Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 168. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 168. Ayet

    لَوْ اَنَّ عِنْدَنَا ذِكْراً مِنَ الْاَوَّل۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lev enne ‘indenâ żikran mine-l-evvelîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      167. “O putperestler hep şöyle derlerdi:”

      168. “Elimizde öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı;”

      169. “Elbet biz de Allah'ın halis kulları olurduk.”

      170. “Ama şimdi bu kitabı (Kur’an) inkâr ediyorlar! Yakında her şeyi öğrenecekler!”

      Elimizde öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı; elbet biz de Allah’ın halis kulları olurduk. Bu İlâhî kelâmın anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Resûlullah (s.a.) peygamber olarak gönderilmeden önce Mekkeliler şöyle diyorlardı: Yahudileri ve hıristiyanları Allah kahretsin! Çünkü onlar peygamberleri inkâr ettiler. Eğer bize öncekilerden bir kitap veya bir beyan gelmiş olsaydı elbette biz de Allah’ın halis kulları olurduk. Onlar böyle diyorlar ve Allah adına yemin ederek sözlerini teyit ediyorlardı, nitekim Cenâb-ı Hak şöyle haber vermektedir: “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi. Ama onlara uyarıcı gelince bu sadece (haktan) uzaklaşmalarını arttırdı”, yani uyarıcı geldiğinde Rab’lerini inkâr ettiler. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle söyledi: Resûlullah (s.a.) onları ikaz ediyor, putlara tapan ve peygamberleri inkâr eden önceki ümmetlere nasıl Allah’ın azabı geldi ise, putlara taparlarsa onlara da azabın geleceğini söylüyordu. O zaman şöyle diyorlardı: Elimizde Öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı, yani geçmiş ümmetlerin neden helâk edildiklerine dair elimizde bir haber bulunsaydı ve onların gerçekten Muhammed’in söylediği sebeple helak edildiklerini bilseydik, elbette biz de Allah’ın halis kulları olurduk. Bunun üzerine Cenab-ı Hak onlara, önceki ümmetlerin, Muhammed aleyhisselâmın söylediği sebepten helâk edildikleri haberini bildirdi, ancak onlar kabul etmediler ve inatla inkâr ettiler. Muhtemeldir ki onlar bunu delil olarak ileri sürmüşlerdi, yani atalarımızda putlara taptılar, onlar da bizim yaptıklarımızı yaptılar ve azaba uğramadılar, şayet yaptıkları Allah nezdinde rızaya mazhar olmasaydı ve onlar böyle yapmakla emrolunmuş olmasalardı, Allah onları rahat bırakmazdı. Bu, şu ilahi beyanlarda belirtildiği gibidir: "Putperestler diyecekler ki: Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız”, "Onlar bir kötülük yaptıkları zaman ‘Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti’ derler”. Buna benzer sözlerle onlar, anlamsız deliller ileri sürüyorlardı. Buna göre muhtemelen onların, elimizde öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı; elbet biz de Allah’ın halis kullan olurduk sözünü, onlar bizim yaptığımız şeyleri yaptıkları için ve söylenen şeyler yüzünden değil, başka bir şeyden dolayı helâk edilmişlerdir diyorlardı.

      Elbette biz de Allah’ın halis kulları olurduk. Buradaki "muhlasîn” kelimesindeki lâm harfi üstünlü olarak okunur. Onların sözlerinin zâhirine göre ise esreli olarak "muhlisin” diye de okunur; buna göre eğer öyle olsaydı, biz de ihlasla Allah’ın birliğini kabul eder ve O’na kulluk yapardık anlamına gelmesi de caizdir. Ancak “muhlasîn” lafzı, öyle olsaydı Allah özel olarak bizi seçerdi mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.

      Cenâb-ı Hak, önceki ümmetlerin Muhammed aleyhisselâmın sözünü ettiği inkârdan dolayı helâk edildiklerine dair beyanı geldikten sonra onların inat ettiklerini, büyüklendiklerini ve inkâr ettiklerini haber vermektedir: Şimdi bu kitabı (Kur’ân) inkâr ediyorlar! Yakında her şeyi öğrenecekler! Delillerin ve âyetlerin haberleriyle gerçeği öğrendikten sonra gözleriyle de görerek yakında her şeyi öğrenecekler. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        lev (لَوْ)

        Arapçada genellikle gerçekleşmesi imkansız olan veya geçmişte kalmış bir duruma dair duyulan şiddetli bir arzuyu, özlemi veya varsayımı ifade eden (temenni ve şart edatı) "şayet, keşke, eğer" anlamlarına gelen bir harftir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edatın belagat ilmindeki "temenni ve imtina" (gerçekleşmesi imkansız dilek ve mazeret) işlevini tahlil eder. Kuran, bir önceki ayette müşriklerin öteden beri söyledikleri bir sözü (iddiyayı) aktaracağını bildirmişti. "Lev" (Keşke) edatı, bu sahte söylemin tam merkezine oturur. Müşrikler bu edatı kullanarak, sözde ne kadar istekli ve inanca açık olduklarını, ancak ellerinde olmayan sebeplerden (kitapsızlıktan) dolayı inanamadıklarını gramatikal bir mazeret (şart) kılıfına sokarlar. Edat, onların samimiyetsiz feryatlarının dildeki başlangıcıdır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu edatın barındırdığı psikolojik kaçış mekanizmasına dikkat çeker. "Lev" (Keşke), insanın kendi sorumluluğunu dışsal bir eksikliğe yıkma çabasıdır. Müşrikler, putperestliklerini kendi inatlarıyla değil, "Keşke bize de gelseydi" diyerek ilahi adaletin onlara bir fırsat vermemesiyle açıklarlar. Kuran, bu kelimeyle onların kof kurban psikolojisini deşifre eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dilin üst damağa yapışmasıyla süzülen "l" harfi ile, dudakların yuvarlanıp nefesi ileriye doğru üflemesiyle oluşan "v" harfinin (l-v) oluşturduğu o uzayan, iç çeken ve havada asılı kalan ses yapısının; dudaklardan dökülen sahte bir ahlanmayı, gerçekleşmeyeceği bilinen fiyakalı bir "keşke" nidasını işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.

        enne (أَنَّ)

        Arapçada isim cümlelerinin başına gelerek "şüphesiz ki, muhakkak, ...olması" anlamı veren, cümleye mutlak bir tekit (pekiştirme) ve masdar (isimleştirme) özelliği katan tahkîk harfidir. "Lev" edatından sonra gelerek o varsayımsal arzuyu güçlendirir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde "lev" (keşke) temenni edatının hemen ardından "enne" (şüphesiz) pekiştirme edatının gelmesinin belagat ilmindeki o devasa ironisine dikkat çeker. Müşrikler "Lev 'indenâ" (Keşke yanımızda olsaydı) diyerek basit bir cümle kurmazlar. "Lev enne" (Keşke şüphesiz bir şekilde olsaydı) diyerek; o uydurma taleplerini son derece abartılı, kendinden emin ve "Eğer o kitap kesinlikle gelseydi, biz de kesinlikle inanırdık" şeklinde böbürlenen bir tekit (pekiştirme) fırtınasıyla süslerler. Kuran, yalanın dilindeki o sahte abartıyı bu edatla sabitler.

        'indenâ (عِنْدَنَا)

        Arapçada mekân, zaman, mülkiyet, huzur ve kanaat bildiren "yanında, katında, nezdinde" anlamlarındaki "'inde" zarfı ile, birinci çoğul şahıs "nâ" (bizim / bize) zamirinin kaynaşmış halidir. Cümlede "enne" edatının öne alınmış (mukaddem) haberi konumundadır.

        İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "a-n-d" kökünün temel manasının "bir şeye fiziksel olarak yakın olmak, bir nesneyi kendi tasarrufunda, gözetiminde ve mülkiyetinde tutmak, huzurda bulundurmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "'inde" zarfının Kuran lügatinde salt coğrafi bir yakınlık olmadığını; bilhassa bu tür tartışmalarda "kişinin kendi tekelinde olan, kendi hakimiyet ve otorite alanına giren, mülkiyetine verilmiş özel bir pay/imtiyaz" anlamına geldiğini kaydeder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu zarf ve zamir öbeğinin barındırdığı kabilevi kibre dikkat çeker. Müşrikler "Keşke yeryüzünde bir kitap olsaydı" demezler. "İndenâ" (Bizzat bizim yanımızda, kendi tekelimizde, bizim kabilemizin mülkiyetinde olsaydı) derler. Bu zamir (nâ/bizim), onların hakikati evrensel bir aydınlanma olarak değil, Yahudilere ve Hristiyanlara karşı övünülecek, sadece "kendilerine tahsis edilmiş" (indenâ) milli/kabilevi bir prestij aracı olarak istediklerini belgeleyen kaba bir asabiyet itirafıdır.

        zikran (ذِكْرًا)

        Arapça "z-k-r" kökünden türetilmiş bir isim/mastardır. Ayetin sözdiziminde "enne" edatının sona bırakılmış (muahhar) ismi olarak nasb (üstünlü ve tenvinli) konumundadır ve müşriklerin o "keşke olsaydı" dedikleri nesneyi/kavramı tanımlar. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "z-k-r" kökünün temel manasının "unutkanlığın ve gafletin tam zıttı olarak; bir şeyi zihinde diri tutmak, dile getirmek, ezberlemek ve aynı zamanda bir toplumun dilden dile aktardığı şan, şeref, itibar ve tarihi nam" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zikir" kavramının Kuran terminolojisinde sadece sözlü bir anma eylemi olmadığını; insanı fıtratındaki o unutulmuş hakikate uyandıran ilahi vahyi, kutsal kitabı ve şeriatı kapsadığını kaydeder. Müşrikler, Yahudilerdeki Tevrat gibi kendilerini uyaracak ve tarihte onlara rütbe katacak bir "zikir" (kitap/öğüt) temenni etmektedirler.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde "zikir" kelimesinin bu ayetteki Cahiliye kullanımını tahlil eder. Müşriklerin istediği "zikir", ahlaki bir arınma veya tevhid rehberi değildir. Onlar, Ehl-i Kitab'ın (Yahudi ve Hristiyanların) ellerindeki kadim metinlerle onlara karşı entelektüel üstünlük taslamasından rahatsızdılar. Onların "zikir" (şan/şeref/kitap) talebi, bütünüyle diğer medeniyetlere karşı "Bizim de bir kitabımız var, biz de köklü bir geleneğe sahibiz" diyebilmek için duyulan o derin kültürel aşağılık kompleksinin (ezikliğin) dışavurumudur.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik arka planına inerek; "zikr" kelimesinin antik Süryanice ve Aramicede dini litürjiyi, kutsal metinlerin ritüelistik okunuşunu ve ilahi hatırlatmayı ifade eden ortak bir monoteistik terim olduğunu belirtir. Müşrikler, Ortadoğu'nun bu evrensel "kutsal metin/zikir" kültüründen mahrum olmanın ezikliğini dile getirmektedirler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; tenvinli ve belirsiz (nekre) formda gelen "zikran" (herhangi bir zikir / bir kitap) kelimesinin barındırdığı o sahte çaresizliği ifade eder. Onlar adeta "Tevrat veya İncil gibi muazzam bir şey olmasa da, bize ait küçücük bir hatırlatıcı, ufacık bir metin (zikran) bile olsaydı biz ona sımsıkı sarılırdık" diyerek Kuran inmeden önceki o gösterişli mazeretlerini sergilemektedirler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de müşriklerin bu "zikran" talebinin, klasik tefsirlerde "bizi atalarımızın putperestliğinden kurtaracak, hakka götürecek ilahi bir kitap/peygamber" şeklinde özetlendiği; ancak asıl peygamber (Hz. Muhammed) ve mutlak zikir (Kuran) geldiğinde bu süslü sözlerin anında nasıl inkarla sonuçlandığının, şirkin ne kadar tutarsız bir yalan olduğunun kanıtı olduğu vurgulanır.

        mine (مِنَ)

        Arapça dilbilgisinde "den/dan, ayrılma, soy, başlangıç noktası" anlamları taşıyan harf-i cerdir. Sonraki kelimeye geçiş (iltika-i sakineyn) için üstün (fetha) ile harekelenmiştir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edatın "min-i beyâniyye" (açıklama) veya "ibtidâiyye" (kaynak bildirme) işlevini tahlil eder. Müşrikler sıradan bir hikaye kitabı istememektedir. Bu "min" edatı, onların talep ettiği o zikrin (kitabın) kaynağını, kökünü ve tarihsel soy ağacını (bir sonraki kelimeye bağlayarak) belirler. Onlar, kendi ellerindeki metnin o kadim otorite silsilesinden "süzülüp gelmesini" (min) istemektedirler.

        el-evvelîn (الْأَوَّلِينَ)

        Arapça "e-v-l" kökünden türetilmiş olan "evvel" (ilk/önceki) isminin kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) formudur. Ayetin sözdiziminde "min" harf-i cerinden dolayı yâ harfi ile mecrur konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli ve bilinen bir tarihi zümreye (marife) tahsis eder. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "e-v-l" kökünün temel manasının "bir şeyin başlangıcı, kökeni, diğerlerinden önce gelmesi, öncelik ve zaman/mekan olarak en başta yer almak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-evvelîn" (öncekiler) kavramının Kuran lügatinde sadece kronolojik bir eskiliği değil; tarihte yaşamış, kendilerine peygamberler gönderilmiş, vahiy tecrübesi yaşamış o "kadim toplumları, geçmiş ümmetleri ve ataları" tanımladığını kaydeder. Müşriklerin temennisi, bu kadim silsileden bir mirasa sahip olmaktır.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve polemik kurgusunda bu kelimenin retorik fonksiyonunu inceler. Kuran, "el-evvelîn" kavramını sık sık müşriklerin "öncekilerin masalları" (esâtîru'l-evvelîn) diyerek vahyi reddettikleri bağlamlarda kullanır. Ancak burada durum tam tersidir; müşrikler bizzat o "öncekilerden" (el-evvelîn) miras kalan bir kitaba sahip olamamaktan şikayet etmektedirler. Neuwirth, bu kelimenin, Mekke toplumunun kendisini dünya tarihinden (kutsal tarihten) dışlanmış hissetmesinin ve o "kadim otoriteye" duydukları sahte özlemin dildeki dışavurumu olduğunu belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu kelimenin Ortadoğu teolojisindeki devasa karşılığını inceler. Yahudiler ve Hristiyanlar, peygamberlerin ve vahiylerin kesintisiz olarak devam ettiği o "kadim İsrailoğulları / İbrahim soyu" (el-evvelîn) anlatısına sahiptiler. Araplar ise bu devasa Kitab-ı Mukaddes tarihinin (öncekilerin) bütünüyle dışında kalmış, taşrada yaşayan "kitapsızlar/ümmiler" olarak görülüyorlardı. Müşrikler "minel-evvelîn" (öncekilerden gelen bir zikir) diyerek; o devasa teolojik soyağacına, antik monoteist mirasa ve Ortadoğu'nun o prestijli kutsal tarihine entegre olma arzularını (ve bunu yapamadıkları için uydurdukları bahaneyi) gramatikal olarak sahneye koyarlar.

        Patricia Crone, İslam öncesi pagan Arapların monoteist geçmişle olan sorunlu ilişkisini tahlil ederken; bu ayetin Arapların "kökensel yalnızlığına" parmak bastığını ifade eder. Onlar, "Eğer öncekilerin (el-evvelîn) o devasa vahiy mirası bize de ulaşsaydı, biz bu çöllerde putlara tapıyor olmazdık" şeklindeki o büyük sosyolojik savunmayı inşa etmişlerdir. Ayet, putperestlerin sözde hakikati arayan, ancak kadim bir kitaptan mahrum bırakıldıkları için mecburen şirke düştüklerini iddia ettikleri o sahte masumiyet ve "tarihsel mağduriyet" edebiyatıyla kapanır. Kuran, bu gösterişli feryadı bizzat onların kelimeleriyle tarihe kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X