Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 155. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 155. Ayet

    اَفَلَا تَذَكَّرُونَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Efelâ teżekkerûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      154. “Ne oluyor size? Nasıl yargıda bulunuyorsunuz?”

      155. “Hiç düşünmüyor musunuz?”

      156. “Yoksa açık bir kanıtınız mı var?”

      157. “Eğer gerçekten doğru sözlü iseniz belgenizi getirin.”

      Ne oluyor size? Nasıl yargıda bulunuyorsunuz? Yani delilsiz ve bilgisiz olarak nasıl hüküm veriyorsunuz?

      Hiç düşünmüyor musunuz? Yani bu hükmün haksız ve büyük bir zulüm olduğunu hiç mi anlamıyor ve hiç mi aklınızı kullanmıyorsunuz? Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Bu insafsızca bir taksim!”

      Yoksa açık bir kanıtınız mı var? Yani her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah hakkında iddialarınızı ve sözlerinizi ispat edecek bir deliliniz, bir belgeniz mi var elinizde?

      Eğer gerçekten doğru sözlü iseniz belgenizi getirin. Yani Allah’ın çocuğu olduğunu ve diğer konularda söylediklerinizi doğrulayacak Allah katından bir kitap getirin de görelim bakalım!​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        efelâ (أَفَلَا)

        Arapçada soru ve şaşkınlık ifade eden "e" (hemze-i istifham) edatı, ardışıklık ve sebep-sonuç bağlayıcısı olan "fe" (fâ-i ta'kibiyye) edatı ve olumsuzluk bildiren "lâ" (değil/hayır) edatının kaynaşmasıyla oluşan; cümleye şiddetli bir kınama, uyarı ve teessüf katan bir soru kalıbıdır. "Hâlâ (böyleyken) ... yapmaz mısınız?" şeklinde çevrilir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edat zincirinin belagat ilmindeki "istifham-ı inkârî ve tevbîhî" (reddetme, kınama ve şiddetle azarlama içeren retorik soru) işlevini tahlil eder. Bir önceki ayette müşriklerin "Nasıl hüküm veriyorsunuz?" (keyfe tahkumûn) diyerek akli melekeleri sorgulanmıştı. Soru edatından (e) sonra gelen "fe" bağlacı, o önceki mantıksal çöküşe atıf yapar. Anlam şudur: "Ortada bu kadar büyük bir mantıksızlık varken ve size bu çelişkiniz gösterilmişken hâlâ mı (fe lâ)..." Bu edat, müşriklerin inatla sürdürdükleri o epistemolojik körlüğü dilde şiddetli bir sarsıntıya dönüştürür.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve polemik kurgusunda bu edatın retorik fonksiyonunu inceler. Kuran, muhatabını salt pasif bir dinleyici olarak bırakmaz. Bu "efelâ" çıkışı, hitabı aniden keskinleştirerek dinleyiciyi kendi iddialarının absürtlükleriyle yüzleşmeye ve aktif bir şekilde zihinsel bir savunma veya özeleştiri yapmaya zorlayan diyalojik bir dürtmedir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu edatın psikolojik ağırlığına dikkat çeker. Kuran, müşriklere yeni bir mitoloji sunmamakta, bizzat kendi savundukları inancın (kızları Allah'a layık görmelerinin) içyüzünü deşifre etmektedir. "Efelâ" (hâlâ mı / hiç mi) vurgusu, insanın kendi aklıyla çeliştiğini gördüğü halde ideolojik kibri yüzünden inkarında ısrar etmesine atılmış gramatikal bir sitemdir.

        tezekkerûn (تَذَكَّرُونَ)

        Arapça "z-k-r" kökünden türetilmiş, tefa'ul babında, muzari (şimdiki/geniş zaman), ikinci çoğul şahıs (siz) fiilidir. Aslı "tetezekkerûn" (تَتَذَكَّرُونَ) olup, dildeki akıcılığı sağlamak (tahfif) amacıyla baştaki "te" harflerinden biri düşürülmüş veya idgam edilmiştir. Cümlenin temel eylemini oluşturur.

        İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "z-k-r" kökünün temel manasının "gafletin ve unutkanlığın tam zıttı olarak; bir şeyi zihinde diri tutmak, hafızada korumak, anmak, hatıra getirmek ve şan/şeref sahibi olmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tezekkür" eyleminin Kuran lügatinde sıradan, dille yapılan mekanik bir tekrar (zikir) olmadığını; bilakis tefa'ul babının getirdiği o zorlanma ve süreç anlamıyla "insanın zihnine çökmüş olan gaflet perdesini yırtarak, unuttuğu veya üzerini örttüğü o fıtri hakikati (tevhid inancını) derinlemesine düşünerek, çaba sarf ederek yeniden hatırlaması ve öğüt alması" olduğunu kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde "tezekkür" kavramının Cahiliye aklına karşı kurguladığı o devasa epistemolojik devrimi tahlil eder. İzutsu'ya göre Kuran, insana dışarıdan tamamen yabancı bir bilgi dayatmaz. İnsanın fıtratında Allah'ın birliği ve eşsizliği bilgisi zaten kodlanmıştır. Ancak şirk, kabile taassubu ve mitolojiler bu fıtri bilginin üzerini örtmüştür (gaflet). Kuran, "tezekkerûn" (hatırlamıyor musunuz / ibret almıyor musunuz) diyerek; müşrikleri yeni bir şey öğrenmeye değil, kendi içlerindeki o bozulmamış, saf ve mantıksal tevhidi öze dönmeye, o fıtri gerçeği "yeniden çağırmaya" (anamnesis) davet eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; müşriklerin iddialarının (Allah'ın kızları olduğu iftirasının) hiçbir vahye, kitaba veya sağlam bir akli temele dayanmadığını ifade eder. Ayetteki "tezekkür" fiili onlara şu sarsıcı gerçeği haykırır: Eğer kibrinizi bir kenara bırakıp azıcık "derinlemesine düşünürseniz" (tezekkür ederseniz), inandığınız bu pagan sistemin sizin kendi asabiyetinizin ve cinsiyetçi hevalarınızın bir uydurması olduğunu bizzat kendi aklınızla bulacaksınız. Düşünmek, şirkin en büyük panzehiridir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dilin üst dişlerin ucuna değmesiyle süzülen peltek "z" (zel), damakta sertçe kilitlenip açılan şeddeli "k" (kef), boğazı ve dili titreten "r", uzatmalı "û" ve genizde son bulan "n" harflerinin (t-z-k-k-r-û-n) oluşturduğu o sarsıcı, titreşimli ve zihni uyanmaya zorlayan ses yapısının; derin bir uykuya (gaflete) dalmış bir zihni omuzlarından tutup sarsan, üzerindeki ölü toprağını silkeleyen ve hakikati hatırlaması için ona elektroşok veren o "uyandırıcı/hatırlatıcı" eylemi işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Kuran'da "tezekkür" eyleminin salt soyut bir felsefi düşünme (tefekkür) faaliyeti olmadığı; hakkı batıldan, mantığı hezeyandan ayırarak insanı ahlaki bir karara ve eyleme (öğüt almaya) sevk eden pratik ve kalbi bir idrak süreci olduğu vurgulanır. Ayet, en karanlık ve mantıksız iftiraların bile, insanın kendi fıtratına dönüp samimiyetle "hatırlaması/düşünmesi" (tezekkür) halinde aydınlanacağı o sarsılmaz ilahi davetle son bulur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X