Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 159. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 159. Ayet

    سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Subhâna(A)llâhi ‘ammâ yasifûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      159. "Allah, o inkârcıların isnat ettikleri niteliklerden münezzehtir”

      160. "Allah’ın samimi kulları başkadır (onlar gibi davranmazlar).”


      Buradaki “Sübhânallâh" (سبحان الله) lafzı Cenâb-ı Hak, kendisini bu şekilde niteleyen söz konusu kişilerin tavsifinden tenzih etmekte ve onların bütün sözlerinden kendini aklamaktadır. Sonra da Allah’ın samimi kulları başkadır (onlar gibi davranmazlar) diye bir istisna getirmektedir. Burada Cenâb-ı Hakk’ın kendini her türlü noksanlıktan tenzih etmesinin hemen arkasından neden istisna edatını koyduğunu bilmiyoruz. İstisnanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, Allah’ın çocuk sahibi olduğu ve benzeri diğer konularla ilgili olarak kâfirlerin nitelemelerinden Cenâb-ı Hak münezzehtir. Allah’ın samimi kullan başkadır, çünkü onlar Allah’ı kâfirler gibi nitelemezler. Yani Allah, o kâfirlerin kendisini nitelemelerinden beridir, ancak samimi kullarının yücelik içeren nitelemelerinden beri değildir.

      İkincisi, Allah, o inkârcıların İsnat ettikleri niteliklerden münezzehtir, yalnız onlardan samimi olan ve Allaha iman edenler müstesna, Allah bunların yaptığı yücelik nitelemelerinden beri değildir; onlardan bir grubun müslüman olması ve Allah’ı lâyık olduğu şekilde nitelemesi mümkündür, çünkü iman eden ve samimi olan kişi Allah’ı ancak lâyık olduğu şekilde niteler. En doğrusunu Allah bilir.

      Bazıları şöyle dedi: Allah’ın samimi kulları başkadır meâlindeki beyan, bu varlıklar iyi biliyorlar ki kendileri de mutlaka -cehenneme- götürüleceklerdir meâlindeki âyetten müstesnadır, yani, Allah, o inkârcıların isnat ettikleri niteliklerden münezzehtir. Allah’ın samimi kulları ise başkadır; çünkü daha önce samimi olanları azaba uğratmaktan istisna ettiği üzere onlar cehenneme ve azaba götürülmeyeceklerdir. En doğrusunu Allah bilir ya, burada takdim-tehir söz konusudur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        subhâne (سُبْحَانَ)

        Arapça "s-b-h" kökünden türetilmiş, mastar yapısında olan ve cümlede mef'ûl-ü mutlak (mutlak nesne) olarak nasb (üstünlü) konumunda bulunan bir isimdir. Kendisinden önce düştüğü varsayılan (mukadder) "üsebbihu" (tesbih ederim/yüceltirim) fiilinin anlamını tekit eden ve her zaman izafetle (tamlamayla) kullanılan mutlak bir tenzih (arındırma) nidasıdır.

        İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "s-b-h" kökünün temel manasının "suyun veya havanın içinde hiçbir engele takılmadan, pürüzsüzce, hızla ilerlemek, yüzmek, uzaklaşmak ve bir şeyi bulunduğu bayağı konumdan hızla uzaklaştırıp en saf haline ayırmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sübhân/tesbih" eyleminin Kuran lügatinde sıradan bir sözlü zikir olmadığını; Allah'ı mahlukata ait her türlü noksanlıktan, acziyetten, beşeri vasıflardan ve iftiralardan hızla "uzak tutarak (tenzih ederek)", düşüncede ve sözde O'nun mutlak aşkınlığına (yüceliğine) doğru kalbi ve akli bir "kulaç atma, arınma ve yüceltme" eylemi olduğunu kaydeder.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu kelimenin mef'ûl-ü mutlak formunda gelmesinin ve fiilinin gizlenmesinin belagat ilmindeki sarsıcı "taaccüb ve tenzih" (hayret ve arındırma) işlevini tahlil eder. Kuran, müşriklerin Allah'a kızlar ve cinlerle akrabalık isnat ettiği o korkunç iftiraları aktardıktan sonra, doğrudan "Allah yücedir" demez. "Subhâne..." diyerek; aklın sınırlarını zorlayan bu iftira karşısında devasa bir teolojik irkilme (hayret) yaşandığını ve Allah'ın bu pagan iddialarından mutlak, kesin ve eylemsel olarak gramatikal bir şiddetle "tenzih edildiğini" (uzaklaştırıldığını) mühürler.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde "sübhân" kavramının Cahiliye teolojisine karşı kurguladığı o devasa epistemolojik devrimi tahlil eder. Cahiliye insanı, tanrılarını insani zaaflarla, soy bağlarıyla ve mitolojik akrabalıklarla (antropomorfizm) kurguluyordu. Kuran, "subhâne" nidasıyla; ilahi olan ile beşeri olan arasındaki o sarsılmaz ve aşılamaz ontolojik uçurumu ilan eder. Allah, yaratılmışların zihinlerindeki tüm tasavvurların "hızla ötesine geçen / uzaklaşan" (sübhân) mutlak ve yegane varlıktır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dişlerin arasından rüzgar gibi süzülen "s", dudakların kapanıp aniden açılmasıyla patlayan "b", boğazın ortasından derin bir nefesle çıkan "h" (ha), uzatmalı "â" ve genizde son bulan "n" harflerinin (s-b-h-â-n) oluşturduğu o dalgalı, ferahlatıcı, suları yaran ve yukarıya doğru genişleyen ses yapısının; müşriklerin attığı o kirli iftiraların tortusunu yırtıp atarak göklere doğru yükselen o saf, pürüzsüz ve mutlak arınma (tenzih) eylemini işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.

        llâhi (اللَّهِ)

        Arapça "e-l-h" kökünden türetilmiş olan "ilâh" kelimesinin başına belirlilik takısı (el) getirilerek mutlak ve yegane Yaratıcı'nın özel ismi (alem) haline gelmiş formudur. Ayetin sözdiziminde "subhâne" kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur (esreli) konumundadır.

        İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "e-l-h" kökünün temel manasının "kulluk etmek, yönelmek, sığınmak, aklın o muazzam yücelik karşısında hayrete düşmesi, şaşkınlık içinde sevgiyle bağlanmak ve ibadet etmek" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında "subhâne" tenzih edatının hemen ardından "Allah" ism-i celalinin (subhânallâhi) getirilmesinin barındırdığı felsefi amaca dikkat çeker. Müşrikler önceki ayetlerde Allah'a cinlerle "nesep" (akrabalık) tayin etmişlerdi. Kuran, O'nun özel ismini "tenzih" (sübhân) kelimesiyle doğrudan ve bitişik olarak tamlayarak; Yaratıcı'nın (Allah'ın) Zâtının, mahlukatın sahip olduğu her türlü soy, nesep ve üreme yasasından felsefi olarak bütünüyle izole edildiğini dilde belgeler.

        Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu ismin kullanılmasındaki polemik gücü inceler. Kuran'ın muhatabı olan pagan Araplar "Allah" ismini biliyor ve kullanıyorlardı, ancak O'nun mahiyetini pagan tanrıları gibi tahayyül ediyorlardı. Kuran, "Subhânallâhi" (Allah münezzehtir) diyerek; onların dilindeki o "mitolojik/pagan Allah" figürünü yıkar ve ismin içini mutlak monoteizmin o eşsiz, aşkın ve ulaşılamaz (transcendent) gerçekliğiyle yeniden doldurur.

        ammâ (عَمَّا)

        Arapçada "den/dan, hakkında, -den uzaklaşma ve geçme" (mücâveze) anlamları taşıyan "an" harf-i ceri ile, ism-i mevsul (ilgi zamiri) olan ve "şey, o şey ki" anlamı veren "mâ" edatının kaynaşmış halidir. Nun harfi mim harfine idgam edilerek (katılarak) okunur. Ayetin sözdiziminde, öncesindeki "subhâne" tenzih edatının mecrur tümlecidir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında "an" harf-i cerinin belagat ilmindeki "mücâveze" (ötesine geçme ve sıyrılma) işlevini tahlil eder. "Subhâne" zaten bir uzaklaşma bildirirken, ardından "an" (den/dan) edatının gelmesi, Allah'ın o iftiralardan uzaklığının ne kadar erişilmez ve mutlak olduğunu ikinci bir gramatikal bariyerle sağlamlaştırır. Ayrıca "mâ" (şey) ilgi zamirinin genelliğine dikkat çeker; Kuran sadece nesep veya çocuk iddialarını değil, müşriklerin Yaratıcı hakkında ürettikleri geçmişteki, şimdiki ve gelecekteki (mâ) tüm asılsız kurguları tek bir zamirde toplayıp çöpe atar.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve polemik kurgusunda bu birleşik edatın (ammâ) retorik fonksiyonunu inceler. Kuran, pagan zihniyetini yargılarken bu edatla adeta devasa bir felsefi duvar örer. "Ammâ" (o şeylerden ki...), ilahi hakikat ile beşeri hezeyan (putperest söylem) arasındaki sınırı net bir şekilde çizen, Allah'ı müşriklerin o kaba teolojik dilinden soyutlayan yapısal bir ayraçtır.

        yasifûn (يَصِفُونَ)

        Arapça "v-s-f" kökünden türetilmiş, sülasi mücerred, muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü çoğul şahıs (onlar) fiilidir. "Ammâ" birleşik edatındaki "mâ" ilgi zamirinin sıla cümlesini (niteliğini) oluşturur. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "v-s-f" kökünün temel manasının "bir şeyin halini, durumunu, niteliğini ve şeklini sözlü veya zihinsel olarak tasvir etmek, nitelemek, süslemek ve bir şeye bir özellik atfetmek" (vasıf/sıfat) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vasf" eyleminin Kuran lügatinde her zaman doğru bir tanımlama olmadığını; bilhassa müşriklerin Allah hakkındaki iddiaları bağlamında kullanıldığında, "gerçekte var olmayan bir niteliği, sırf kendi zihinsel fantezileri veya yalanlarıyla Yaratıcı'ya yamamaya çalışmak, asılsız özellikler atfetmek (iftira)" anlamına geldiğini kaydeder. Onlar Allah'ı bilmedikleri için, O'nu kendi hevalarına göre sadece "vasfetmektedirler" (nitelemektedirler).

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik ve epistemolojik zeminine inerek; müşriklerin bu "vasfetme" eylemindeki o devasa kibri (haddi aşmayı) ifade eder. Yaratıcı (Hâlık), yaratılmışların kelimelerine, kavramlarına ve sosyolojik kurgularına sığmaz. Müşrikler, evrenin mutlak hakimi olan Allah'a kızlar isnat ederek, O'nu kendi ataerkil dilleriyle (v-s-f) "tanımlamaya, sınırlandırmaya ve tasvir etmeye" kalkışmışlardır. Kuran, "vasfettikleri şeylerden münezzehtir" diyerek, insanın Yaratıcı'yı kendi kısıtlı diliyle ve putperest algısıyla etiketleme yetkisini onun elinden alır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve zamansal kurgusuna eğilerek; fiilin mazi (geçmiş zaman) değil de muzari (şimdiki/geniş zaman) formunda "yasifûn" (vasfediyorlar / niteleyip duruyorlar) olarak gelişinin barındırdığı felsefi sürekliliği tahlil eder. Müşriklerin Allah'a beşeri sıfatlar atfetme hastalığı tarihte kalmış bir olay değildir; bu "vasfetme" (yasifûn) cürümü, insanın kendi zihnindeki putları Allah'a yansıtma çabası olarak her çağda devam eden aktif ve dinamik bir teolojik sapmadır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de "vasf" kavramının bu ayetteki kullanımının; Allah'ın mahiyetini kavramaktan aciz olan aklın, O'nu yaratılmışlara benzeterek (teşbih ve tecsim) konuşmasına verilen genel bir isim olduğu; Kuran'ın tevhid mücadelesinin en zirve noktasının, Allah'ı müşriklerin bu "yakıştırmalarından / nitelemelerinden" (yasifûn) ebediyen ve mutlak bir şekilde tenzih etmek (Sübhân) olduğu vurgulanır. Ayet, pagan dillerin ürettiği bütün asılsız etiketlerin, ilahi tenzih kılıcıyla tek bir hamlede kesilip atıldığı o sarsılmaz ve ebedi kapanışla son bulur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X