وَمَا مِنَّٓا اِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَعْلُومٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 164. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: tesbih, saf, saffat 164, melekler, saffat suresi, makam, saffat suresi 164. ayet, ilim, bilgi
-
“(Putperestlerce Allah’ın kızları sayılan melekler şöyle derler;) Bizim her birimizin mutlaka belli bir yeri vardır.”
Melekler tarafından söylenen bu sözün iki anlama gelmesi muhtemeldir, birincisi, meleklere kulluk etmelerini İnsanlara emretmekten kendilerini aklamak mânasına gelir, yani bizim her birimizin mevlâmıza ve yaratanımıza kulluk etmekte belli bir yeri vardır, bir an bile O’na kulluktan uzak duramayız, böyleyken insanlara bize kulluk etmelerini nasıl emrederiz? Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Melekler şöyle cevap verecekler; Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin”. Yani biz senin velimiz olman peşindeyiz, bundan nasıl uzak durabiliriz? Yahut muhtemelen şunu söylemek istemişlerdir; Senin bizim velimiz olmanı sağlamak gayreti, bizi sözü edilen her şeyden alıkoymaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Her birimizin mutlaka belli bir yeri vardır. Muhtemelen bundan maksat, asla bırakılamayan ve terkedilemeyen belli ve sınırlı bir yerdir. Belli bir makam. Bu belli bir ibadet mânasına da gelebilir. Nitekim Hakîm b. Hizam şöyle demiştir: Resûlullah (s.a.) ashabı ile birlikte iken bir ara onlara şöyle dedi: “Benim duyduklarımı siz de duyuyor musunuz?” Biz bir şey duymuyoruz Yâ Resûlallah, dediklerinde Hz. Peygamber (s.a.) şöyle söyledi: “Gökyüzünün gıcırdama sesini duyuyorum. Gökyüzü gıcırdamaktan dolayı kınanamaz, çünkü orada bir meleğin alnını yere koymadığı veya kıyama durmadığı bir karış kadar bile boş bir yer yoktur”. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
ve mâ (وَمَا)
Arapçada bağlaç, atıf veya başlangıç bildiren "ve" harfi ile, isim cümlelerinin başına gelerek "değil, yoktur, -mez" anlamı veren, "leyse" (değil) işlevindeki olumsuzluk (nefy/nâfiye) edatı olan "mâ" kelimesinin birleşiminden oluşur.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edatın belagat ilmindeki "nefy-i mutlak" (kesin olumsuzluk) ve "hasr" (sınırlandırma) işlevini tahlil eder. Kuran, bir önceki ayetlerde müşriklerin Allah'a kızlar (melekler) isnat ettiği o asılsız kurguyu anlatmıştı. Cümle aniden "ve mâ" (ve yoktur...) diye başlar. Suyuti'ye göre bu, cümlenin akışında devasa bir retorik sıçramadır; çünkü burada konuşan artık Allah değil, doğrudan doğruya müşriklerin tanrılaştırdığı "meleklerin ta kendisidir". Melekler, bizzat kendi varlıkları üzerinden o şirk dogmasını "ve mâ" (asla öyle değil/yoktur) diyerek reddetmeye başlarlar.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve polemik kurgusunda bu başlangıç edatının retorik fonksiyonunu inceler. Kuran, müşriklerin sahte tanrı panteonunu (melekleri/cinleri) sessiz ve edilgen nesneler olarak bırakmaz. Aniden sahnenin perdesini açar ve onlara söz hakkı verir. "Ve mâ" edatı, o ilahi varlıkların müşriklerin teolojisini bizzat kendi dilleriyle inkar ettikleri o sarsıcı "ilahi savunma/itiraf" sahnesinin gramatikal giriş mühürüdür.
minnâ (مِنَّا)
Arapça dilbilgisinde "den/dan, bir kısmı" (teb'îz/parça) anlamları taşıyan "min" harf-i ceri ile, birinci çoğul şahıs "nâ" (biz) zamirinin kaynaşmış halidir. Cümlede "mâ" edatının öne alınmış (mukaddem) haberi konumundadır. Anlamı "bizden hiçbirimiz (yoktur)" şeklindedir.
İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "min" edatının temel manasının bir bütünün içinden bir parçayı ayırmak, soylamak veya bir grubun içindeki fertleri işaret etmek olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu zamirin ("nâ" / biz) barındırdığı ontolojik itirafa dikkat çeker. Müşrikler melekleri "Allah'ın kızları" (O'nunla aynı özden/soydan gelen varlıklar) olarak görüp onlara ilahlık atfediyorlardı. Melekler ise, "minnâ" (bizden her biri / biz koca bir topluluğuz) diyerek; mutlak ve tek (Samed) olan Allah'ın aksine, kendilerinin sayısız fertlerden oluşan, yaratılmış, sınırları olan ve çoğul (nâ) bir mahlukat zümresi olduklarını bizzat itiraf ederler. Zamir, Yaratıcı'nın mutlak birliği ile yaratılmışların çokluğu (ve acziyeti) arasındaki o devasa felsefi uçurumu dilde çizer.
illâ (إِلَّا)
Arapçada kendisinden önceki genel olumsuzluk hükmünden (mâ minnâ / bizden hiçbiri yoktur ki), kendisinden sonra gelen durumu hariç tutan, ayıran ve istisna eden mutlak bir bağlaçtır. Cümlede "ancak, müstesna, ...olmasın" anlamlarına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında "mâ" (yoktur) ve "illâ" (ancak/hariç) edatlarının birleşimiyle belagat ilmindeki o meşhur "kasr ve hasr" (mutlak tahsis ve sınırlandırma) sanatının nasıl kurulduğunu tahlil eder. Kuran "Bizim bir makamımız var" demez. "Bizden hiçbiri yoktur ki, illa onun bir makamı olmasın" diyerek; verilecek olan o ilahi nizam hükmünün, meleklerin tek bir ferdini dahi dışarıda bırakmadan o devasa göksel ordunun tamamını istisnasız bir şekilde kapsadığını ve kilitlediğini gramatikal olarak mühürler.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu edatın barındırdığı felsefi itaate dikkat çeker. Müşrikler, meleklerin Allah'ın kurallarına müdahale edebilen, keyfi (şefaatçi) tanrıçalar olduğunu kurguluyordu. "İllâ" edatı, meleklerin varoluşsal olarak hiçbir keyfiyetlerinin (bağımsız inisiyatiflerinin) olmadığını; varlıklarının sadece ve sadece kendilerine çizilen o mutlak kadere (sınıra) "hapsedildiğini/tahsis edildiğini" ilan eden ontolojik bir kilit (bağlaç) işlevi görür.
lehu (لَهُ)
Arapçada aidiyet, tahsis ve mülkiyet bildiren "li" (için, ait, var) harf-i ceri ile, üçüncü tekil şahıs eril "hu" (ona/onun) zamirinin kaynaşmış halidir. Cümlede "illâ" edatından sonra gelen istisna cümlesinin öne alınmış (mukaddem) haberidir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edat öbeğinin "minnâ" (biz) çoğulundan sonra tekil (hu / ona) zamirine dönmesindeki belagat inceliğine (iltifat veya tevzi sanatına) dikkat çeker. Kuran "Bizim (lenâ) makamımız var" demez. Çoğulu tekile indirgeyerek "bizden her bir ferdin, bizzat kendisine ait (lehu) bir makamı vardır" diyerek; o devasa kozmik kalabalığın içinde zerre kadar bir kargaşa olmadığını, her bir meleğin kimliğinin, görevinin ve varoluş alanının milimetrik olarak "şahsına tahsis edildiğini" (li) gramatikal olarak sabitler. Tevhidi nizamda kaos ve anonimlik yoktur.
mekâmun (مَقَامٌ)
Arapça "k-v-m" kökünden türetilmiş, mimli mastar veya ism-i mekân (yer/zaman ismi) vezninde bir kelimedir. Ayetin sözdiziminde "lehu" ibaresinin sona bırakılmış (muahhar) mübtedası (öznesi) olarak merfu (ötreli ve tenvinli) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "k-v-m" kökünün temel manasının "oturmanın ve hareketsizliğin zıttı olarak; ayağa kalkmak, dikilmek, bir şeyin değerini bulması, dengede durması ve sarsılmaz bir şekilde sabitlenmesi" (kıyam/kıvam) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "makâm" kelimesinin Kuran lügatinde sıradan, fiziksel bir duruş yeri (coğrafi bir koordinat) olmadığını; bilakis kişinin manevi, ontolojik, görevsel ve ahlaki olarak yaratıcısı katında bulunduğu o "mutlak rütbe, değişmez derece, liyakat ve sınırları çizilmiş ilahi otorite alanını" tanımladığını kaydeder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ontolojik semantiğinde "makam" kavramının Cahiliye paganizmine indirdiği darbeyi tahlil eder. Müşrikler, melekleri ve cinleri sınırları belli olmayan, her an öfkelenip kapris yapabilen, kapıları zorlayan kaotik güçler olarak kurguluyordu. Meleklerin kendi ağzından dökülen bu "makam" (sabit duruş yeri) itirafı; evrenin başıboş (mitolojik) güçlerin çatışma alanı olmadığını, tam aksine her bir ruhani varlığın ilahi hiyerarşide kendisi için biçilmiş olan o dar, şaşmaz ve değişmez ontolojik "sınıra" (makama) çakılı olduğunu belgeleyen bir kozmik disiplin (kosmos) ilanıdır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dudakların birleşmesiyle başlayan "m", damakta sertçe kilitlenip aniden açılan kalın "k" (kaf), nefesi yukarı doğru dimdik uzatan "â" ve tekrar dudakların sımsıkı kapanmasıyla mutlak sükûnete eren "m" harflerinin (m-k-â-m) oluşturduğu o ağırbaşlı, tok, dikilen ve hareket etmeyen ses yapısının; devasa bir ilahi ordunun, kendi komutanları (Hâlık) karşısında zerre kadar kımıldamadan, sarsılmaz ve ebedi bir hazırolda bekleyişini (kıyamını) işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
ma'lûmun (مَّعْلُومٌ)
Arapça "a-l-m" kökünden türetilmiş, sülasi mücerred, ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) vezninde bir isim/sıfattır. Ayetin sözdiziminde "mekâmun" kelimesini niteleyen sıfat olarak merfu (ötreli ve tenvinli) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "a-l-m" kökünün temel manasının "cehaletin, şüphenin ve karmaşanın tam zıttı olarak; bir şeyin hakikatini, içyüzünü ve sınırlarını kesin çizgilerle birbirinden ayırıp kavramak, işaretlemek (alamet) ve idrak etmek" (ilim) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ma'lûm" (bilinen) kavramının Kuran terminolojisindeki edilgen (ism-i mef'ûl) yapısına dikkat çeker. Kuran burada "onların bildiği" (âlim) demez. "Ma'lûm" der; yani gizliliği veya belirsizliği kalmamış, sınırları ve mahiyeti bizzat mutlak bir otorite (Allah) tarafından ezelde "bilinmiş, belirlenmiş, atanmış ve mühürlenmiş" olandır. Melekler makamlarını kendileri seçmemişlerdir; onlara o makam (kader) dışarıdan "bilgi ve ölçü olarak" (ma'lûm) giydirilmiştir.
Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında pagan panteonlarıyla tevhidi nizam arasındaki bu "belirlenmişlik" çatışmasını inceler. Çoktanrılı inançlarda tanrıların yetki alanları (makamları) birbiriyle çatışır, sınırları meçhuldür (kaos). Kuran, "ma'lûmun" diyerek; ilahi otoritenin melekler üzerindeki o mutlak, şeffaf ve belirlenmiş (fixed/known) hiyerarşisini, paganizmin o karanlık, anarşik ve keyfi teolojisine karşı devasa bir düzen (kosmos) belgesi olarak sunar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; müşriklerin meleklerin sınırlarını aşıp onlara şefaatçi tanrılar (Allah'ın kızları) vasfını uydurdukları o kibri tahlil eder. Melekler bizzat kendi ağızlarıyla "Bizim makamımız bellidir (ma'lûm)" diyerek bu pagan iftirasını (haddi aşmayı) kategorik olarak reddederler. İlahlık taslamazlar, Allah ile akrabalık kurgulamazlar; çünkü her birinin sınırları, yapabilecekleri ve yapamayacakları bizzat Yaratıcı tarafından "belirlenmiş, ölçülmüş ve sınırlandırılmıştır" (ma'lûm).
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de meleklerin "ma'lûm makam" vasfının; klasik tefsirlerde onların ismeti (günahsızlığı ve mutlak itaati) bağlamında ele alındığı; meleklerin kendi iradeleriyle bu "bilinen/çizilen sınırı" (makam-ı ma'lûm) terk edip isyan edemeyeceklerinin veya şefaat yetkisi gasp edemeyeceklerinin mutlak ve evrensel bir tevhidi belgesi olduğu vurgulanır. Ayet, şirk panteonunun o uydurma hiyerarşisini, meleklerin bizzat o boyun eğmiş, sınırları çizilmiş ve sükûnet dolu itirafıyla (ma'lûm bir makamdayız nidalarıyla) kökünden yıkarak son bulur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla