrur (esreli) yapar.
İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde bu edatın temel manasının "bir şeyin uzayıp giderek sonunda mutlak bir kesintiye uğradığı o keskin hudut, varış noktası ve bir sürecin dolup taştığı sınır" olduğunu belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edatın belagat ilmindeki o devasa "ta'lik" (askıya alma ve mühlet verme) işlevini tahlil eder. Kuran "Sonsuza dek onlardan yüz çevir" demez. "Hattâ" (Ta ki... e kadar) diyerek eylemi (ve müşriklerin o anki sahte güvenliğini) meçhul ama kesin bir geleceğe bağlar. Bu edat, inkarcıların faturasının iptal edilmediğini, sadece ilahi saatin o "beklenen anına" (gâyesine) kadar tahsilatın ertelendiğini gösteren, dildeki en gerilimli zaman ayıracıdır.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve polemik kurgusunda bu edatın (hattâ) retorik fonksiyonunu inceler. Kuran, anlatıyı sadece geçmişle ve şimdiki zamanla sınırlamaz. Bu "hattâ" edatı, muhatabın (müşriklerin) ve müminlerin dikkatini aniden yeryüzündeki tartışmalardan koparıp, göklerin o şaşmaz saatine (eskatolojik veya tarihsel ilahi müdahale anına) kilitler. Bu, sıradan bir bekleyiş değil; fırtına öncesi o sağır edici ve ürkütücü sessizliği inşa eden devasa bir edebi "gerilim/suspense" köprüsüdür.
hîn (حِينٍ)
Arapça "h-y-n" kökünden türetilmiş, belirli veya belirsiz bir zaman dilimini, bir anı veya bir vakti ifade eden isimdir (zarf-ı zaman). Ayetin sözdiziminde "hattâ" edatından dolayı mecrur (esreli ve tenvinli) konumundadır.
İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "h-y-n" kökünün temel manasının "bir şeyin meydana gelmesi için takdir edilmiş olan süre, beklenen o kesin an, miat ve bir varlığın/olayın vaktinin dolması" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hîn" kavramının Kuran terminolojisinde sıradan, kronolojik bir saat veya gün olmadığını; bilakis "süresi ve mahiyeti insanlar tarafından bilinmeyen, ancak Allah katında ezelde ölçülmüş, mühürlenmiş ve saniyesi şaşmayacak olan o ilahi müdahale vakti" olduğunu kaydeder. Râgıb'a göre bu "hîn" (vakit); Bedir Savaşı'ndaki kılıç darbesi, ölüm anındaki can çekişme veya Kıyamet günündeki sura üfürülme anı olabilir.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik arka planına inerek; kelimenin antik Süryanice ve Aramicede "hēnâ" veya "'iddânâ" (belirlenmiş kozmik zaman, ilahi çağ, yargı saati) anlamlarında kullanılan çok köklü bir eskatolojik terim olduğunu belirtir. Kuran, putperestlerin "bizim zamanımız hiç bitmeyecek" fantezisini, Ortadoğu monoteizminin bu en ürkütücü "ilahi saat" (hîn) kavramıyla parçalar. Mülk, Allah'ın belirlediği o vakte kadardır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin tenvinli ve belirsiz (nekre) formda "hînin" (herhangi bir zaman/bir vakte kadar) olarak gelişinin barındırdığı o devasa psikolojik tahakküme (tehdide) dikkat çeker. Kuran o vaktin ne zaman olduğunu veya ne kadar süreceğini kasten açıklamaz (belirsiz bırakır). "Hîn", müşriklerin zihninde her an kopabilecek bir fırtınanın, her an tepelerine inebilecek bir azabın o "meçhul ama mutlak" dehşetini inşa eder. Belirsizlik (nekre), azabın kendisinden daha büyük bir korku kaynağıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Kuran'da "hattâ hîn" (bir vakte kadar) kalıbının, Allah'ın zalimlere anında ceza vermeyip onlara mühlet tanımasını (istidrac/imla) ifade ettiği; bu mühletin bir acziyet değil, aksine ilahi senaryonun o kusursuz zamanlamasını (sünnetullahı) bekleyen sarsılmaz bir strateji olduğu vurgulanır. Ayet, peygamberin sırtından alınmış bir yükün sükûnetiyle başlar ve müşriklerin tepesinde sallanan o meçhul, dondurucu ve zamanı kurulmuş "ilahi saatin" (vaktin) tiktaklarıyla son bulur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla