وَاِنْ كَانُوا لَيَقُولُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 167. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: tehdit, inkar, ihlaslılık ididası, saffat 167, saffat suresi 167. ayet, saffat suresi, bahane, müşrikler
-
167. “O putperestler hep şöyle derlerdi:”
168. “Elimizde öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı;”
169. “Elbet biz de Allah'ın halis kulları olurduk.”
170. “Ama şimdi bu kitabı (Kur’an) inkâr ediyorlar! Yakında her şeyi öğrenecekler!”
Elimizde öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı; elbet biz de Allah’ın halis kulları olurduk. Bu İlâhî kelâmın anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Resûlullah (s.a.) peygamber olarak gönderilmeden önce Mekkeliler şöyle diyorlardı: Yahudileri ve hıristiyanları Allah kahretsin! Çünkü onlar peygamberleri inkâr ettiler. Eğer bize öncekilerden bir kitap veya bir beyan gelmiş olsaydı elbette biz de Allah’ın halis kulları olurduk. Onlar böyle diyorlar ve Allah adına yemin ederek sözlerini teyit ediyorlardı, nitekim Cenâb-ı Hak şöyle haber vermektedir: “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi. Ama onlara uyarıcı gelince bu sadece (haktan) uzaklaşmalarını arttırdı”, yani uyarıcı geldiğinde Rab’lerini inkâr ettiler. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle söyledi: Resûlullah (s.a.) onları ikaz ediyor, putlara tapan ve peygamberleri inkâr eden önceki ümmetlere nasıl Allah’ın azabı geldi ise, putlara taparlarsa onlara da azabın geleceğini söylüyordu. O zaman şöyle diyorlardı: Elimizde Öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı, yani geçmiş ümmetlerin neden helâk edildiklerine dair elimizde bir haber bulunsaydı ve onların gerçekten Muhammed’in söylediği sebeple helak edildiklerini bilseydik, elbette biz de Allah’ın halis kulları olurduk. Bunun üzerine Cenab-ı Hak onlara, önceki ümmetlerin, Muhammed aleyhisselâmın söylediği sebepten helâk edildikleri haberini bildirdi, ancak onlar kabul etmediler ve inatla inkâr ettiler. Muhtemeldir ki onlar bunu delil olarak ileri sürmüşlerdi, yani atalarımızda putlara taptılar, onlar da bizim yaptıklarımızı yaptılar ve azaba uğramadılar, şayet yaptıkları Allah nezdinde rızaya mazhar olmasaydı ve onlar böyle yapmakla emrolunmuş olmasalardı, Allah onları rahat bırakmazdı. Bu, şu ilahi beyanlarda belirtildiği gibidir: "Putperestler diyecekler ki: Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız”, "Onlar bir kötülük yaptıkları zaman ‘Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti’ derler”. Buna benzer sözlerle onlar, anlamsız deliller ileri sürüyorlardı. Buna göre muhtemelen onların, elimizde öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı; elbet biz de Allah’ın halis kullan olurduk sözünü, onlar bizim yaptığımız şeyleri yaptıkları için ve söylenen şeyler yüzünden değil, başka bir şeyden dolayı helâk edilmişlerdir diyorlardı.
Elbette biz de Allah’ın halis kulları olurduk. Buradaki "muhlasîn” kelimesindeki lâm harfi üstünlü olarak okunur. Onların sözlerinin zâhirine göre ise esreli olarak "muhlisin” diye de okunur; buna göre eğer öyle olsaydı, biz de ihlasla Allah’ın birliğini kabul eder ve O’na kulluk yapardık anlamına gelmesi de caizdir. Ancak “muhlasîn” lafzı, öyle olsaydı Allah özel olarak bizi seçerdi mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Cenâb-ı Hak, önceki ümmetlerin Muhammed aleyhisselâmın sözünü ettiği inkârdan dolayı helâk edildiklerine dair beyanı geldikten sonra onların inat ettiklerini, büyüklendiklerini ve inkâr ettiklerini haber vermektedir: Şimdi bu kitabı (Kur’ân) inkâr ediyorlar! Yakında her şeyi öğrenecekler! Delillerin ve âyetlerin haberleriyle gerçeği öğrendikten sonra gözleriyle de görerek yakında her şeyi öğrenecekler. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
ve in (وَإِنْ)
Arapçada ardışıklık, başlangıç veya atıf bildiren "ve" harfi ile, genellikle şart edatı olarak bilinen ancak bu ayetin sözdiziminde "inne" (şüphesiz/muhakkak) pekiştirme edatının şeddesinin hafifletilmiş hali olan "in-i muhaffefe" (hafifletilmiş in) edatının birleşiminden oluşur. Anlamı "Şüphesiz ki onlar..., her ne kadar onlar..." şeklindedir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında "in" edatının belagat ilmindeki bu "tahfif" (hafifletme) işlevini tahlil eder. Kuran, surenin bu bölümünde polemiğin seyrini aniden değiştirir. Müşriklerin meleklerle ilgili iftiralarını reddettikten sonra, onların geçmişteki bir tutumlarına (vahiy gelmeden önceki psikolojilerine) dikkat çeker. "İn" edatı, cümleye mutlak bir tekit (kesinlik) katarak, onların geçmişteki o mazeretlerini veya iddialarını tesadüfen değil, son derece bilinçli ve iddialı bir şekilde ortaya koyduklarını gramatikal olarak mühürler.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu edatın barındırdığı felsefi ironiye dikkat çeker. Kuran "Ve in" (Şüphesiz onlar vaktiyle...) diyerek, muhatapların vahiy karşısındaki o inatçı inkarlarının ardında yatan tarihsel ikiyüzlülüğü ifşa etmek üzere devasa bir gramatikal parantez (geçmişe dönüş/flashback) açar. Edat, anlatıyı geçmişin o sahte samimiyetine bağlayan sarsılmaz bir köprüdür.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve anlatısal kurgusunda bu başlangıç edatının retorik fonksiyonunu inceler. Kuran, tartışmayı sadece güncel bir itiraz üzerinden yürütmez; "ve in" (oysa onlar) diyerek muhatabın (Mekke putperestlerinin) kendi geçmişlerindeki bir arzuyu, bir talebi sahneye taşır. Bu, hasmını kendi tarihsel çelişkisiyle (vahy gelmeden önceki o kitap beklentisiyle) vurmak için hazırlanmış kusursuz bir diyalojik kurgunun ilk adımıdır.
kânû (كَانُوا)
Arapça "k-v-n" kökünden türetilmiş, sülasi mücerred, mazi (geçmiş zaman) üçüncü çoğul şahıs (onlar) nâkıs (eksik) fiilidir. "İn" edatının ardından gelerek cümlenin tarihsel zamanını belirler.
İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "k-v-n" kökünün temel manasının "bir şeyin yokluktan varlığa çıkması, varlık sahnesinde kök salması, geçici olmayan bir yapıya bürünmesi ve bir durumun öteden beri süregelerek sabitlenmesi" (kevn/kâinat) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kâne / kânû" fiilinin Kuran lügatinde sıradan, bitmiş bir geçmiş zaman (di'li geçmiş) olmadığını; bilhassa bu tür sosyolojik ve psikolojik tasvirlerde eylemin sürekliliğini, kişinin karakterine yerleşmiş, huy haline gelmiş ve öteden beri devam eden bir "zati durumu / tarihsel geleneği" bildirdiğini kaydeder. Müşrikler o sözü bir kez söyleyip bırakmamışlar; bilakis o iddiayı kendi kabilevi kimliklerinin ve aydınlanma beklentilerinin bir parçası (kânû) haline getirmişlerdir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde Cahiliye aklının zaman ve tutum algısını incelerken bu nâkıs fiilin barındırdığı psikolojik sabitlemeye dikkat çeker. "Kânû" (onlar öteden beri şöyle idiler), müşriklerin Yahudiler veya Hristiyanlar gibi kendilerine ait bir kutsal kitapları olmamasından duydukları o ezikliği ve "keşke bizim de kitabımız olsaydı" şeklindeki o kültürel kompleksi, tarihsel bir süreç olarak kendi içlerinde nasıl besleyip büyüttüklerini dilde işaretleyen bir kelimedir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin çoğul (kânû/onlar) formuyla gelişinin barındırdığı sosyolojik aidiyeti tahlil eder. Şirk veya o vahiy beklentisi bireysel bir hezeyan değil; Kureyş toplumunun meclislerinde, Kabe etrafındaki panayırlarda ortaklaşa paylaştıkları, dilden dile aktardıkları ve toplumsal bir söylem olarak (çoğul bir halde) ürettikleri organize bir "hal/durum" idi.
le yekûlûn (لَيَقُولُونَ)
Arapçada cümleye mutlak bir kesinlik, tekit ve şüphe götürmezlik katan "le" (lâm-ı ibtidâ / muzahlaka) harfi ile, "k-v-l" kökünden türetilmiş, sülasi mücerred, muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü çoğul şahıs (onlar) fiili olan "yekûlûn" kelimesinin birleşiminden oluşur. "Kânû" (idiler) fiilinin haberi (yüklemi) konumundadır. Birlikte "kesinlikle söyler dururlardı / hep derlerdi ki" anlamında (hikâye-i hal) devasa bir eylem çerçevesi çizerler.
İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "k-v-l" kökünün temel manasının "zihindeki düşüncenin harf ve sese bürünerek dışa vurulması, anlamlı bir söz söylemek, görüş bildirmek ve bir iddiayı dillendirmek" (kavl) olduğunu belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında sülasi muzari fiilin başına gelen "le" (kesinlikle) harfinin, baştaki "in-i muhaffefe" edatıyla birlikte oluşturduğu o devasa "çift katmanlı pekiştirme" (tekid) sanatını tahlil eder. Kuran "kânû yekûlûn" (söylerlerdi) diyebilirdi. Ancak araya giren bu "le" edatı; müşriklerin vahiy gelmeden önceki o "Bizim de bir kitabımız/peygamberimiz olsaydı en dindar biz olurduk" şeklindeki iddialarını utana sıkıla değil; son derece kibirli, kendinden emin, meydan okuyarak ve böbürlenerek "dile getirdiklerini" gramatikal bir sitemle mühürler.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve zamansal kurgusuna eğilerek; mazi bir fiil olan "kânû" (idiler) ile muzari bir fiil olan "yekûlûn" (söylüyorlar) kelimelerinin yan yana gelmesinin yarattığı o muazzam edebi "zaman genişlemesini" (hikâye-i hal) inceler. Bu yapı, geçmişte söylenen bir sözü dondurmaz; bilakis onların o iddialı söylemlerini, fiyakalı cümlelerini ve böbürlenmelerini adeta Kuran iniyorken bile canlı bir tiyatro sahnesi gibi okuyucunun şuuruna an be an aktarır. Kuran, muhatabın kendi geçmişteki sözünü, şimdiki inkarlarının yüzüne bir ayna gibi tutar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik ve teolojik zeminine inerek; müşriklerin bu "kavl" (söz söyleme) eylemindeki o büyük ikiyüzlülüğü ifade eder. Müşrikler, Ehl-i Kitab'a (Yahudi ve Hristiyanlara) bakıp, "Eğer bize de eskilerdeki gibi bir vahiy/kitap (zikir) gelseydi, biz onlardan çok daha sadık kullar olurduk" diye yeminler eşliğinde "söylüyorlardı" (le yekûlûn). Kuran, onların bu sözde samimi feryatlarını bizzat kendi kelimeleriyle kaydederek; son peygamber geldiğinde nasıl aniden sırtlarını dönüp bu kez kendi sözlerini (kavl) inkar ettiklerini, ahlaki bir çöküş belgesi olarak tarihe geçirir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dilin üst dişlere çarpmasıyla süzülen "l", sızıcı "y", damakta sertçe kilitlenip açılan kalın "k" (kaf), nefesi ileriye doğru uzatan "û" (med), tekrar süzülen "l", tekrar uzatan "û" ve genizde son bulan "n" harflerinin (l-y-k-û-l-û-n) oluşturduğu o dalgalı, bitmek bilmeyen, dillerde pelesenk olmuş ve sürekli tekrarlanan ses yapısının; Mekke meclislerinde durmaksızın yankılanan, ağızlarda gevelenen ve kof bir böbürlenmeden ibaret olan o "bitmez tükenmez bahanenin/sözün" işitsel bir sahnesi (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder. Ayet, putperest aklın o sahte aydınlanma beklentisini (sözde samimiyetini), bizzat kendi ağızlarından dökülen o bitmek bilmez cümlelerle (le yekûlûn) ifşa ederek bir sonraki ayetteki asıl cümlenin (bahanenin) kapısını aralar.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla