اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَص۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 160. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: haşr, saffat 160, nesep, şirkten münezzehiyet, saffat suresi, saffat suresi 160. ayet, cinler, allah, ibadet
-
159. "Allah, o inkârcıların isnat ettikleri niteliklerden münezzehtir”
160. "Allah’ın samimi kulları başkadır (onlar gibi davranmazlar).”
Buradaki “Sübhânallâh" (سبحان الله) lafzı Cenâb-ı Hak, kendisini bu şekilde niteleyen söz konusu kişilerin tavsifinden tenzih etmekte ve onların bütün sözlerinden kendini aklamaktadır. Sonra da Allah’ın samimi kulları başkadır (onlar gibi davranmazlar) diye bir istisna getirmektedir. Burada Cenâb-ı Hakk’ın kendini her türlü noksanlıktan tenzih etmesinin hemen arkasından neden istisna edatını koyduğunu bilmiyoruz. İstisnanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, Allah’ın çocuk sahibi olduğu ve benzeri diğer konularla ilgili olarak kâfirlerin nitelemelerinden Cenâb-ı Hak münezzehtir. Allah’ın samimi kullan başkadır, çünkü onlar Allah’ı kâfirler gibi nitelemezler. Yani Allah, o kâfirlerin kendisini nitelemelerinden beridir, ancak samimi kullarının yücelik içeren nitelemelerinden beri değildir.
İkincisi, Allah, o inkârcıların İsnat ettikleri niteliklerden münezzehtir, yalnız onlardan samimi olan ve Allaha iman edenler müstesna, Allah bunların yaptığı yücelik nitelemelerinden beri değildir; onlardan bir grubun müslüman olması ve Allah’ı lâyık olduğu şekilde nitelemesi mümkündür, çünkü iman eden ve samimi olan kişi Allah’ı ancak lâyık olduğu şekilde niteler. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları şöyle dedi: Allah’ın samimi kulları başkadır meâlindeki beyan, bu varlıklar iyi biliyorlar ki kendileri de mutlaka -cehenneme- götürüleceklerdir meâlindeki âyetten müstesnadır, yani, Allah, o inkârcıların isnat ettikleri niteliklerden münezzehtir. Allah’ın samimi kulları ise başkadır; çünkü daha önce samimi olanları azaba uğratmaktan istisna ettiği üzere onlar cehenneme ve azaba götürülmeyeceklerdir. En doğrusunu Allah bilir ya, burada takdim-tehir söz konusudur.
Yorumu Yorumla
-
illâ (إِلَّا)
Arapçada kendisinden önceki genel hükümden veya gruptan, kendisinden sonra gelen unsuru hariç tutan, ayıran ve istisna eden (istisna edatı) mutlak bir bağlaçtır. Cümlede "ancak, müstesna, şunlar hariç" anlamlarına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edatın belagat ilmindeki eşsiz "istisna" (kurtarma) işlevini tahlil eder. Kuran, bir önceki ayette müşriklerin ve cinlerin ilahi mahkemede zorla hazır bulundurulacaklarını (muhdarûn) ve Allah'ın onların vasıflandırmalarından münezzeh olduğunu belirtmişti. Araya aniden giren "illâ" (hariç) edatı, o devasa teolojik mahkumiyetin ve yalan (ifk) fırtınasının ortasında gramatikal bir sığınak açarak; şirk bataklığına düşmeyen o seçkin azınlığı, yaklaşan genel azaptan ve o karanlık tablodan tek bir hamleyle çekip çıkarır.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve anlatısal kurgusunda bu istisna edatının (illâ) retorik fonksiyonunu inceler. Kuran, muhatabın zihninde oluşan o "herkesin hesap gününde zorla sürükleneceği" veya "herkesin pagan cehaletine düştüğü" şeklindeki o karamsar, apokaliptik beklentiyi aniden patlayan bu edatla böler. Bu kelime, yıkım (helak/azap) sahnelerinin sonunda beliren ilahi merhametin ve tevhidi sadakatin dildeki en keskin kırılma noktasıdır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; boğazın en derininden kopan keskin ve kırık bir hemze (i) ile, dilin üst damağa yapışıp aniden açılmasıyla oluşan şeddeli ve uzatmalı "lâ" (lâm-elif) harfinin (i-l-l-â) oluşturduğu o bıçak gibi kesen, durduran ve akışı aniden bölen ses yapısının; cehenneme veya cehalete doğru akan o devasa kalabalığın önünü kesen, onları durduran ve o çamurun içinden saf olanı ayıran o "kesici ve ayıklayıcı" ilahi adaleti işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
ibâde (عِبَادَ)
Arapça "a-b-d" kökünden türetilmiş olan "abd" (kul/köle) kelimesinin kuralsız/kırık çoğulu (cemi mükesser) formudur. Ayetin sözdiziminde "illâ" edatının müstesnası (hariç tutulanı) olarak nasb (üstünlü) konumundadır ve ardından gelen isme muzaf (tamlanan) olmuştur.
İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "a-b-d" kökünün temel manasının "yumuşaklık, boyun eğme, itaat, kibrin ve direncin kırılarak tam bir teslimiyet içine girme ve üzerinden çokça geçildiği için düzleşmiş, pürüzsüzleşmiş yol (mu'abbad)" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ubûdiyyet / ibâdet" eyleminin Kuran lügatinde sıradan, zoraki bir kölelik (rikk) olmadığını; bilakis kişinin kendi hür iradesiyle, sevgi, saygı ve mutlak bir bilinçle, yaratıcısı karşısında kendi ontolojik hiçliğini kabul edip O'na "pürüzsüzce boyun eğmesi" olduğunu kaydeder. Onlar, kibirlenip Allah'a kızlar isnat eden müşriklerin aksine, haddini bilen ve "kulluk" sınırında duranlardır.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde bu kelimenin Cahiliye zihniyetine karşı kurguladığı o devasa felsefi devrimi tahlil eder. Cahiliye toplumunda bir başkasına "abd" (kul/köle) olmak, en büyük utanç, zayıflık ve aşağılanma sebebiydi; bedevi arap mutlak bir kibrin (hürriyetin) peşindeydi. Kuran ise "ibâde" kelimesini alıp ontolojik bir zirveye yerleştirir: Allah'a kul olmak (O'na karşı küçülmek), evrendeki diğer tüm sahte tanrılara, cinlere, mitolojilere ve beşeri zorbalara karşı "özgürleşmenin" yegane yoludur. Kulluk, tevhidi sistemde en yüce şeref makamıdır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin çoğul (ibâde) formunun barındırdığı sosyolojik aidiyete dikkat çeker. Kuran onları bireysel, izole kahramanlar olarak değil; tarih boyunca kibrini kırmış, şirk koşmamış ve ilahi otoriteye teslim olmuş o devasa tevhidi zümrenin (kullar ordusunun) ayrılmaz bir parçası olarak "ibâde" (kullar) şeklinde kolektif bir onurla isimlendirir.
llâhi (اللَّهِ)
Arapça "e-l-h" kökünden türetilmiş olan "ilâh" kelimesinin başına belirlilik takısı (el) getirilerek mutlak ve yegane Yaratıcı'nın özel ismi (alem) haline gelmiş formudur. Ayetin sözdiziminde "ibâde" kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur (esreli) konumundadır. Bu yapı, Arapçada "izâfet-i teşrîfiyye" (onurlandırma tamlaması) olarak bilinir.
İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "e-l-h" kökünün temel manasının "hayret etmek, sığınmak, mutlak bir yücelik karşısında aklın kamaşması ve ibadet/kulluk edilen yegane merci" olduğunu belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında "kullar" (ibâde) kelimesinin doğrudan doğruya "Allah" ismine tamlanmasının (ibâdallâhi) belagat ilmindeki o muazzam ontolojik şereflendirme (teşrîf) işlevini tahlil eder. Kuran "O'nun kulları" diyerek bir zamir de kullanabilirdi. Ancak bizzat "Allah" lafza-i celalini kullanarak; o kulların herhangi bir dünyevi efendiye, puta veya cinlere değil, doğrudan doğruya o mutlak ve en yüce Zât'a (Allah'a) tahsis edildiklerini, onların boyunlarındaki "kulluk tasmasının" evrendeki en büyük özgürlük ve onur belgesi olduğunu gramatikal olarak mühürler.
Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu tamlamanın (ibâdallâhi) pagan teolojisine indirdiği darbeyi inceler. Müşrikler melekleri veya cinleri "Allah'ın akrabaları / ortakları" olarak kurgulayıp onlara tapan bir zihniyete sahipti. Kuran, "Allah'ın kulları" tamlamasıyla, Allah ile yaratılmışlar arasında hiçbir akrabalık (nesep) veya genetik ortaklık (kızlar) olamayacağını; O'nunla kurulabilecek yegane sağlıklı ve fıtri ilişkinin ancak ve ancak bu "kulluk/ibadet" (master-servant) ilişkisi olduğunu ilan ederek o mitolojik hiyerarşiyi darmadağın eder.
el-muhlesîn (الْمُخْلَصِينَ)
Arapça "h-l-s" kökünden türetilmiş, if'al babında, ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isim/sıfattır. Ayetin sözdiziminde "ibâdallâhi" tamlamasını niteleyen sıfat olarak yâ harfi ile nasb konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar.
İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "h-l-s" kökünün temel manasının "bir şeyin içine karışmış olan her türlü yabancı maddeden, kirden, bulanıklıktan ve tortudan arındırılması, saflaşması, katıksız ve duru hale (hâlis) gelmesi" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ihlâs / muhles" kavramının Kuran terminolojisindeki o muazzam edilgen (ism-i mef'ûl) yapısına dikkat çeker. Kuran burada "muhlisîn" (kendi çabasıyla inancını saf tutanlar / etken) demez. "Muhlesîn" (Allah tarafından bizzat seçilip, arındırılıp, şirkin ve cehaletin kirinden çekilip alınarak saflaştırılanlar / edilgen) der. Bu, kişinin kendi ibadetine güvenmesinin ötesinde, Allah'ın o kulu özel bir ilahi koruma ve şefkat (inayet) altına alarak onu putperestliğin her türlü felsefi zehrinden "temizlediğini" gösteren devasa bir lütuf mühürüdür.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik arka planına inerek; kökün antik Süryanice ve Aramicede "kurtarmak, çekip çıkarmak, selamet ve arınma" anlamlarında kullanıldığını belirtir. Kuran, pagan zihniyetinin o karmaşık panteonundan (putlar, cinler, kızlar yığıntısından) ontolojik olarak "kurtarılıp saf tevhidi zemine çekilmiş" o seçkin azınlığı bu evrensel kökle (el-muhlesîn) tanımlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; bu sıfatın Kuran'ın peygamberler (ve onlara uyan saf müminler) algısındaki yerine dikkat çeker. Müşriklerin teolojisi, sahte akrabalıklar (nesep) ve uydurma şefaatçiler üzerine kuruluydu. Kuran, "Allah'ın ihlasa erdirilmiş (arındırılmış) kulları" (el-muhlesîn) ibaresiyle, ilahi kurtuluşun ve yakınlığın mitolojik bir akrabalıkla değil, bütünüyle kalbin şirkten arındırılmasıyla (ihlasla) mümkün olduğunu ilan eder. Onlar, zihinleri şeytanın (ve uydurma vasıfların) tasallutundan "dokunulmaz" kılınmış kimselerdir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve retorik kapanışına (fasılasına) eğilerek; bir önceki ayetteki o çirkin ve karanlık "vasfetme / iftira atma" (yasifûn) eylemine karşı bu kelimenin nasıl bir felsefi aydınlık getirdiğini inceler. Müşrikler cehaletle Allah'ı kirletmeye (noksan sıfatlarla vasfetmeye) çalışırken; "el-muhlesîn", zihinleri ve dilleri bu kirden (şirkten) bütünüyle yıkanmış, sadece Allah'ı O'na layık şekilde tenzih eden (sübhânallahi) o pırıl pırıl, şeffaf ve saf tevhidi idraki temsil eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Kuran'da "muhles" (edilgen) sıfatının, şeytanın dahi "Senin ihlasa erdirdiğin/arındırdığın kulların hariç, hepsini yoldan çıkaracağım" diyerek itiraf ettiği o mutlak "ilahi koruma altındaki" dokunulmaz zümreyi tanımladığı vurgulanır. Ayet, şirk batağında hesap gününe sürüklenecek olan o koca bir cehalet yığınının içinden, bizzat göklerin eliyle yıkanıp saf altın gibi kenara ayrılmış (istisna edilmiş) o tertemiz kulların gramatikal kurtuluşuyla son bulur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla