Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 153. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 153. Ayet

    اَصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى الْبَن۪ينَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Estafâ-lbenâti ‘alâ-lbenîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Allah, kızları oğlanlara tercih mi etmiş!’’

      Cenâb-ı Hak şunu söylüyor: Sizin ar olarak kabul ettiğiniz bir durumu Allah kendisi için seçti ve sizin sevmediğiniz kız çocuklarını Allaha nispet ediyorsunuz öyle mi? Onların Allaha nispet ettikleri bu iddialarında ve Allah için söyledikleri sözlerde Cenâb-ı Hak onların beyinsizce davrandıklarını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Bu beyanda Resûlullah’ı (s.a.) sabra teşvik etme anlamı da vardır; Allah, onların verdikleri eziyetlere, kendisine inanmayıp davetine uymamalarına karşı onu sabırlı olmaya teşvik etmektedir. Hiç şüphe yok ki onlar, kendilerini yaratan ve rızık verenin Allah olduğunu, kendisi hakkında söyledikleri uygunsuz sözlere rağmen yine de ihsanını devam ettirdiğini de biliyorlardı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        astafâ (أَصْطَفَى)

        Arapçada soru ve kınama bildiren "e" (hemze-i istifham) edatı ile, "s-f-v" kökünden türetilmiş, ifti'al babında, mazi (geçmiş zaman) üçüncü tekil şahıs fiili olan "istafâ" kelimesinin birleşiminden oluşur. Soru hemzesinin (e) fiilin başına gelmesiyle, fiilin asıl başındaki geçiş (vasl) hemzesi düşmüş ve kelime "astafâ" (O seçti mi?) formunu almıştır.

        İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "s-f-v" kökünün temel manasının "bir şeyin bulanıklıktan, tortudan ve kirden arınması, saflık, berraklık ve bir bütünün içindeki en temiz, en seçkin, en saf kısmın (safve) süzülüp alınması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ıstıfâ" eyleminin Kuran lügatinde sıradan, rastgele bir tercih (ihtiyar) olmadığını; bilakis seçenekler arasından "en değerlisini, en safını ve en kusursuzunu" özenle ayıklayıp kendine tahsis etmek anlamına geldiğini kaydeder. Müşriklerin teolojisindeki o devasa mantık çöküşü bizzat bu kelimeyle deşifre edilir: Onlar kendi aralarında kız çocuklarını "değersiz ve utanç" sebebi sayarken, Allah'ın o "en değerliyi seçme" (ıstıfâ) eylemiyle kızları kendisine aldığını iddia etmektedirler.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında fiilin başındaki soru hemzesinin (e) belagat ilmindeki "istifham-ı inkârî ve tevbîhî" (şiddetle reddetme, kınama ve alay etme) işlevini tahlil eder. Kuran, doğrudan "Allah seçmedi" demez. "Seçti mi yani?!" şeklinde keskin bir gramatikal şaşkınlık ve soru kipiyle; muhatabın o pagan kurgusundaki akıl dışılığı, bizzat muhatabın kendi zihnine çarptırarak paramparça eder. Vasl hemzesinin düşmesiyle cümleye aniden ve sert bir giriş yapılması, dildeki bu teolojik azarlamanın hızını artırır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; bu fiilin barındırdığı felsefi ironiyi ifade eder. Müşrikler kendi sosyal hiyerarşilerinde erkek çocuklarını zirveye oturturken, evrenin mutlak yaratıcısına (Allah'a) sanki O'nun tercihlerinde bir kusur varmış gibi kendi aşağıladıkları sınıfı layık görmektedirler. "Astafâ" sorusu, şirkin sadece Allah'ı tanımamak değil, aynı zamanda O'nu kendi hezeyanlarına göre "kötü tercih yapan" biri gibi konumlandırmak (O'nun aklıyla alay etmek) olduğunu ifşa eden sarsıcı bir tevhidi itirazdır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; boğazdan patlayan keskin soru hemzesi (e), dilin damağa yapışmasıyla çıkan ıslıklı ve kalın "s" (sad), bu kalın sesten dolayı "t" harfinin kalınlaşarak dönüştüğü tok "t" (tı), dudakları titreten sızıcı "f" ve nefesi boşluğa uzatan "â" harflerinin (a-s-t-f-â) oluşturduğu o ani, yükselen ve şaşkınlıkla boşluğa yayılan ses yapısının; akıl almaz bir iftira karşısında duyulan o teolojik hayreti, kınamayı ve "Böyle saçma bir seçim olabilir mi?" şeklindeki o devasa sitemi işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.

        el-benâti (الْبَنَاتِ)

        Arapça "b-n-y" kökünden türemiş olan "bint" (kız çocuk) kelimesinin kurallı dişil çoğul (cemi müennes salim) formudur. Ayetin sözdiziminde "astafâ" fiilinin doğrudan nesnesi (meful-ü bihi) konumundadır. Kurallı dişil çoğul olduğu için nasb alameti olarak üstün (fetha) yerine esre (kesra) almıştır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar.

        İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "b-n-y" kökünün temel manasının "bina etmek, parçaları üst üste koyarak bir yapı kurmak" olduğunu; ebeveynin soyunu ve neslini inşa eden unsurlar oldukları için çocuklara da bu kökten türeyen isimler (ibn/bint) verildiğini belirtir.

        Patricia Crone, İslam öncesi dinler tarihi ve Geç Antik Çağ bağlamında bu kelimenin pagan Arap teolojisindeki (özellikle Nebati ve Hicaz kültüründeki) devasa mitolojik karşılığını inceler. Müşrikler için "el-benât" (kızlar) sadece biyolojik evlatlar değil; Allat, Uzza ve Menat gibi tanrıçaları merkeze alan, Allah'ın güya doğurduğu ve O'nun katında şefaatçi olacak o meşhur "ilahi kızlar panteonudur". Kuran, bu kelimeyi kullanarak salt bir akrabalık reddiyesi yapmaz, dönemin en köklü şefaat ve putperestlik dogmasını hedefe oturtur.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve sosyolojik kurgusuna eğilerek; Kuran'ın ataerkil Arap aklını kendi silahıyla nasıl vurduğunu tahlil eder. Müşrikler, kendi sosyolojilerinde zayıflık, utanç, savaşamayan ve ekonomik bir yük olarak gördükleri "kız çocuklarını" (el-benât), iş teolojiye gelince evrenin en yüce yaratıcısınaIsn't isnat ediyorlardı. Kuran, bu kelimeyi tam da onların kendi kızlarına duydukları o aşağılayıcı nefretle (diri diri toprağa gömme ritüelleriyle) yan yana koyarak, şirkin o ikiyüzlü ve cinsiyetçi yapısını gramatikal bir sitemle ifşa eder.

        Gabriel Said Reynolds, pagan teolojisinin insan aklının kendi sosyolojisini göklere yansıtması (projeksiyonu) olduğunu belirtir. Müşrikler, Allah'ı da kabile reisi gibi kızları olan bir figür olarak tasavvur ediyorlardı. Ancak ironi şudur ki, onlar en sevdikleri şeyi (oğulları) değil, kabile sisteminde en az değer verdikleri şeyi (kızları) tanrıya atfetmişlerdir. "El-benâti", bu küstahça dağıtımın dildeki belgesidir.

        alâ (عَلَى)

        Arapça dilbilgisinde "üzerine, üstüne, -e karşı" anlamları veren, mekânsal bir teması, kuşatmayı veya (bu ayette olduğu gibi) iki nesne/kavram arasında "üstün tutma, birini diğerine tercih etme ve tasallut" (isti'lâ ve rüchan) bildiren harf-i cerdir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edatın "astafâ" (seçti) fiiliyle kurduğu bağlantıdaki o eşsiz teolojik teraziyi tahlil eder. "Alâ" edatı, Arapçada bir seçimin diğerine karşı üstünlük kurmasını, onu ezmesini ifade eder. Kuran "Kızları oğullara mı üstün kıldı / tercih etti?" (astafâ... alâ) diyerek, müşriklerin kafasındaki o asılsız ilahi taksimat tablosunu, terazi kefelerindeki zıtlık üzerinden gramatikal olarak sahneye koyar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu edatın barındırdığı felsefi ironiye (mantıksal ilzama) dikkat çeker. "Alâ" edatı, bir değer hiyerarşisini inşa eder. Müşrikler dünyevi hayatta erkekleri kızların "üzerine" (alâ) koyarken, inanç sistemlerinde Allah'ın kızları erkeklerin "üzerine" (alâ) seçtiğini iddia ederek kendi kurdukları mantık ve değer terazisini kendileri yıkmışlardır. Bu kısacık edat, putperest aklın kendi içindeki o devasa tutarsızlığının bağlacıdır.

        el-benîne (الْبَنِينَ)

        Arapça "b-n-y" kökünden türemiş olan "ibn" (erkek evlat/oğul) kelimesinin kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) formudur. Ayetin sözdiziminde "alâ" harf-i cerinden dolayı mecrur konumundadır ve esre (kesra) yerine yâ ve nun harfleriyle cer edilmiştir. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli ve bilinen bir zümreye (marife) tahsis eder.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın sosyolojik ve ahlaki semantiğinde "benûn" (oğullar) kelimesinin Cahiliye (İslam öncesi Arap) toplumundaki o devasa statüsünü tahlil eder. Çöl ve kabile kültüründe erkek çocuklar (oğullar), sadece biyolojik bir evlat değil; kabilenin savunması, ekonomik gücü, soyun gururu (asabiyet) ve kan davasını güdecek yegane güçtür. Kuran, "el-benîne" diyerek müşriklerin kalbinde yatan o mutlak güç fetişini masaya yatırır. Onlar, bu mutlak gücü ve şerefi (oğulları) kendilerine ayırmış, zayıf gördüklerini ise Allah'a havale etmişlerdir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu kelimenin ayetin sonuna yerleştirilmesinin (fasıla olmasının) yarattığı psikolojik çöküşe dikkat çeker. Cümle, müşriklerin en çok gurur duydukları, uğruna savaştıkları ve üstünlük tasladıkları o sosyolojik silahla (erkek çocuklarla / el-benîn) biter. Kuran onlara adeta şunu söyler: "Eğer Allah birini seçecek olsaydı, sizin kendi kibrinizle kendinize layık gördüğünüz o 'oğulları' bırakıp da, sizin utanç saydığınız 'kızları' mı seçecekti?" Bu, Kuran'ın muhatabını onun kendi zehirli sosyolojisiyle köşeye sıkıştırmasıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu ayetin; müşriklerin kendi içlerindeki adaletsiz ve merhametsiz kız/erkek ayrımcılığını (cinsiyetçi paganizmi) teolojik bir zeminde rezil eden bir "ilzâm" (susturma ve mantıken mat etme) örneği olduğu; "el-benîne" kelimesinin, Allah'ın herhangi bir çocuğa (kıza veya erkeğe) ihtiyacı olduğu için değil, bizzat şirk inancının içindeki o çürük, bencil ve kaba aklı deşifre etmek için kullanıldığı vurgulanır. Şirk, sadece inançsızlık değil, saf mantığın ve tutarlılığın da iflasıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X