Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 158. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 158. Ayet

    وَجَعَلُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجِنَّةِ نَسَباًۜ وَلَقَدْ عَلِمَتِ الْجِنَّةُ اِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vece’alû beynehu vebeyne-lcinneti nesebâ(en)(c) velekad ‘alimeti-lcinnetu innehum lemuhdarûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Onlar Allah ile görülmez varlık türleri arasında da bir soy birliği yakıştırdılar. Oysa bu varlıklar iyi biliyorlar ki kendileri de mutlaka hesap yerine götürüleceklerdir.”

      Onlar Allah ile görülmez varlık türleri arasında da bir soy birliği yakıştırdılar. Bütün müfessirler şöyle dediler: Burada geçen görülmez varlıklar anlamına gelen “cinne” (الجنة) kelimesinden maksat, meleklerdir. Bunun delili de kâfirlerin söyledikleri, melekler Allah’ın kızlarıdır, şeklindeki sözüdür. Oysa bu varlıklar iyi biliyorlar ki kendileri de mutlaka hesap yerine götürüleceklerdir meâlindeki İlâhî kelâm hakkında da şöyle dediler: Allah’ın kızları olmakla tavsif ettikleri cinler de, mutlaka hesap yerine ve Allah’ın azabına götürüleceklerini bilmektedirler. Yahut Mücâhid ve diğerlerinin görüşüne göre hesaba çekileceklerini bilmektedirler. Veyahut onların Allah’ın melekleri olduğu anlayışına, onlara tâbi olanlar sevketmişti. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve ce'alû (وَجَعَلُوا)

        Arapçada bağlaç ve atıf işlevi gören "ve" harfi ile, "c-a-l" kökünden türetilmiş, sülasi mücerred, mazi (geçmiş zaman) üçüncü çoğul şahıs (onlar) fiili olan "ce'alû" (kıldılar/uydurdular) kelimesinin birleşiminden oluşur. Cümlenin temel eylemidir.

        İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "c-a-l" kökünün temel manasının "bir şeyi yoktan var etmek (halk) değil; bilakis halihazırda var olan bir şeyin üzerine yeni bir nitelik, statü, hüküm veya vasıf eklemek, onu bir halden başka bir hale dönüştürmek veya zihinsel olarak öyle kurgulamak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ce'l" eyleminin Kuran lügatinde ontolojik bir yaratmadan ziyade, hukuki veya itikadi bir "isnat/atfetme" eylemi olduğunu kaydeder. Müşrikler melekleri veya cinleri fiziksel olarak yaratmamışlardır; ancak kendi zihinlerinde onlara tanrılık veya tanrının kızları olma vasfını "kılmışlar/giydirmişlerdir" (ce'alû). Bu fiil, şirkin zihinsel bir kurgu (uydurma) olduğunu belgeler.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında fiilin mazi (geçmiş zaman) ve çoğul (onlar) formunda gelmesinin belagat ilmindeki sarsıcı işlevine dikkat çeker. Kuran, "kıldılar/yaptılar" diyerek, bu iftiranın bireysel bir hezeyan değil, pagan toplumunun tarihsel süreç içinde ortaklaşa inşa edip kuşaktan kuşağa aktardığı, kurumsallaşmış ve dogmalaşmış "kolektif bir inanç sistemi" olduğunu gramatikal olarak mühürler.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde bu fiilin barındırdığı felsefi cüretkârlığı tahlil eder. Tevhid inancında vasıfları belirleyen (ce'leden) yegane otorite Allah'tır. Cahiliye aklı ise bu "ce'alû" (onlar kıldılar) eylemiyle, kendi kendini yasa koyucu ve teoloji üretici konumuna yükseltmiş, mutlak Yaratıcı'nın üzerine O'nun rızası dışında beşeri kurgular ve etiketler yapıştırmaya (ce'l etmeye) yeltenmiştir.

        beynehu (بَيْنَهُ)

        Arapçada "arasında, ortasında" anlamlarına gelen, mekân veya ilişki bildiren (zarf-ı mekân) "beyne" edatı ile, üçüncü tekil şahıs eril "hu" (onun / Allah'ın) zamirinin kaynaşmış halidir.

        İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "b-y-n" kökünün temel manasının "iki şeyin birbirinden ayrılması, aralarındaki mesafe, sınır veya iki ayrı unsuru birbirine bağlayan o aralık/ilişki" (beyn) olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu edatın barındırdığı ontolojik mesafeye dikkat çeker. Yaratıcı (Hâlık) ile yaratılmış (mahluk) arasındaki o devasa, aşılamaz ve mutlak felsefi mesafe (beyn), tevhidi inancın temelidir. Ancak müşrikler, "beynehu" (Onunla... arasında) diyerek bu aşılamaz ilahi sınırı kendi zihinlerinde ihlal etmiş, o dokunulmaz "aralığı" (beyni) dünyevi bir akrabalık bağıyla doldurmaya kalkışmışlardır.

        ve beyne (وَبَيْنَ)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile mekân/ilişki zarfı "beyne" (arasında) edatının tekrarından oluşur. İki taraf arasındaki ilişkinin ikinci ucunu (diğer kefesini) gramatikal olarak inşa eder.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında "beyne" (arasında) edatının iki kez tekrarlanmasının (beynehu ve beyne...) belagat ilmindeki o sarsıcı tezat ve dengeleme sanatını tahlil eder. Kuran, "Onunla cinler arasında" demek yerine zarfı tekrarlayarak; taraflar (Allah ve mahlukat) arasındaki o devasa ontolojik uçurumu ve tabiat farklılığını, dildeki edat tekrarıyla daha da belirginleştirir. Zarfın tekrarı, tarafların asla aynı kategoride olmadığını (birleşemeyeceğini) işaret eden gramatikal bir duvardır.

        el-cinneti (الْجِنَّةِ)

        Arapça "c-n-n" kökünden türetilmiş, cinler topluluğunu (taifesini) ifade eden ism-i cem'dir. Ayetin sözdiziminde "beyne" zarfından dolayı mecrur (esreli) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar.

        İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "c-n-n" kökünün temel manasının "bir şeyin gözden gizlenmesi, üzerinin örtülmesi, algının ötesinde kalması ve karanlıkta kalmak" olduğunu belirtir. Gözle görülmeyen şuur sahibi varlıklara bu kökten ötürü "cin" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "cinnet / cin" kavramının Kuran lügatinde sadece bilinen ateşten yaratılmış cin tayfasını değil, asıl lügat manasıyla "duyulardan gizlenmiş" olan her türlü ruhani varlığı, hatta melekleri de kapsayacak genişlikte kullanılabildiğini kaydeder. Müşrikler için melekler de gözle görülmeyen (cinnet) kategorisinde yer alan ve tanrılaştırdıkları o gizemli varlık alanının bir parçasıdır.

        Patricia Crone, İslam öncesi dinler tarihi ve Geç Antik Çağ bağlamında pagan Arap teolojisindeki (özellikle Nebati ve Hicaz kültüründeki) "cin" ve "melek" algısının muğlaklığını inceler. Müşrikler, çöllerde yaşayan, doğaüstü güçleri olan, cinleri ve melekleri aynı ilahi panteonun üyeleri (Allah'ın ortakları veya kızları) olarak görüyorlardı. Kuran, "el-cinneti" kelimesini kullanarak; onların melek sandıkları veya tanrılaştırdıkları o şefaatçi varlıkların, aslında bildiğimiz "cin taifesinden" başka bir şey olmadığını ifşa ederek o sahte pagan hiyerarşisini yerle bir eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu ayetteki "el-cinneti" (cinler) ifadesinin, önceki ayetlerde geçen "melekler" tartışmasının bir devamı olduğu; Kuran'ın, müşriklerin melekleri cinlerle aynı ontolojik seviyeye (görünmezler sınıfına) koyup onlara Allah ile bir akrabalık uydurmalarını hedef aldığı vurgulanır.

        neseben (نَسَبًا)

        Arapça "n-s-b" kökünden türetilmiş bir isim/mastardır. Ayetin sözdiziminde "ce'alû" (kıldılar) fiilinin doğrudan nesnesi (meful-ü bihi) olarak nasb (üstünlü ve tenvinli) konumundadır. Müşriklerin o iki taraf arasında kurdukları sahte bağın niteliğini tanımlar.

        İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "n-s-b" kökünün temel manasının "bir şeyi bir şeye bağlamak, kan bağı, hısımlık, soy ağacı, evlilik veya üreme yoluyla kurulan organik ve biyolojik köken bağı" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın sosyolojik ve ahlaki semantiğinde "nesep" kavramının Cahiliye (İslam öncesi Arap) toplumundaki o devasa kabilevi statüsünü tahlil eder. Çöl kültüründe nesep (soy/kan bağı), hukukun, sadakatin, asaletin ve dinin ta kendisidir. Kuran, müşriklerin bu putperest sosyolojilerini doğrudan teolojiye taşıdıklarını deşifre eder. Onlar, Allah'ı mutlak bir Yaratıcı (Hâlık) olarak değil, tıpkı kabileleri birleştiren bir "büyük ata" (patriarch) gibi kurgulamış ve cinlerle/meleklerle O'nun arasına bir "kan bağı/hısımlık" (neseb) uydurmuşlardır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve polemik kurgusuna eğilerek; Kuran'ın ataerkil Arap aklını kendi kavramlarıyla (nesep) nasıl vurduğunu inceler. Allah "Samed"dir; yani doğurmamış ve doğurulmamıştır. Müşrikler ise "neseben" (soy bağı) diyerek Allah'a evlilik, eş, çocuklar ve kayın hısımlığı isnat ederek; mutlak, bölünmez ve ebedi olan zatı, ölümlü, üreyen ve cinsel kimliği olan mitolojik bir figüre indirgemişlerdir. Şirk, ilahi olanı biyolojik bir nesebin içine hapsetme küstahlığıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; müşriklerin bu "nesep" uydurmasının arkasındaki siyasi ve dini çıkar ilişkisine dikkat çeker. Cinler veya melekler Allah ile "akraba" (nesep) sayılırsa, onlara tapınmak ve onlara sunulan adaklar meşrulaşır; onlar ilahi divanda torpili (şefaati) olan varlıklara dönüşür. Kuran, "neseben" kelimesiyle, şirkin aslında dini bir kılıfa büründürülmüş bir "ilahi kayırmacılık (nepotizm) fantezisi" olduğunu ifşa eder.

        ve lekad (وَلَقَدْ)

        Arapçada yemin ve başlangıç bildiren "ve" (vav-ı kasem/istînâf), cümleye mutlak bir kesinlik ve pekiştirme katan "le" (lâm-ı ibtidâ) ve geçmiş zaman fiillerinin başına gelerek eylemin şüphesiz ve tam olarak gerçekleştiğini mühürleyen "kad" (tahkik) edatlarının muazzam bir birleşiminden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu üçlü edat zincirinin (ve-le-kad) belagat ilmindeki sarsılmaz gücüne dikkat çeker. Kuran, müşriklerin "nesep uydurma" hezeyanını aktardıktan sonra, "Onlar böyle diyor ama..." gibi zayıf bir geçiş yapmaz. Doğrudan andolsun, kesinlikle ve şüphe götürmez bir hakikattir ki (ve lekad) diyerek, göklerin o mutlak ve ezici anti-tezini devasa bir gramatikal yemin ve pekiştirme fırtınasıyla sahneye indirir.

        'alimeti (عَلِمَتِ)

        Arapça "a-l-m" kökünden türetilmiş, sülasi mücerred, mazi (geçmiş zaman) üçüncü tekil şahıs dişil fiilidir. "Kad" edatından sonra gelerek cümlenin eylemini oluşturur. Sonraki kelimeye geçiş (iltika-i sakineyn) için sonundaki cezim, esre (kesra) ile harekelenmiştir.

        İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "a-l-m" kökünün temel manasının "bir şeyin hakikatini, içyüzünü ve sınırlarını kavramak, cehalet ve şüphenin tam zıttı olarak kesin bilgiye ulaşmak, alamet/işaret üzerinden gerçeği idrak etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilim / alime" eyleminin Kuran lügatinde sıradan bir zan (tahmin) veya his olmadığını; nesneyi olduğu gibi, tüm çıplaklığıyla, şüpheye yer bırakmayacak bir kesinlikle (yakîn ile) "bilmek" olduğunu kaydeder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu fiilin barındırdığı sarsıcı teolojik ironiye dikkat çeker. Müşrikler cinleri/melekleri bilgisizce tanrılaştırmışlardır. Ancak Kuran "alimeti" (bildi) diyerek; müşriklerin inançsızlıklarını ve cehaletlerini bizzat onların taptıkları o varlıkların (cinlerin) "kesin bilgisiyle" (ilmiyle) vurur. Tapanlar cahildir, tapılanlar ise hakikati "bilmektedir".

        el-cinnetu (الْجِنَّةُ)

        Arapça "c-n-n" kökünden türetilmiş, ism-i cem'dir. Ayetin sözdiziminde "'alimeti" (bildi) fiilinin fâili (öznesi) olarak merfu (ötreli) konumundadır. Birkaç kelime önce mecrur (tamlanan) olarak geçen cinler, burada bizzat fail ve şahit konumuna yükseltilmiştir.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve polemik kurgusunda bu failin retorik fonksiyonunu inceler. Kuran, müşriklerin uydurduğu o sahte teolojiyi (cinlerin Allah'la akraba olduğu yalanını) çürütmek için dışarıdan bir şahit getirmez. Doğrudan doğruya o putlaştırılan, kendilerine akrabalık atfedilen "el-cinnetu" (cinler taifesinin bizzat kendisini) kürsüye fail olarak çağırır. En büyük itiraz, bizzat müşriklerin tanrılaştırdıkları varlıkların kendi bilinçlerinden (ilimlerinden) gelir.

        Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında pagan mitolojisinin kendi içindeki bu yargılanışını tahlil eder. Müşrikler cinleri kudretli, gaybı bilen ve kendilerini azaptan kurtaracak ilahi hısımlar sayıyorlardı. Kuran, "Cinler bildiler ki..." diyerek; o korkutucu ve yüceltilen varlıkların aslında ilahi divan karşısında tir tir titreyen, kendi akıbetlerini (azabı) bekleyen çaresiz mahluklar olduğunu ilan eder. İlah sanılanlar, Allah'ın kulu olduklarını bizzat itiraf eden faillerdir.

        innehum (إِنَّهُمْ)

        Arapçada isim cümlelerinin başına gelerek mutlak kesinlik bildiren "inne" (şüphesiz/muhakkak) tahkîk harfi ile, üçüncü çoğul şahıs eril "hum" (onlar) zamirinin kaynaşmış halidir. Cinlerin sahip olduğu o "kesin bilginin" (ilmin) ne olduğunu açıklayan cümlenin başlangıcıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu yapının belagat ilmindeki "tahkik" (kesinleştirme) işlevine dikkat çeker. Zamir (hum), müfessirlerin çoğunluğuna göre Allah'a ortak koşan müşriklere dönse de, cinlerin bizzat kendilerine de (biz kesinlikle...) dönebilir. Kuran, "inne" edatıyla, o varlıkların (cinlerin veya müşriklerin) akıbetleri hakkındaki o kaçınılmaz gerçeği hiçbir itiraza mahal bırakmadan mühürler.

        le muhdarûn (لَمُحْضَرُونَ)

        Arapçada cümleye ekstra bir kesinlik katan "le" (lâm-ı ibtidâ / muzahlaka) harfi ile, "h-d-r" kökünden türetilmiş, if'al babında, ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isim olan "muhdarûn" kelimesinin birleşiminden oluşur. Cümlenin nihai yüklemi ve haberi konumundadır.

        İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "h-d-r" kökünün temel manasının "gaib olmanın, yokluğun ve uzaklığın tam zıttı olarak; bizzat bir mekanda şahsen hazır bulunmak, gelmek, mevcut olmak ve göz önünde tutulmak" (huzur/hâzır) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihzâr / muhdar" kavramının Kuran lügatinde sıradan, gönüllü bir gelme veya davete icabet etme eylemi olmadığını kaydeder. İf'al babındaki ism-i mef'ûl (edilgen) yapısı, bu kelimenin "kendi rızasıyla değil, zorla, yaka paça tutuklanarak ilahi mahkemeye veya azaba sürüklenip getirilmek ve hesap vermek üzere zoraki hazır bulundurulmak" anlamına geldiğini belgeler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın barındırdığı devasa ontolojik çöküşe dikkat çeker. Müşrikler, cinleri Allah'ın akrabası (nesep) sayarak onların dokunulmaz ve şefaatçi olduklarına inanıyorlardı. Ancak Kuran, cinlerin kendi ağzından/bilincinden şu gerçeği haykırır: Biz şefaatçi tanrılar değiliz; biz de tıpkı sizin gibi hesap günü boynumuzdan tutulup ilahi divanda zorla "ihzar edilecek" (muhdarûn), tutuklu sanıklarız! İlahlaştırılanlar, kelepçeli mahkumlara dönüşür.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dilin damağa yapışmasıyla süzülen "l", dudakları kapatan "m", boğazın ortasından hırıltıyla çıkan kalın "h" (ha), dilin diş etlerine sertçe çarpmasıyla yankılanan tok "d" (dat), boğazı titreten "r", uzatmalı "û" ve genizde son bulan "n" harflerinin (l-m-h-d-r-û-n) oluşturduğu o zorlanmalı, ite kaka sürüklenen, ağır ve boğuk ses yapısının; ilahi iradenin önünde hiçbir gücü olmayan aciz mahlukların (cinlerin ve müşriklerin) yakalarından tutulup o korkunç azap meydanına (hesap gününe) doğru sürüklenişlerini işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder. Ayet, uydurulan sahte tanrıların (cinlerin) bizzat kendi mahkumiyetlerini ve acziyetlerini itiraf ettikleri o sarsılmaz ve edilgen "zorla getirilme" (ihzar) gerçeğiyle son bulur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X