فَـكَفَرُوا بِه۪ۚ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 170. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: saffat 170, saffat suresi, bahane, müşrikler, saffat suresi 170. ayet, tehdit, inkar, ihlaslılık ididası
-
167. “O putperestler hep şöyle derlerdi:”
168. “Elimizde öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı;”
169. “Elbet biz de Allah'ın halis kulları olurduk.”
170. “Ama şimdi bu kitabı (Kur’an) inkâr ediyorlar! Yakında her şeyi öğrenecekler!”
Elimizde öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı; elbet biz de Allah’ın halis kulları olurduk. Bu İlâhî kelâmın anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Resûlullah (s.a.) peygamber olarak gönderilmeden önce Mekkeliler şöyle diyorlardı: Yahudileri ve hıristiyanları Allah kahretsin! Çünkü onlar peygamberleri inkâr ettiler. Eğer bize öncekilerden bir kitap veya bir beyan gelmiş olsaydı elbette biz de Allah’ın halis kulları olurduk. Onlar böyle diyorlar ve Allah adına yemin ederek sözlerini teyit ediyorlardı, nitekim Cenâb-ı Hak şöyle haber vermektedir: “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi. Ama onlara uyarıcı gelince bu sadece (haktan) uzaklaşmalarını arttırdı”, yani uyarıcı geldiğinde Rab’lerini inkâr ettiler. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle söyledi: Resûlullah (s.a.) onları ikaz ediyor, putlara tapan ve peygamberleri inkâr eden önceki ümmetlere nasıl Allah’ın azabı geldi ise, putlara taparlarsa onlara da azabın geleceğini söylüyordu. O zaman şöyle diyorlardı: Elimizde Öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı, yani geçmiş ümmetlerin neden helâk edildiklerine dair elimizde bir haber bulunsaydı ve onların gerçekten Muhammed’in söylediği sebeple helak edildiklerini bilseydik, elbette biz de Allah’ın halis kulları olurduk. Bunun üzerine Cenab-ı Hak onlara, önceki ümmetlerin, Muhammed aleyhisselâmın söylediği sebepten helâk edildikleri haberini bildirdi, ancak onlar kabul etmediler ve inatla inkâr ettiler. Muhtemeldir ki onlar bunu delil olarak ileri sürmüşlerdi, yani atalarımızda putlara taptılar, onlar da bizim yaptıklarımızı yaptılar ve azaba uğramadılar, şayet yaptıkları Allah nezdinde rızaya mazhar olmasaydı ve onlar böyle yapmakla emrolunmuş olmasalardı, Allah onları rahat bırakmazdı. Bu, şu ilahi beyanlarda belirtildiği gibidir: "Putperestler diyecekler ki: Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız”, "Onlar bir kötülük yaptıkları zaman ‘Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti’ derler”. Buna benzer sözlerle onlar, anlamsız deliller ileri sürüyorlardı. Buna göre muhtemelen onların, elimizde öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı; elbet biz de Allah’ın halis kullan olurduk sözünü, onlar bizim yaptığımız şeyleri yaptıkları için ve söylenen şeyler yüzünden değil, başka bir şeyden dolayı helâk edilmişlerdir diyorlardı.
Elbette biz de Allah’ın halis kulları olurduk. Buradaki "muhlasîn” kelimesindeki lâm harfi üstünlü olarak okunur. Onların sözlerinin zâhirine göre ise esreli olarak "muhlisin” diye de okunur; buna göre eğer öyle olsaydı, biz de ihlasla Allah’ın birliğini kabul eder ve O’na kulluk yapardık anlamına gelmesi de caizdir. Ancak “muhlasîn” lafzı, öyle olsaydı Allah özel olarak bizi seçerdi mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Cenâb-ı Hak, önceki ümmetlerin Muhammed aleyhisselâmın sözünü ettiği inkârdan dolayı helâk edildiklerine dair beyanı geldikten sonra onların inat ettiklerini, büyüklendiklerini ve inkâr ettiklerini haber vermektedir: Şimdi bu kitabı (Kur’ân) inkâr ediyorlar! Yakında her şeyi öğrenecekler! Delillerin ve âyetlerin haberleriyle gerçeği öğrendikten sonra gözleriyle de görerek yakında her şeyi öğrenecekler. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
fe keferû (فَكَفَرُوا)
Arapçada ardışıklık, anında gerçekleşen eylem ve sebep-sonuç ilişkisini bildiren "fe" (fâ-i ta'kibiyye) bağlacı ile, "k-f-r" kökünden türetilmiş, sülasi mücerred, mazi (geçmiş zaman) üçüncü çoğul şahıs (onlar) fiili olan "keferû" (inkar ettiler/örttüler) kelimesinin birleşiminden oluşur.
İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "k-f-r" kökünün temel manasının "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, perdelemek ve saklamak" olduğunu belirtir. Çiftçiye, tohumu toprağın altına saklayıp üzerini örttüğü için kadim Arapçada "küffar" denilmiştir. Gece de karanlığıyla eşyayı örttüğü için aynı kökten isim alır.
Râgıb el-İsfahânî, "küfür" eyleminin Kuran lügatinde sıradan bir bilgisizlik veya inançsızlık olmadığını; bilakis kişinin kendisine sunulan apaçık bir hakikatin (vahyin) veya ilahi bir nimetin üzerini inatla, kibirle ve bile bile "örtmesi, o nimete karşı nankörlük etmesi" (küfrân-ı nimet) olduğunu kaydeder. İmanın zıddı olan küfür, aklın gerçeği görmemesi değil, gördüğü gerçeği kasıtlı olarak gömmesidir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında fiilin başına gelen "fe" (hemen ardından / öyleyse) bağlacının belagat ilmindeki o sarsıcı "ta'kib" (ara vermeden takip etme) işlevini tahlil eder. Müşrikler önceki ayetlerde "Keşke bize de öncekiler gibi bir kitap gelseydi, biz en sadık kullar olurduk" diyerek yeminler ediyorlardı. Kuran, o beklenen kitap (zikir) geldiği anda araya hiçbir zaman boşluğu, düşünme payı veya tereddüt koymadan; o sahte yeminlerin hemen ardından (fe) nasıl anında "inkar ettiklerini" (keferû) gramatikal bir hızla mühürler. Yalan, vahyin gelişiyle anında ifşa olmuştur.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde "k-f-r" kavramının bu ayetteki devasa ikiyüzlülüğünü tahlil eder. Müşrikler kitapsızlıktan (mazeretten) şikayet ederken son derece samimi görünüyorlardı. Ancak o hakikat geldiğinde onu reddetmeleri (keferû), küfrün entelektüel bir ikna sorunu olmadığını, bütünüyle ahlaki bir hastalık, bir "hakikati örtme/nankörlük" (ingratitude) inancı olduğunu ispatlar. Onlar gerçeği arayanlar değil, kendi kabilevi konforlarını korumak için gerçeği toprağa gömenlerdir (kâfirdirler).
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; müşriklerin bu eylemindeki o büyük ahlaki iflası ifade eder. Kuran onlara "yanıldınız" demez. Bizzat "fe keferû" (hemen inkar ettiler / üzerini örttüler) diyerek, o "keşke bize de gelseydi" şeklindeki gösterişli edebiyatlarının sadece kendilerini kandırdıkları bir maske olduğunu, hakikatle yüzleştiklerinde o maskenin anında düşüp yerini en kaba redde bıraktığını tarihe bir utanç belgesi olarak kaydeder.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dudakların açılmasıyla patlayan "f", damakta sertçe kilitlenip açılan "k" (kef), dudakların dişlere temasıyla sızan "f", boğazı titreten "r" ve nefesi dimdik, kibirli bir şekilde ileriye uzatan "û" harflerinin (f-k-f-r-û) oluşturduğu o kaba, örtücü, itici ve hakikati elinin tersiyle iten ses yapısının; gelen o nurlu vahye tahammül edemeyip anında sırtını dönen ve kapıları sertçe çarpan o kof kibrin işitsel bir sahnesi (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
bihî (بِهِ)
Arapçada araç, vasıta, bitişiklik ve yönelme bildiren "bi" (ile, -e/a) harf-i ceri ile, üçüncü tekil şahıs eril "hî" (ona/onu) zamirinin kaynaşmış halidir. Cümlede "keferû" (inkar ettiler) fiilinin neyi inkar ettiğini gösteren mecrur nesnesidir (mef'ûl-ü bihi gayr-i sarih).
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında "bi" harf-i cerinin belagat ilmindeki "ilsak" (doğrudan yapışma/hedef alma) işlevini tahlil eder. Kuran "ve keferû" deyip nesneyi boş bırakmaz. Zamir (hî), doğrudan doğruya bir önceki ayette müşriklerin "keşke bize gelseydi" dedikleri o "zikir" (Kuran / vahiy) kelimesine döner. Onlar genel bir inkar içinde değillerdir; bizzat o çok istediklerini iddia ettikleri şeyin "ta kendisine" (bihî) nankörlük ederek kendi mazeretlerini kendi elleriyle vurmuşlardır.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve polemik kurgusunda bu zamirin retorik fonksiyonunu inceler. Kuran, müşriklerin sahte arzularını ifşa ederken hedefi daraltır. "Bihî" (Bizzat ona), o beklenen aydınlanma metninin, indiği an itibarıyla nasıl en büyük düşmanlık ve inkar nesnesi haline geldiğini işaretleyen o ironik ve trajik hedef tahtasıdır.
fe sevfe (فَسَوْفَ)
Arapçada ardışıklık, sebep-sonuç ve tehdit bildiren "fe" (öyleyse/yakında) bağlacı ile, fiil-i muzarinin başına gelerek eylemin gelecekte, belirli bir zaman dilimi içinde kesin olarak gerçekleşeceğini bildiren "sevfe" (tasvif / gelecek zaman) edatının birleşiminden oluşur.
Râgıb el-İsfahânî, "sevfe" edatının Kuran lügatinde yakın geleceği bildiren "se" harfinden farklı olarak; zamanı daha geniş bir ufka (ahirete, ölüm anına veya nihai hesap gününe) yaydığını, ancak bu ertelemenin eylemin kesinliğinden hiçbir şey kaybettirmediğini kaydeder. Bu edat, ilahi azabın aceleci olmadığını, ancak vaktini bekleyen sarsılmaz bir vaad/tehdit olduğunu bildirir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında "fe" (şu halde/madem öyle) bağlacıyla "sevfe" (ileride) edatının birleşmesindeki o ilahi adaletin matematiğine dikkat çeker. Kuran "Madem o çok istediğiniz kitaba nankörlük ettiniz (fe keferû), o halde bunun bedelini de zamanı gelince (fe sevfe) ödeyeceksiniz" diyerek; inkar eylemi ile o inkarın faturası arasındaki o kaçınılmaz ontolojik bağı dildeki bu sebep-sonuç edatlarıyla kusursuzca kurar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve retorik kurgusuna eğilerek; "fe sevfe" kalıbının Kuran'daki en ağır ve en dondurucu psikolojik tehditlerden (vaîd) biri olduğunu tahlil eder. Kuran onlara ne tür bir azap vereceğini hemen açıklamaz. "İleride (zamanı gelince)..." diyerek cezayı mutlak bir belirsizliğin ve sessizliğin içine bırakır. Bu belirsizlik (tasvif), muhatabın zihninde her türlü korkunç ihtimali canlı tutan, cezanın kendisinden bile daha sarsıcı olan devasa bir psikolojik dehşet (terör) inşa eder.
ya'lemûn (يَعْلَمُونَ)
Arapça "a-l-m" kökünden türetilmiş, sülasi mücerred, muzari (şimdiki/gelecek zaman), üçüncü çoğul şahıs (onlar) fiilidir. "Sevfe" edatından dolayı anlamı bütünüyle geleceğe dönüktür. Cümlenin ve o büyük tehdidin nihai yüklemidir.
İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "a-l-m" kökünün temel manasının "cehaletin, şüphenin ve körlüğün tam zıttı olarak; bir şeyin hakikatini, içyüzünü ve sınırlarını kesin çizgilerle birbirinden ayırıp kavramak, işareti (alamet) görüp şüpheye yer bırakmayacak şekilde idrak etmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ilim / ya'lemûn" eyleminin Kuran lügatinde sıradan bir duyum, okuma veya felsefi bir malumat edinme olmadığını; bilakis "gerçeği, bütün perdeler (ölümle veya azapla) kalktıktan sonra o kaçınılmaz, çıplak ve sarsıcı haliyle bizzat yaşayarak / tadarak mutlak bir şekilde görmek (ilm-i yakîn)" olduğunu kaydeder. Onlar dünyada örttükleri (küfrettikleri) gerçeği, ahirette iliklerine kadar "bileceklerdir".
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde bu eylemin barındırdığı o devasa epistemolojik ironiyi tahlil eder. Müşrikler dünyadayken "Keşke bize de kitap gelseydi de hakikati bilseydik/öğrenseydik" diyerek sahte bir ilim arzusu içindeydiler. Kitap geldiğinde ise onu "örttüler" (cehaleti/küfrü seçtiler). Kuran ise onlara "Siz bu inkarın bedelini ileride kesinlikle bileceksiniz (ya'lemûn)" diyerek; dünyada kendi iradeleriyle reddettikleri o "bilme/aydınlanma" eylemini, ahirette ilahi otoritenin zorlamasıyla ve ateşin dehşetiyle omuzlarına eze eze yükleyecektir. İstemeyerek elde edilecek o nihai "bilgi" (ilim), azabın ta kendisidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin (bileceksiniz/öğreneceksiniz) barındırdığı ilahi pedagojiye (azap mantığına) dikkat çeker. Kuran "yakında yanacaklar" veya "mahvolacaklar" demez. "Bilecekler" diyerek; cehennemin sadece bedeni yakan fiziksel bir fırın olmadığını, aynı zamanda dünyadaki o kof kibrin, sahte mazeretlerin ve yalanların (keşke gelseydilerin) nasıl korkunç bir faturaya dönüştüğünü insanın kendi vicdanına ve aklına zorla "öğreten" mutlak bir epistemolojik yüzleşme (idrak) mekanı olduğunu dilde mühürler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Kuran'da "fe sevfe ya'lemûn" (yakında bilecekler) formülünün, hakkı yalanlayanların dünyevi konforlarının ve o anki şımarıklıklarının eskatolojik (ahiret) sahnede nasıl mutlak bir uyanışa (dehşetli bir idrake) dönüşeceğini anlatan o şaşmaz ilahi yasa/tehdit (sünnetullah) olduğu vurgulanır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; sızıcı "y", boğazın ortasında derin bir sıkışma yaratarak nefesi daraltan "ayn" (ع), dilin damağa yapışmasıyla süzülen "l", dudakları kapatan "m", nefesi sonsuz bir yankı gibi ileriye doğru uzatan "û" (med) ve genizde mutlak bir sükûnetle kapanan "n" harflerinin (y-a-l-m-û-n) oluşturduğu o dipte sıkışan, sonra açılan ve karanlıkta bitmek bilmeyen bir uğultu gibi yayılan ses yapısının; devasa bir tehdidin ardından dudaklardan dökülen o sessiz, derinden gelen ve muhatabın iliklerine kadar işleyen "ileride gününüzü göreceksiniz / acı gerçeği öğreneceksiniz" fısıltısını işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder. Ayet, sahte mazeretlerin ardından gelen kaba bir inkarın (küfrün), ilahi adaletin o ertelenmiş ama şaşmaz "biliş/yüzleşme" (azap) mahkemesine havale edilişiyle mutlak bir uyarı olarak son bulur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla