اَلَٓا اِنَّهُمْ مِنْ اِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 151. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: saffat suresi 151. ayet, şirk, yalan, melekler, kız çocuğu iftirası, saffat 151, saffat suresi
-
149. “Şimdi onlardan şunu cevaplamalarını iste: Kız çocukları Rabb'inin de erkek çocukları mı onların!”
150. "Yoksa biz, gözlerinin önünde melekleri dişi olarak mı yarattık?”
151-152. "İyi bilin ki onlar, sırf kendi uydurmaları olarak, 'Allah çocuk sahibi oldu!’ diyorlar. Onlar katıksız yalancıdırlar."
Şimdi onlardan şunu cevaplamalarını iste: Kız çocukları Rabb’inin de erkek çocukları mı onların! Soru ve cevabı dört şekilde yorumlanır. Birincisi, eğer soru ve cevabı her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan biri tarafından cahil kesime yöneltilmiş ise, inatçılık yapmazlarsa bu onlar için beyan ve ikaz anlamına gelir. İkincisi, şayet onlar inatçılık yaparlarsa, bu onları beyinsizlikle itham etme ve azarlama anlamına gelir. Üçüncüsü, soru doğruyu tasdik eden bir cahilden ve aklı başında bir talebeden, bilen ve haberdar olan birine gelmiş ise, bunun irşat olmak ve doğru yolu bulmak için olduğu anlaşılır. Dördüncüsü, şayet inatçı ve kibirli biri tarafından sorulmuşsa, o da alay etmek ve eğlenmek içindir. Tıpkı inkarcıların, şu beyanda belirtilen sözlerinde olduğu gibi: “Gökten üzerimize taş yağdır!”. Onlar bunu ancak alay etmek için söylemişlerdi.
Sonra Cenâb-ı Hakk’ın onlardan cevap vermelerini istemesi, onların asla daha büyüğü olmayan bir yalanı ve iftirayı ileri sürerek ‘Allah’ın çocuğu vardır ve melekler Allah’ın kızlarıdır’ gibi sözler söylemeleri, onların ancak beyinsizliklerini ortaya koyduğunu göstermektir. Çünkü dünyada bir nesneyi idrak etmek ve bilmek, ancak şu üç şeyden biriyle olur. Birincisi, bizzat görüp müşahade etmekle, İkincisi haber almakla, üçüncüsü de şahit, yani duyularla algılananları algılanmayanlara (ğâib) delil getirmekle. Sonra onların Allah’ı ve O’nun çocuğu olduğunu bizzat görmediklerini kendileri de biliyorlar. Onlar peygamberlere inanmıyorlar ki, onların verdiği habere dayanarak Allah’a çocuk nispet etmiş olsunlar! Çünkü böyle bir habere ancak peygamberler vasıtasıyla ulaşılır, ama onlar peygamberlere inanmıyorlar. Ayrıca onlar iddialarına ve Allaha nispet ettikleri iddiaya delil olacak olan bir bilgiyle istidlalde bulunmuş da değildirler. İşte bundan dolayı Allah söyledikleri sözde ve kendisine nispet ettikleri iddiada onları beyinsizlikle suçlamaktadır. Haklarında şunu demektedir: Bu konuda onlar yalan söylemektedirler. Çünkü varlıklara dair bilgi kaynaklarını yukarıda söyledik, ileri sürdükleri iddiaları bu bilgi kaynaklarından hiçbirine dayanmıyor. Bu yüzden Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: İyi bilin ki onlar, sırf kendi uydurmaları olarak, ‘Allah çocuk sahibi oldu!’ diyorlar. Onlar katıksız yalancıdırlar.
Yorumu Yorumla
-
elâ (أَلَا)
Arapçada cümleye başlarken muhatabın dikkatini çekmek, gafletten uyandırmak ve söylenecek sözün önemine vurgu yapmak için kullanılan bir başlangıç (istiftâh) ve uyarı (tenbih) edatıdır. "Dikkat edin, iyi bilin ki, uyanın" anlamlarına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edatın belagat ilmindeki sarsıcı "tenbih" (uyarı) işlevini tahlil eder. Kuran, müşriklerin o devasa iftirasını (Allah'a çocuk isnat etmelerini) aktarmadan önce sıradan bir giriş yapmaz. "Elâ" (Dikkat edin!) diyerek, adeta evrensel bir alarm zili çalar ve dinleyicinin zihnini, arkasından gelecek olan o korkunç teolojik cürümle yüzleşmek üzere mutlak bir uyanıklık haline çeker.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve anlatısal kurgusunda bu başlangıç edatının retorik fonksiyonunu inceler. Kuran, muhatabın itirazlarını veya inançlarını sahnelerken bu tür edatlarla adeta bir polemik tiyatrosunun perdesini açar. "Elâ" edatı, müşriklerin gizli saklı değil, pervasızca söyledikleri o iddialarının, ilahi mahkemede bizzat ifşa edilmek üzere kamuoyuna duyurulmasının (ilan edilmesinin) gramatikal aracıdır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; boğazın en derininden, gırtlaktan patlayarak çıkan hemze (e) ve dilin üst damağa yayılmasıyla oluşup nefesi serbest bırakan uzatmalı "lâ" harfinin (e-l-â) oluşturduğu o ani, keskin, yırtıcı ve yankılı ses yapısının; gaflet uykusunda olan veya kendi yalanına inanmış bir kitleyi aniden sarsan, uykularını bölen ve o iftiranın çirkinliğine dikkat çeken "işitsel bir şok dalgasını" (ses imgesini) muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
innehum (إِنَّهُمْ)
Arapçada isim cümlelerinin başına gelerek "şüphesiz, muhakkak ki, kesinlikle" anlamı veren, cümleye mutlak bir tekit (pekiştirme) katan "inne" tahkîk harfi ile, üçüncü çoğul şahıs eril "hum" (onlar) zamirinin kaynaşmış halidir. Cümlenin öznesini (müşrikleri) işaret eder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu edatın belagat ilmindeki "tahkik" (kesinleştirme) işlevine dikkat çeker. "Elâ" ile uyanan zihin, hemen ardından gelen "inne" edatıyla ikinci bir gramatikal çivilemeye maruz kalır. Kuran, "Onlar şöyle derler" demek yerine "Şüphesiz onlar..." (innehum) diyerek; müşriklerin bu iftirayı bilmeyerek veya sehven değil, mutlak bir inat, kesin bir kararlılık ve organize bir teolojik duruşla attıklarını hiçbir şüpheye yer bırakmadan mühürler.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu zamirin (hum) barındırdığı felsefi tecride (izolasyona) dikkat çeker. Kuran, "Siz böyle söylüyorsunuz" diyerek doğrudan onlara hitap etmez; zamiri üçüncü çoğul şahsa (hum / onlar) çevirerek (iltifat sanatı); o iftiracı zümreyi ilahi hitabın muhatabı olmaktan çıkarır ve onları teolojik olarak değersizleştirilmiş, ötekileştirilmiş bir sanık pozisyonuna sabitler.
min (مِنْ)
Arapça dilbilgisinde "den/dan, ayrılma, başlangıç noktası" anlamları taşıyan, ancak bu ayetin bağlamında bir eylemin ortaya çıkış sebebini, illetini ve kaynağını ifade eden (min-i ta'lîliyye / sebep bildiren) harf-i cerdir. Sonraki kelimeye geçerken esre ile harekelenir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edatın "sebebiyye" (nedensellik) görevini tahlil eder. Müşriklerin ortaya attığı o sözün (meleklerin Allah'ın kızları olduğu iddiasının) kaynağı nedir? Kuran, bu "min" (den dolayı / yüzünden) edatıyla, onların sözlerinin kökeninde hiçbir rasyonel delil, ilahi vahiy veya tarihi vesika olmadığını; o sözün sadece ve sadece kendi içlerinde ürettikleri o zehirli bataklıktan (iftiradan) neşet ettiğini gramatikal bir neden-sonuç bağıyla mühürler.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu "min" edatının barındırdığı ontolojik kısırlığa dikkat çeker. Bir söz eğer vahiyden (minellâh) veya akıldan gelmiyorsa, onun yegane varlık sebebi beşeri hevalar ve iftiralardır. Kuran, bu kısacık harf-i cerle, şirkin bütün teolojisinin dışsal bir hakikate değil, içsel bir uydurmaya ("min" ifkihim) dayandığını ilan ederek putperest epistemolojiyi kökünden çökertir.
ifkihim (إِفْكِهِمْ)
Arapça "e-f-k" kökünden türetilmiş bir mastar/isim olan "ifk" (iftira/yalan) kelimesi ile, aidiyet bildiren üçüncü çoğul şahıs "him" (onların) zamirinin birleşiminden oluşur. Ayette "min" harf-i cerinden dolayı mecrur (esreli) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "e-f-k" kökünün temel manasının "bir şeyi asıl yönünden çevirmek, tersyüz etmek, hakikati saptırmak ve rüzgarın aniden yön değiştirmesi" (mü'tefike/altüst olmuş) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ifk" kavramının Kuran lügatinde sıradan, basit bir yalan (kizb) olmadığını; bilakis gerçeği bütünüyle tepetaklak ederek, iyiyi kötü, kötüyü iyi, kulu tanrı, tanrıyı kul gibi gösteren; aklı, algıyı ve fıtratı saptıran o "devasa, organize ve ontolojik tersyüz etme eylemi (büyük iftira)" olduğunu kaydeder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde "ifk" kavramının Cahiliye teolojisindeki sarsıcı karşılığını tahlil eder. Müşriklerin evreni yaratan (Hâlık) bir Allah'a inanırken, O'na insan gibi üreyen, kız çocukları edinen pagan bir kimlik giydirmeleri, salt bir bilgi eksikliği değildir. Bu, hakikati (Allah'ın mutlak aşkınlığını) kasten kendi hevalarına göre "tersyüz etme" (ifk) eylemidir. İfk, dille söylenen bir yalan olmaktan çıkıp, evrenin nizamına (tevhidi gerçeğe) yapılmış en kaba ontolojik saldırı/saptırma halini alır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; bu kavramın barındırdığı kasta dikkat çeker. Kuran onlara "yanılıyorlar" demez, doğrudan "ifkihim" (kendi uydurmaları/kendi iftiraları) diyerek onların bu pagan inancını atalarından masumca devralmadıklarını; bilakis kendi güç ve şefaat beklentileri uğruna melekleri (kızları) Allah'la aralarına koymak için bu sistemi bizzat "kendi iradeleriyle tasarlayıp uydurduklarını" (ifk) yüzlerine çarpar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de "ifk" mefhumunun; hakikatin tam zıddına çevrilmesi, var olmayan bir şeye varlık elbisesi giydirilmesi manasıyla Kuran'da şirkin ve teolojik uydurmaların en ağır karşılığı olduğu vurgulanır. Kelimenin sonundaki "him" (onların) zamiri, bu uydurmanın faturasını bütünüyle o iftiracıların şahsi ve kolektif sorumluluğuna zimmetler.
le yekûlûn (لَيَقُولُونَ)
Arapçada cümleye ekstra bir kesinlik ve sarsılmazlık katan "le" (lâm-ı ibtidâ / tekid) harfi ile, "k-v-l" kökünden türetilmiş, sülasi mücerred, muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü çoğul şahıs (onlar) fiili olan "yekûlûn" (söylüyorlar/derler) kelimesinin birleşiminden oluşur. Cümlenin temel yüklemidir. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "k-v-l" kökünün temel manasının "sesi harflere ve kelimelere dökerek anlamlı bir bütün oluşturmak, söz söylemek, görüş bildirmek ve bir iddiayı dile getirmek" olduğunu belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu fiilin barındırdığı muazzam gramatikal pekiştirme (tekid) zincirine dikkat çeker. Cümle "elâ" (uyarı) ile başlamış, "inne" (kesinlik) ile devam etmiş ve son olarak fiilin başındaki "le" (mutlaka/kesinlikle) harfiyle zirveye çıkmıştır. Arapçada bir cümlede bu kadar çok pekiştirme edatının bir araya gelmesi; müşriklerin bu asılsız iftirayı (meleklerin Allah'ın kızları olduğu yalanını) çekinerek değil; son derece küstah, ısrarcı ve hiçbir şüphe duymadan ne kadar pervasızca "söylediklerini" (le yekûlûn) belgeleyen bir teessüf/kınama mühürüdür.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve zamansal kurgusuna eğilerek; fiilin mazi (geçmiş zaman) değil de muzari (şimdiki/geniş zaman) formunda "yekûlûn" olarak gelişinin barındırdığı sosyolojik sürekliliği tahlil eder. Kuran "onlar iftira atarak böyle dediler" deyip konuyu kapatmaz. Muzari fiil, bu iftiranın (şirkin) onların dillerinde donup kalmış tarihi bir cümle değil; her gün Kabe'nin etrafında, kendi ritüellerinde ve teolojik tartışmalarında durmaksızın yenilenen, sürekli tekrar edilen ve adeta bir zehir gibi her an "söylenen" (yekûlûn) aktif bir dogma olduğunu gösterir.
Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında pagan teolojisinin sözlü yapısını inceler. Müşriklerin ellerinde yazılı bir kutsal metin (kitap) yoktu. Onların bütün teolojisi (Allah'ın melek kızları olduğu iddiası) dilden dile aktarılan mitolojik "söylemlere/sözlere" (kavl/yekûlûn) dayanıyordu. Kuran, vahye (kitaba) dayanmayan bu pagan dinini, sadece dillerde uydurularak dolaşan asılsız bir "söz kalabalığı" (le yekûlûn) olarak kategorize edip reddeder. Ayet, hiçbir temeli olmayan bir iftiranın, inatçı dillerde nasıl sürekli bir dogmaya dönüştüğünün o sarsıcı tespitiyle ve felsefi teşhiriyle kapanır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla