وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَل۪ينَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 171. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ordu, ilahi vaad, saffat 171, peygamberler, saffat suresi 171. ayet, galibiyet, saffat suresi, ibadet, resul
-
171. “Andolsun ki elçi olarak gönderdiğimiz kullarımıza geçmişte söz vermiştik:”
172. “Zafere mutlaka onlar ulaşacaklar”
173. “Galip gelenler kesinlikle bizim ordumuz olacak.”
Hiçbir Resûl Öldürülmedi
Andolsun ki elçi olarak gönderdiğimiz kullarımıza geçmişte söz vermiştik: Zafere mutlaka onlar ulaşacaklar. Bu İlâhî kelâmın anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Zafere ulaşanlar resullerdir, hiçbir resûl öldürülmüş değildir, ancak nebiler öldürülmüş, bir de resûllerin risâletini kavmine tebliğ eden ve onları bundan haberdar eden resûllerin elçileri öldürülmüştür. Resûllerin kendilerine gelince, onlardan hiçbiri öldürülmemiştir, Allah onları insanlardan ve onların kötü niyetlerinden korumuştur. Bazıları da şöyle dedi: Nihaî akıbeti kendileri kazanacağından dolayı onlar zafere ulaşacaklardır, çünkü işin başında mağlup olsa bile akıbette zafere ulaşmayan hiçbir peygamber yoktur. Bazıları ise şöyle söyledi: Zafere mutlaka onlar ulaşacaklar, yani onlar kanıtlarla, mûcizelerle ve delillerle zafere ulaşacaklar. Getirdikleri deliller ve âyetlerle galip gelecekler, şüpheleri ve kafalardaki karışıklıkları kaldıracaklar. En doğrusunu Allah bilir.
İlk yorumu yapanlar şu âyet-i kerîmeyi delil getirirler: “Nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri savaştılar”; bu cümle bazı kırâatlarda, onunla birlikte bulunan birçok Allah erleri düşmanları öldürdüler, anlamına gelecek şekilde okunmuştur, “Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşemediler, yılmadılar, boyun eğmediler”. Cenâb-ı Hak burada, onlar savaşta öldürülseler bile asla gevşemediklerini ve boyun eğmediklerini haber vermektedir. Sonra şöyle buyurmaktadır: “Onların sözü şunu demekten ibaretti: Rabbimiz! Günahlarımızdan ve işimizdeki aşırılıklardan ötürü bizi bağışla, sebatımızı arttır, kâfir topluluğa karşı bize yardım et!”. Yüce Allah da şu âyet-i kerîmede onlara daha güzelini verdiğini haber vermektedir: “Allah onlara dünya nimetini ve âhiret nimetinin de güzelini verdi”. En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyet-i kerîme de, onlar mağlup olsalar ve öldürülseler bile zafere onların ulaşacağı mânasına gelmektedir.
Zafere mutlaka onlar ulaşacaklar. Burada “innehum” (انهم) ve “lehum” (لهم) şeklinde iki tane zamir kullanılmıştır, bunların ikisi de aynı anlama gelir ve tekit mânasını ifade ederler. Buna benzer ifadeler başka âyetlerde de kullanılmıştır: “Biz mutlaka (o yerlerde) saf tutarız”, “Muhakkak ki ben yalnızca ben âlemlerin Rabb’i olan Allah’ım”. Bu âyetlerde zamir tek olsaydı yine aynı anlamı ifade ederdi, fakat mânayı tekit için böyle kullanılmıştır.
Galip gelenler kesinlikle bizim ordumuz olacak. Yani daha önce de söylediğimiz gibi galip gelenler kesinlikle peygamberlerimiz veya taraftarlarımız veya dostlarımız olacak. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
ve lekad (وَلَقَدْ)
Arapçada yemin, başlangıç ve pekiştirme bildiren "ve" (vav-ı kasem/istînâf) harfi, cümleye mutlak bir kesinlik katan "le" (lâm-ı ibtidâ / tekit) edatı ve geçmiş zaman fiillerinin başına gelerek eylemin şüphesiz bir şekilde gerçekleştiğini (tahkik) mühürleyen "kad" edatının birleşiminden oluşur.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu üçlü edat zincirinin (ve-le-kad) belagat ilmindeki sarsılmaz gücüne dikkat çeker. Kuran, bir önceki ayette (170. ayet) müşriklerin vahyi nasıl inatla reddettiklerini ve bunun bedelini ödeyeceklerini (fe sevfe ya'lemûn) sert bir şekilde ilan etmişti. Hemen ardından gelen bu "ve lekad" (Andolsun, şüphesiz ki) girişi, polemiği aniden keserek sözü müşriklerin hezeyanlarından alır ve mutlak ilahi iradenin o değişmez, ebedi yasasını (sünnetullahı) sahneye indiren devasa bir gramatikal yemin ve geçiş köprüsü inşa eder.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve anlatısal kurgusunda bu başlangıç edatının retorik fonksiyonunu inceler. Kuran, düşmanların inkarlarını (küfürlerini) anlattıktan sonra inananların zihninde oluşabilecek "Acaba hakikat yenilecek mi?" endişesini bu edatla siler. "Ve lekad", yeryüzündeki anlık yenilgilerin veya inkarların hiçbir önemi olmadığını, göklerin kararının çoktan verildiğini ilan eden o sarsılmaz ve lirik "ilahi manifestonun" açılış vuruşudur.
sebekat (سَبَقَتْ)
Arapça "s-b-k" kökünden türetilmiş, sülasi mücerred, mazi (geçmiş zaman) üçüncü tekil şahıs dişil fiilidir. "Kad" edatından sonra gelerek cümlenin temel eylemini oluşturur.
İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "s-b-k" kökünün temel manasının "birinin önüne geçmek, diğerlerini geride bırakmak, bir hedefe herkesten önce ulaşmak, öncelik ve yarışta öne fırlamak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sebk / sebekat" eyleminin Kuran lügatinde sıradan, fiziksel bir öne geçme olmadığını; bilakis "ilahi iradenin, ezelde vermiş olduğu bir kararın, yeryüzündeki tüm beşeri eylemlerden, inkarlardan ve tarihsel olaylardan daha önce (kadim olarak) sabitlenmiş, mühürlenmiş ve yürürlüğe girmiş olması" anlamına geldiğini kaydeder. Allah'ın hükmü, insanların itirazlarını çoktan "geride bırakmıştır".
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde bu fiilin barındırdığı felsefi derinliği tahlil eder. Müşrikler, peygamberlere karşı verdikleri mücadelede kendi kabilevi güçlerine ve zenginliklerine güvenerek onlara üstün geleceklerini (öne geçeceklerini) sanıyorlardı. Kuran, "sebekat" (çoktan öne geçti / hüküm verildi) fiiliyle, zamanın ve kaderin kontrolünün kimde olduğunu ilan eder. İnsanlık tarihi daha yaşanmadan önce, o ilahi kelamın ontolojik "önceliği" (sebekat) tescillenmiştir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin teolojik zeminine inerek; peygamberlerin çektikleri sıkıntılar karşısında bu fiilin taşıdığı ilahi teselliye (ve güvenceye) dikkat çeker. Kuran, "Peygamberler galip gelecek" demez, "Sözümüz çoktan öne geçti/verildi" diyerek, zaferi gelecekteki meçhul bir ihtimal olmaktan çıkarıp, geçmişte ezelî olarak "bitmiş, kesinleşmiş ve arşın levhalarına kazınmış" mutlak bir hakikate (mazi fiile) dönüştürür.
kelimetunâ (كَلِمَتُنَا)
Arapça "k-l-m" kökünden türetilmiş "kelime" (söz, hüküm, yasa) ismi ile, birinci çoğul şahıs "nâ" (bizim) zamirinin kaynaşmış halidir. Ayetin sözdiziminde "sebekat" fiilinin fâili (öznesi) olarak merfu (ötreli) konumundadır.
İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "k-l-m" kökünün temel manasının "bir şeyin üzerinde kalıcı bir etki bırakmak, yaralamak, çizik atmak ve zihindeki bir mananın sese bürünerek muhatabın şuurunda silinmez bir iz bırakması" (kelâm/kelime) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kelime" kavramının Kuran terminolojisinde salt ağızdan çıkan sesli bir harf dizilimi olmadığını; bilakis "Allah'ın itiraz kabul etmeyen mutlak emri, yaratılış yasası, vadi, iradesinin tecellisi ve asla geri alınamayacak olan kesin hükmü" olduğunu kaydeder.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik arka planına inerek; "kelime" sözcüğünün antik Süryanice ve Aramicede "kalma" veya "memra" formunda kullanıldığını ve bunun Geç Antik Çağ teolojisinde Tanrı'nın yaratıcı gücünü, ezeli aklını ve tarihe müdahale eden mutlak yasasını (Logos'u) ifade ettiğini belirtir. Kuran, "Sözümüz/kelimemiz öne geçti" diyerek, Ortadoğu'nun bu en sarsılmaz ilahi otorite kavramını alır ve peygamberlerin zaferini bu "ezeli yasanın" merkezine yerleştirir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında "kelime" (hüküm) isminin "nâ" (bizim) zamirine tamlanmasının (kelimetunâ) belagat ilmindeki "ta'zîm ve teşrîf" (yüceltme ve otorite ilanı) işlevini tahlil eder. Kuran "Bir söz öne geçti" demez. Doğrudan doğruya "BİZİM sözümüz" diyerek; o kararın arkasında göklerin, yerin ve evrenin yegane sahibinin o devasa, sarsılmaz ve yenilmez şahsi teminatının durduğunu gramatikal olarak mühürler.
li'ibâdinâ (لِعِبَادِنَا)
Arapçada tahsis, aidiyet, lehine olma ve yönelme bildiren "li" (için, -e/a) harf-i ceri, "a-b-d" kökünden türetilmiş "abd" (kul) isminin kırık çoğulu olan "'ibâd" kelimesi ve birinci çoğul şahıs "nâ" (bizim) zamirinin birleşiminden oluşur. Ayetin sözdiziminde "sebekat" (öne geçti) fiilinin "kimin lehine" olduğunu belirten mecrur (esreli) tümleçtir.
İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "a-b-d" kökünün temel manasının "kibrin ve direncin kırılarak tam bir teslimiyet içine girmesi, yumuşaması ve üzerinden çokça geçildiği için düzleşmiş yol (mu'abbad)" olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu edat ve kelime öbeğinin (li'ibâdinâ) barındırdığı felsefi onurlandırmaya dikkat çeker. Kuran "Peygamberlerimiz için" demez. Evrenin en yüce şeref makamı olan o kavramı kullanarak "kullarımız için" der. Kılıç'a göre, peygamberlerin yeryüzünde elde edecekleri o zaferin (kelimenin) temelinde, onların ilahi kudretleri değil, tam aksine Allah karşısında kendi iradelerini bütünüyle sıfırlamaları, O'na pürüzsüzce boyun eğmeleri (ubûdiyyet/kulluk) yatar. Zaferin şifresi kulluktur.
Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu kavramın (bizim kullarımız) polemik yönünü inceler. Müşrikler kendi putlarına, meleklerine veya kabile şeflerine kulluk ederek onlardan yardım umuyorlardı. Kuran, "li'ibâdinâ" diyerek; yeryüzünde o mutlak "zafer sözünün" (kelimetunâ) kabilevi bağlara veya putperest hiyerarşilere değil, sadece ve sadece tek bir otoriteye (Allah'a) tahsis edilmiş, O'nun özel mülkiyeti ve himayesi altına girmiş (nâ/bizim) o seçkin tevhid erlerinin "lehine" (li) çalışacağını ilan eder.
el-murselِين (الْمُرْسَلِينَ)
Arapça "r-s-l" kökünden türetilmiş, if'al babında, ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isim/sıfattır. Ayetin sözdiziminde "li'ibâdinâ" (kullarımız) tamlamasını niteleyen sıfat olarak harf-i cerden dolayı yâ harfi ile mecrur konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar.
İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "r-s-l" kökünün temel manasının "bir şeyin ardı ardına, bir silsile ve düzen içinde, nazikçe ve kararlı bir şekilde akması, birini belirli bir mesaj ve görevle bir yere doğru göndermek" (irsâl/resul) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "mursel" kavramının Kuran terminolojisindeki o eşsiz edilgen (ism-i mef'ûl) yapısına dikkat çeker. Kuran onları kendi iradeleriyle ortaya çıkmış kahramanlar (etken) olarak değil; bizzat Allah tarafından seçilmiş, görevlendirilmiş, ağır bir vahiyle yüklenmiş ve yeryüzüne "gönderilmiş/dispeç edilmiş olanlar" (edilgen) olarak tanımlar. Mursel, arkasında onu gönderen (Mursil) gücün mutlak iradesini ve donanımını taşıyan kimsedir; bu yüzden yenilmesi ontolojik olarak imkansızdır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi, retorik ve yapısal kapanışına (fasılasına) eğilerek; bu sıfatın "kullarımız" (ibâdinâ) kelimesinden sonra gelmesinin barındırdığı o devasa teolojik güvenceyi tahlil eder. Onlar sadece itaat eden pasif kullar (ibâd) değillerdir; aynı zamanda hakkı yeryüzüne hakim kılmak için cepheye "gönderilmiş" (el-murselîn) elçilerdir. Kuran, ayetin sonunu bu kelimeyle mühürleyerek; Allah'ın zafer yasasının (kelimesinin), sadece ibadethanelerde oturanlara değil, vahyin yükünü omuzlayıp o amansız mücadele meydanına atılanlara (el-murselîn) tahsis edildiğini ilan eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Kuran'da "el-murselîn" kavramının, tevhid mücadelesinin tarihsel silsilesini ifade ettiği; peygamberlerin geçici mağlubiyetler veya sıkıntılar yaşasalar bile, "bizim gönderdiğimiz o elçilerin lehine o ezeli zafer sözümüz verilmiştir" ilkesinin, İslam teolojisinde hakkın batıla karşı o kaçınılmaz üstünlüğünü anlatan sarsılmaz bir vaat (sünnetullah) olduğu vurgulanır. Ayet, müşriklerin sahte iddialarını darmadağın eden o mutlak, ebedi ve değişmez ilahi "zafer kararının" elçilerin boynuna asılan bir madalya gibi dilde mühürlenmesiyle son bulur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla