اَمْ خَلَقْنَا الْمَلٰٓئِكَةَ اِنَاثاً وَهُمْ شَاهِدُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 150. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: şirk, yalan, melekler, kız çocuğu iftirası, saffat suresi 150. ayet, saffat suresi, saffat 150, melek
-
149. “Şimdi onlardan şunu cevaplamalarını iste: Kız çocukları Rabb'inin de erkek çocukları mı onların!”
150. "Yoksa biz, gözlerinin önünde melekleri dişi olarak mı yarattık?”
151-152. "İyi bilin ki onlar, sırf kendi uydurmaları olarak, 'Allah çocuk sahibi oldu!’ diyorlar. Onlar katıksız yalancıdırlar."
Şimdi onlardan şunu cevaplamalarını iste: Kız çocukları Rabb’inin de erkek çocukları mı onların! Soru ve cevabı dört şekilde yorumlanır. Birincisi, eğer soru ve cevabı her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan biri tarafından cahil kesime yöneltilmiş ise, inatçılık yapmazlarsa bu onlar için beyan ve ikaz anlamına gelir. İkincisi, şayet onlar inatçılık yaparlarsa, bu onları beyinsizlikle itham etme ve azarlama anlamına gelir. Üçüncüsü, soru doğruyu tasdik eden bir cahilden ve aklı başında bir talebeden, bilen ve haberdar olan birine gelmiş ise, bunun irşat olmak ve doğru yolu bulmak için olduğu anlaşılır. Dördüncüsü, şayet inatçı ve kibirli biri tarafından sorulmuşsa, o da alay etmek ve eğlenmek içindir. Tıpkı inkarcıların, şu beyanda belirtilen sözlerinde olduğu gibi: “Gökten üzerimize taş yağdır!”. Onlar bunu ancak alay etmek için söylemişlerdi.
Sonra Cenâb-ı Hakk’ın onlardan cevap vermelerini istemesi, onların asla daha büyüğü olmayan bir yalanı ve iftirayı ileri sürerek ‘Allah’ın çocuğu vardır ve melekler Allah’ın kızlarıdır’ gibi sözler söylemeleri, onların ancak beyinsizliklerini ortaya koyduğunu göstermektir. Çünkü dünyada bir nesneyi idrak etmek ve bilmek, ancak şu üç şeyden biriyle olur. Birincisi, bizzat görüp müşahade etmekle, İkincisi haber almakla, üçüncüsü de şahit, yani duyularla algılananları algılanmayanlara (ğâib) delil getirmekle. Sonra onların Allah’ı ve O’nun çocuğu olduğunu bizzat görmediklerini kendileri de biliyorlar. Onlar peygamberlere inanmıyorlar ki, onların verdiği habere dayanarak Allah’a çocuk nispet etmiş olsunlar! Çünkü böyle bir habere ancak peygamberler vasıtasıyla ulaşılır, ama onlar peygamberlere inanmıyorlar. Ayrıca onlar iddialarına ve Allaha nispet ettikleri iddiaya delil olacak olan bir bilgiyle istidlalde bulunmuş da değildirler. İşte bundan dolayı Allah söyledikleri sözde ve kendisine nispet ettikleri iddiada onları beyinsizlikle suçlamaktadır. Haklarında şunu demektedir: Bu konuda onlar yalan söylemektedirler. Çünkü varlıklara dair bilgi kaynaklarını yukarıda söyledik, ileri sürdükleri iddiaları bu bilgi kaynaklarından hiçbirine dayanmıyor. Bu yüzden Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: İyi bilin ki onlar, sırf kendi uydurmaları olarak, ‘Allah çocuk sahibi oldu!’ diyorlar. Onlar katıksız yalancıdırlar.
Yorumu Yorumla
-
em (أَمْ)
Arapçada genellikle iki seçenek arasında tercih bildiren "yoksa, yahut" anlamında bir atıf (bağlaç) edatıdır. Ancak ayetin sözdiziminde öncesindeki bir soruya alternatif üretmeyen, aksine önceki konuyu kesip daha şiddetli ve yeni bir soruya/kınamaya geçişi ifade eden "em-i munkatı'a" (kopuk/bağımsız em) olarak konumlanır ve "yoksa (şöyle mi iddia ediyorlar)!" manasına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edatın belagat ilmindeki eşsiz teolojik geçiş (idrab ve intikal) işlevini tahlil eder. Kuran, bir önceki ayette (149. ayet) müşriklerin Allah'a kızları, kendilerine erkek çocukları layık görmelerindeki mantıksızlığı sorgulamıştı. Araya giren "em-i munkatı'a" edatı, zımnen "Bel" (bilakis / dahası var) ve "E" (Soru hemzesi) anlamlarını barındırarak; müşriklerin bu iftirasının sadece mantıksız bir taksimat olmadığını, aynı zamanda onların evrenin yaradılışına dair asılsız ve küstahça bir bilgi iddiasında bulunduklarını göstermek üzere tartışmayı bir üst seviyeye (yaradılış anına) taşır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu edatın psikolojik sarsıcılığına dikkat çeker. "Em" (Yoksa!) edatı, müşriklerin ortaya attığı teolojinin kendi içinde hiçbir akli temele dayanmadığını, onların sadece cehaletle tahminde bulunduklarını muhatabın yüzüne çarpan şiddetli bir "istifham-ı tevbîhî" (azarlama ve kınama sorusu) başlatır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; boğazın dibinden kopan ve nefesi aniden kesen hemze (e) ile, dudakların sıkıca kapanmasıyla sükûnete eren ve genizde uğuldayan "m" harfinin (e-m) oluşturduğu o ani, durdurucu ve tok ses yapısının; muhatabın akıl dışı iddialarını dilde aniden bloke eden, onun sözünü kesen ve onu o sarsıcı ilahi soruyla yüzleşmek üzere mutlak bir sessizliğe (cevap veremezliğe) mahkum eden işitsel bir sahne (ses imgesi) yarattığını ifade eder.
halaknâ (خَلَقْنَا)
Arapça "h-l-k" kökünden türetilmiş, sülasi mücerred, mazi (geçmiş zaman) birinci çoğul şahıs fiili olan "halaknâ" (Biz yarattık) kelimesidir. Cümlenin temel yüklemidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "h-l-k" kökünün temel manasının "bir şeyi önceden var olan hiçbir örneği ve kopyası olmaksızın yoktan var etmek, pürüzsüzce düzeltmek, belli bir ölçüye ve nizama göre biçimlendirmek (takdir)" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "halk" eyleminin Kuran lügatinde ontolojik boyutuna dikkat çeker. Yaratma (halk), failin nesne üzerinde mutlak bir tasarruf ve ilim sahibi olmasını gerektirir. Kuran, "halaknâ" (Biz yarattık) diyerek, evrendeki (ve meleklerdeki) o ince nizamın ve varoluşun sadece Allah'ın "azim" (nâ) kudretine ait olduğunu, bu eylemin hiçbir aşamasına beşeriyetin tanıklık veya müdahale edemeyeceğini kaydeder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ontolojik semantiğinde bu kelimenin barındırdığı felsefi ironiyi tahlil eder. Müşrikler, Allah'ın yeri, göğü ve melekleri "yarattığını" (Hâlık olduğunu) zaten kabul eden bir inanç sistemine (Cahiliye monoteizmine) sahiptiler. Ancak Kuran, "Biz yarattık" (halaknâ) fiilini kullanarak onlara şu sarsıcı teolojik çelişkiyi yöneltir: Yaratma eylemini (halk) Allah'a atfediyorsunuz, fakat O'nun yarattığı varlıkların (meleklerin) mahiyeti ve cinsiyeti hakkında O'nun vermediği bir bilgiyi uydurarak kendi kendinizi O'nun seviyesinde bir bilgi kaynağı (Hâlık'ın ortağı) gibi konumlandırıyorsunuz. Eylem ilahi, iddia ise beşeri ve sahtedir.
el-melâikete (الْمَلَائِكَةَ)
Arapçada "elçi, haberci" anlamlarına gelen ve aslen "m-l-k" veya (mülk kökünden ziyade ulûk/risalet anlamında) "l-e-k" kökünden türetilmiş "melek" kelimesinin çoğulu olan "melâike" ismidir. Ayetin sözdiziminde "halaknâ" fiilinin doğrudan nesnesi (meful-ü bihi) olarak nasb (üstünlü) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "m-l-k" ve "l-e-k" köklerinin müşterek manasının "ilahi bir güçle donatılmak, haber taşımak, gökler ile yer arasında elçilik yapmak (mel'ek/melek) ve risalet görevini omuzlamak" olduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik arka planına inerek; kelimenin antik İbranice, Aramice ve Habeşçede "mal'ak" (elçi/haberci) formunda ortak bir dini terminoloji olduğunu, Kuran'ın bu evrensel monoteistik terimi kendi Arapça fonetiğine ve teolojisine kusursuzca entegre ettiğini belirtir.
El-Cevâlîkî, ismin yabancı kökenli (mu'arreb) olma ihtimaline ve diller arası geçişkenliğine dikkat çekerken; kelimenin Araplar tarafından da önceden bilinen ve Kuran'ın iniş sürecinde Arapçanın kök sistemine (meleke/âluke) uyarlanmış bir isim olduğunu kaydeder.
Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında müşriklerin melek algısını ve Kuran'ın bu algıya açtığı savaşı inceler. İslam öncesi Arap panteonunda (özellikle Nebati ve Hicaz kültüründe) putperestler, Allat, Uzza ve Menat gibi tanrıçaları, Yüce Tanrı'nın (Allah'ın) kızları, yani O'na şefaat edebilecek "aracı melekler" olarak tasavvur ediyorlardı. Kuran, "el-melâikete" kelimesini ayetin merkezine alarak; bu varlıkların Allah'ın cinsel yolla ürettiği kızları değil, sadece O'nun emirlerini yerine getiren itaatkar ve cinsiyetsiz "yaratıklar/elçiler" (meful) olduğunu ilan ederek Geç Antik Çağ'ın bu pagan mitolojisini kökünden yıkar.
inâsen (إِنَاثًا)
Arapça "e-n-s" kökünden türemiş olan "ünsâ" (dişi) kelimesinin kuralsız/kırık çoğulu olan "inâs" (dişiler) ismidir. Ayetin sözdiziminde "el-melâikete" (melekleri) kelimesinin ikinci nesnesi (meful-ü bihi sânî) veya onun durumunu açıklayan "hâl" olarak nasb (üstünlü ve tenvinli) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "e-n-s" kökünün temel manasının "erilliğin, sertliğin ve gücün (zükür) tam zıttı olarak; dişilik, yumuşaklık, edilgenlik, doğurganlık ve zayıflık" olduğunu belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve sosyolojik kurgusuna eğilerek; Kuran'ın bu kelimeyle (inâsen) ataerkil Arap aklını nasıl köşeye sıkıştırdığını tahlil eder. Müşrikler, kendi sosyolojilerinde zayıflık, utanç ve edilgenlik atfettikleri "dişiliği" (inâs), iş teolojiye gelince evrenin en yüce yaratıcısının en yakınlarına (meleklere) isnat ediyorlardı. Kuran, bu kelimeyi kullanarak onların inancındaki o kaba, aşağılayıcı ve cinsiyetçi yansıtmayı (projeksiyonu) gramatikal bir sitemle ifşa eder. Şirk, sadece Allah'a eş koşmak değil, O'na beşeri ve sosyolojik olarak en kusurlu gördükleri vasfı giydirmektir.
Patricia Crone, İslam öncesi dinler tarihi bağlamında bu kavramı incelerken; Ortadoğu paganizminde "dişi tanrılar/inâs" mefhumunun bereket, şefaat ve yeraltı kültleriyle bağlantılı olduğunu belirtir. Kuran, meleklerin "dişiler" (inâs) olarak yaratıldığı fikrini reddederek, ilahi boyutu biyolojik cinsiyetten, mitolojik aile ağacından ve pagan üreme fantezilerinden bütünüyle soyutlar (tenzih eder). İlahlık makamında dişil veya eril (biyolojik) bir kategori yoktur.
ve hum (وَهُمْ)
Arapçada cümleye "o haldeyken, tam da o esnada, durumundayken" anlamı katan "ve" (vav-ı hâliyye / durum bağlacı) ile, üçüncü çoğul şahıs eril "hum" (onlar) zamirinin birleşiminden oluşur. Cümlenin devamında müşriklerin o asılsız iddiayı ortaya atarken bulundukları epistemolojik ve psikolojik durumu (hâlini) tasvir eden bir isim cümlesi başlatır.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu "hâl" (durum) cümlesinin belagat ilmindeki sarsıcı ironisine dikkat çeker. Kuran "ve hum" (ve onlar şu haldeyken) diyerek, hitabı yaradılış sahnesinden aniden alıp, o iddiayı ortaya atan müşriklerin yüzüne ve küstah duruşlarına çevirir. Zamirdeki "hum" (onlar), iftirayı atan faillerin bizzat kendileridir ve gramer onları ilahi mahkemenin ortasında, suçüstü yakalanmış sanıklar gibi sabitler.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu edat ve zamir öbeğinin barındırdığı felsefi kontrasta (tezada) dikkat çeker. Yaratma eylemi (halaknâ) sadece Allah'a aittir ve zamanın, mekanın dışındadır. Müşrikler (hum) ise sonradan yaratılmış, zamanın ve mekanın içine hapsolmuş son derece aciz, bilgisiz ve geçici varlıklardır. Kuran, "ve hum" diyerek; sonsuz olan Hâlık ile, sınırlı olan mahluk arasındaki o devasa uçurumu dilde işaretler ve mahlukun, Hâlık'ın o gizli alanına fütursuzca uzanmasını (sonraki kelimeyle) alaya alır.
şâhidûn (شَاهِدُونَ)
Arapça "ş-h-d" kökünden türetilmiş, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isimdir. Ayetin sözdiziminde "hum" mübtedasının haberi (yüklemi) olarak vav harfi ile merfu konumundadır. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "ş-h-d" kökünün temel manasının "gaib olmanın (yokluğun/gizliliğin) tam zıttı olarak; bir mekanda bizzat hazır bulunmak, olaya gözleriyle tanıklık etmek, mutlak bir bilgiyle müşahede etmek ve gördüğünü beyan etmek" (şehadet) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "şehâdet" kavramının Kuran lügatinde sıradan bir duyum, zan veya tahmini bir görüş (felsefe) olmadığını; ancak ve ancak kişinin bizzat orada bulunarak, beş duyusuyla veya mutlak bir akli/kalbi idrakle elde ettiği "şüphe götürmez, kesin ve aktarılabilir bilgiye (yakîne)" dayandığını kaydeder. Şahit, görmediği şeyi söyleyemez.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik ve teolojik zeminine inerek; ayetin kapanışındaki bu "şâhidûn" (şahitler/gözlemciler) kelimesinin barındırdığı devasa alaycılığı (tehakküm sanatını) ifade eder. Kuran müşriklere adeta şunu haykırır: "Biz melekleri dişi olarak yaratırken siz orada, ilahi atölyede hazır mı bulunuyordunuz? Yaradılış anına şahitlik (şâhidûn) mi ettiniz ki bu kadar emin konuşuyorsunuz?" Kuran, müşriklerin teolojisini onların kendi iddialarının ciddiyetsizliği (epistemolojik temelsizliği) üzerinden vurur. Görmedikleri bir "gayb" olayını, sanki laboratuvarda "şahit" (gözlemci) olmuşlar gibi küstahça aktarmaları, şirkin sadece inançsızlık değil, aynı zamanda mutlak bir yalan (bilgi ahlaksızlığı) olduğunu belgeler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de "şehadet" kavramının epistemolojik değerine vurgu yapılarak; Kuran'da meleklerin cinsiyeti veya gayb alemi hakkında kesin yargılara varan müşriklerin, bu ayetteki "ve hum şâhidûn" (sanki onlar oradaydılar/şahittiler) ironisiyle en ağır biçimde mahkum edildikleri kaydedilir. İslam epistemolojisinde, vahyin veya aklın ulaşamayacağı gaybi konularda (meleklerin mahiyeti gibi) fikir yürütmek "şehadet" değil, "iftira"dır. Ayet, kendilerini evrenin sırlarına vakıf sanan kibirli ve cahil bir zihniyetin, ilahi kelamın o alaycı ve mantıksal sorgusu karşısında dilsiz kalıp çöktüğü mutlak bir tevhidi uyarı (retorik fırtına) ile son bulur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla