وَاِنَّ جُنْدَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 173. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: saffat suresi, saffat suresi 173. ayet, ordu, ilahi vaad, saffat 173, peygamberler, galibiyet
-
171. “Andolsun ki elçi olarak gönderdiğimiz kullarımıza geçmişte söz vermiştik:”
172. “Zafere mutlaka onlar ulaşacaklar”
173. “Galip gelenler kesinlikle bizim ordumuz olacak.”
Hiçbir Resûl Öldürülmedi
Andolsun ki elçi olarak gönderdiğimiz kullarımıza geçmişte söz vermiştik: Zafere mutlaka onlar ulaşacaklar. Bu İlâhî kelâmın anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Zafere ulaşanlar resullerdir, hiçbir resûl öldürülmüş değildir, ancak nebiler öldürülmüş, bir de resûllerin risâletini kavmine tebliğ eden ve onları bundan haberdar eden resûllerin elçileri öldürülmüştür. Resûllerin kendilerine gelince, onlardan hiçbiri öldürülmemiştir, Allah onları insanlardan ve onların kötü niyetlerinden korumuştur. Bazıları da şöyle dedi: Nihaî akıbeti kendileri kazanacağından dolayı onlar zafere ulaşacaklardır, çünkü işin başında mağlup olsa bile akıbette zafere ulaşmayan hiçbir peygamber yoktur. Bazıları ise şöyle söyledi: Zafere mutlaka onlar ulaşacaklar, yani onlar kanıtlarla, mûcizelerle ve delillerle zafere ulaşacaklar. Getirdikleri deliller ve âyetlerle galip gelecekler, şüpheleri ve kafalardaki karışıklıkları kaldıracaklar. En doğrusunu Allah bilir.
İlk yorumu yapanlar şu âyet-i kerîmeyi delil getirirler: “Nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri savaştılar”; bu cümle bazı kırâatlarda, onunla birlikte bulunan birçok Allah erleri düşmanları öldürdüler, anlamına gelecek şekilde okunmuştur, “Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşemediler, yılmadılar, boyun eğmediler”. Cenâb-ı Hak burada, onlar savaşta öldürülseler bile asla gevşemediklerini ve boyun eğmediklerini haber vermektedir. Sonra şöyle buyurmaktadır: “Onların sözü şunu demekten ibaretti: Rabbimiz! Günahlarımızdan ve işimizdeki aşırılıklardan ötürü bizi bağışla, sebatımızı arttır, kâfir topluluğa karşı bize yardım et!”. Yüce Allah da şu âyet-i kerîmede onlara daha güzelini verdiğini haber vermektedir: “Allah onlara dünya nimetini ve âhiret nimetinin de güzelini verdi”. En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyet-i kerîme de, onlar mağlup olsalar ve öldürülseler bile zafere onların ulaşacağı mânasına gelmektedir.
Zafere mutlaka onlar ulaşacaklar. Burada “innehum” (انهم) ve “lehum” (لهم) şeklinde iki tane zamir kullanılmıştır, bunların ikisi de aynı anlama gelir ve tekit mânasını ifade ederler. Buna benzer ifadeler başka âyetlerde de kullanılmıştır: “Biz mutlaka (o yerlerde) saf tutarız”, “Muhakkak ki ben yalnızca ben âlemlerin Rabb’i olan Allah’ım”. Bu âyetlerde zamir tek olsaydı yine aynı anlamı ifade ederdi, fakat mânayı tekit için böyle kullanılmıştır.
Galip gelenler kesinlikle bizim ordumuz olacak. Yani daha önce de söylediğimiz gibi galip gelenler kesinlikle peygamberlerimiz veya taraftarlarımız veya dostlarımız olacak. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
ve inne (وَإِنَّ)
Arapçada ardışıklık ve atıf bildiren "ve" bağlacı ile, isim cümlelerinin başına gelerek mutlak kesinlik, şüphe götürmezlik ve pekiştirme bildiren "inne" (şüphesiz/muhakkak) tahkîk harfinin birleşiminden oluşur. Bir önceki ayetteki "Onlar mutlaka yardım göreceklerdir" şeklindeki ilahi vaadin kesintisiz ve daha da perçinlenmiş bir devamıdır.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında "ve" atıf harfiyle "inne" tekit harfinin yan yana gelişinin belagat ilmindeki "tahkik üzerine tahkik" (katmerli kesinleştirme) işlevini tahlil eder. Kuran, peygamberlerin ve onlara tabi olanların zaferini sıradan bir vaat olmaktan çıkarıp, adeta yeryüzünün sarsılmaz fiziksel yasaları gibi değişmez bir ontolojik "kesinlik" statüsüne gramatikal olarak rapteder.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve anlatısal kurgusunda bu başlangıç edatının (ve inne) retorik fonksiyonunu inceler. Kuran, bir önceki ayette peygamberlerin ilahi destekle (nusretle) donatıldığını ilan ettikten sonra, bu edatla kamerayı aniden o peygamberlerin arkasında saf tutan o devasa kitleye (inananlar ordusuna) çevirir. Edat, ilahi yardımın sadece bireysel elçilere değil, onların oluşturduğu o büyük sosyolojik bedene de şamil olduğunu müjdeleyen o görkemli geçişin kapısıdır.
cundenâ (جُندَنَا)
Arapça "c-n-d" kökünden türetilmiş olan "cünd" (ordu/asker) ismi ile, birinci çoğul şahıs "nâ" (bizim) zamirinin kaynaşmış halidir. Ayetin sözdiziminde "inne" edatının ismi olarak nasb (üstünlü) konumundadır.
İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "c-n-d" kökünün temel manasının "kaba, sert ve engebeli yer, bir amaca yönelik olarak sıkıca bir araya gelmiş, kenetlenmiş, yoğunlaşmış ve dağılması zor olan yardımcı kuvvet/topluluk" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "cünd" kavramının Kuran lügatinde sıradan, kılıç kuşanan fiziksel bir milis gücünden ibaret olmadığını; bilakis "Allah'ın dinine hizmet eden, hakikati yüceltmek için maddi, manevi, entelektüel veya bedensel olarak kenetlenmiş her türlü yardımcı kuvveti, melekleri ve müminleri" kapsayan devasa bir tevhidi nizam olduğunu kaydeder.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ve Ortadoğu havzasındaki filolojik arka planına inerek; "cünd" kelimesinin saf Arapça olmadığını, kökeninin Pehleviceden (gund) Süryanice ve Aramiceye (gundā - askeri birlik/ordu) geçen kadim bir askeri terim olduğunu belirtir. Kuran, bölgenin bu evrensel ve imparatorluklara has "askeri/organize güç" kavramını alır ve onu bedevi kabilelerin dağınık çeteciliğine karşı, tevhidi mücadelenin o ihtişamlı, düzenli ve ilahi nizamına (Cundullah) dönüştürerek yeniden inşa eder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde "cünd" kelimesinin Cahiliye sosyolojisine karşı kurguladığı devrimi tahlil eder. Cahiliye toplumunda savaşçılar sadece kendi kabilelerinin kan bağına (asabiyetine) hizmet eden milislerdi. Kuran, "cundenâ" (BİZİM ordumuz) diyerek, yeryüzündeki müminleri etnik veya kabilevi bağlardan bütünüyle koparır ve onları doğrudan doğruya "Allah'a ait olan, O'nun emriyle hareket eden" o mutlak ve kutsal merkeze (nâ / bize) bağlar. Kabile ordusu çökmüş, ilahi nizamın ordusu doğmuştur.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ismin (cünd) doğrudan "nâ" (bizim) zamirine tamlanmasının barındırdığı felsefi onurlandırmaya (teşrîf) dikkat çeker. Kuran, inananları kendi başlarına bırakmaz. "Bizim ordumuz" tamlaması, o müminlerin arkasında evrenin yegane sahibinin durduğunu, onlara yapılan bir saldırının doğrudan göklerin Rabbine yapılmış sayılacağını belgeleyen, yeryüzündeki en büyük ontolojik koruma ve aidiyet kalkanıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik ve tarihsel zeminine inerek; bu ayetlerin Mekke döneminde, müslümanların en zayıf, en azınlıkta oldukları ve fiziksel olarak hiçbir askeri güçlerinin bulunmadığı bir zamanda inmiş olmasındaki o devasa ironiyi ve ilahi özgüveni ifade eder. Müşrikler müminleri ezilen bir avuç köle sanırken; Kuran onlara "cundenâ" (Bizim ordumuz) diyerek hitap eder. Bu, niceliğe değil, niteliğe ve iman kalitesine verilen devasa bir rütbedir. Hakikati savunan bir kişi bile, Allah katında yenilmez bir "ordu" sayılır.
lehumu (لَهُمُ)
Arapçada cümleye ekstra bir kesinlik, sınırlandırma ve sarsılmazlık katan "le" (lâm-ı muzahlaka / tekit harfi) ile, üçüncü çoğul şahıs "hum" (onlar) zamirinin birleşiminden oluşur. Ayetin sözdiziminde bu zamir, Arapçada "zamir-i fasl" (ayırma ve pekiştirme zamiri) olarak görev yapar. Sonundaki ötre (u) harekesi, ardından gelen belirlilik takısına (el) akıcı bir geçiş (iltika-i sakineyn) sağlamak içindir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edat ve zamir yığılmasının belagat ilmindeki o sarsılmaz "kasr ve hasr" (mutlak tahsis, sınırlandırma ve diğerlerini dışlama) sanatını tahlil eder. Kuran "Bizim ordumuz galiplerdir" diyerek düz bir cümle kurmaz. Araya giren "le" tekit harfi ve "hum" fasıl zamiri (lehumu) cümleyi şu anlama kilitler: "Tarihin sonunda kesinlikle ama kesinlikle, sadece ve sadece bizim ordumuz (bizim yolumuzda olanlar) galip gelecektir!" Bu yapı, zaferin müşriklere, tiranlara veya batıl ideolojilere geçici olarak uğrasa bile, nihai mülkiyetinin sadece müminlere ait olduğunu dilde mühürler.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve retorik kurgusuna eğilerek; bir önceki ayetteki "lehumu" ile bu ayetteki "lehumu" ibarelerinin peş peşe (tekrarla) gelmesinin yarattığı o muazzam psikolojik dominasyonu tahlil eder. Kuran, düşmanın zihnindeki tüm umut kırıntılarını bu ritmik gramatikal darbelerle ezer. Bu zamir tekrarı, yeryüzünde hakkı savunanların kalbine zerk edilen o en sarsılmaz "ilahi moral ve teminat" enjeksiyonudur.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dilin damağa yapışmasıyla süzülen "l", boğazın derinliğinden kopup gelen hırıltılı "h" (ha) ve dudakların sımsıkı kapanmasıyla tok bir yankı bırakan "m" harflerinin (l-h-m) oluşturduğu o baskın, dolgun ve kendinden emin ses yapısının; devasa bir ordunun zafer naraları atmadan önce göğüslerine vurarak verdikleri o sessiz ama yeri göğü titreten "İşte biz buradayız ve biziz!" şeklindeki o gövde gösterisini işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
el-ğâlibûn (الْغَالِبُونَ)
Arapça "ğ-l-b" kökünden türetilmiş, sülasi mücerred, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isimdir. Ayetin sözdiziminde "cundenâ" isminin nihai haberi (yüklemi) olarak vav harfi ile merfu konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli ve yegane zümre (marife) yapar.
İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "ğ-l-b" kökünün temel manasının "kuvvet, şiddet, boyun eğdirme, bir rakibi hem güç hem de strateji ile ezip geçerek mutlak bir üstünlük sağlamak, kahretmek ve zaferi söküp almak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ğalebe" kavramının Kuran lügatinde sadece kılıçla kazanılan askeri bir üstünlük olmadığını; hakikatin, hüccetin, ahlakın ve tevhidi bilincin, batılın o çürük argümanlarını ve karanlığını "bütünüyle yutması, kahretmesi ve entelektüel/ruhsal olarak da mutlak bir galibiyet elde etmesi" olduğunu kaydeder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bir önceki ayette geçen "el-mansûrûn" (yardım edilenler/edilgen) sıfatı ile bu ayetteki "el-ğâlibûn" (üstün gelenler/etken) sıfatı arasındaki o muazzam teolojik tamamlayıcılığa dikkat çeker. Önceki ayette peygamberler, Allah'ın yardımını alanlar (edilgen) olarak nitelenmişti. Bu ayette ise Allah'ın ordusu, o aldığı ilahi yardımla birlikte sahaya inip batılı bizzat kendi elleriyle ezen, eyleme geçen ve söküp alan aktif/etken galiplere (el-ğâlibûn) dönüşür. Yardım göklerden (nusret), sahada ezip geçmek ise kullardan (ğalebe) gelir.
Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu kelimenin eskatolojik ve tarihsel vizyonunu inceler. Dönemin imparatorluk teolojilerinde (Bizans ve Sasani) "galip" unvanı krallara ve onların putperest/şirk ordularına aitti. Kuran, "el-ğâlibûn" sıfatıyla bu emperyal algıyı yıkar. Gerçek "galipler" Roma'nın veya İran'ın orduları değil; maddi gücü ne olursa olsun, Allah'ın vahyini savunan o tevhidi ordudur. Bu, yeryüzünün sahte galiplerine karşı okunan devasa bir ontolojik meydan okumadır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Kuran'da "galebe" (el-ğâlibûn) kavramının, Sünnetullah (ilahi yasa) bağlamında ele alındığı; hak ile batıl mücadelesinde batılın zaman zaman kabarmasının (köpük gibi üste çıkmasının) geçici olduğu, tarihin son sözünün ve nihai üstünlüğün (galebenin) kaçınılmaz olarak Allah'a, elçilerine ve O'nun davasını yüklenenlere (Cundullah'a) ait olduğu vurgulanır. Ayet, şirk panteonunun ve müşrik kibrinin, arkasında bizzat Allah'ın bulunduğu o yenilmez ve mutlak üstün ordunun (el-ğâlibûn) sarsılmaz zafer yürüyüşüyle darmadağın edildiği o görkemli vaatle son bulur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla