Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 149. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 149. Ayet

    فَاسْتَفْتِهِمْ اَلِرَبِّكَ الْبَنَاتُ وَلَهُمُ الْبَنُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Festeftihim elirabbike-lbenâtu velehumu-lbenûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      149. “Şimdi onlardan şunu cevaplamalarını iste: Kız çocukları Rabb'inin de erkek çocukları mı onların!”

      150. "Yoksa biz, gözlerinin önünde melekleri dişi olarak mı yarattık?”

      151-152. "İyi bilin ki onlar, sırf kendi uydurmaları olarak, 'Allah çocuk sahibi oldu!’ diyorlar. Onlar katıksız yalancıdırlar."

      Şimdi onlardan şunu cevaplamalarını iste: Kız çocukları Rabb’inin de erkek çocukları mı onların! Soru ve cevabı dört şekilde yorumlanır. Birincisi, eğer soru ve cevabı her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan biri tarafından cahil kesime yöneltilmiş ise, inatçılık yapmazlarsa bu onlar için beyan ve ikaz anlamına gelir. İkincisi, şayet onlar inatçılık yaparlarsa, bu onları beyinsizlikle itham etme ve azarlama anlamına gelir. Üçüncüsü, soru doğruyu tasdik eden bir cahilden ve aklı başında bir talebeden, bilen ve haberdar olan birine gelmiş ise, bunun irşat olmak ve doğru yolu bulmak için olduğu anlaşılır. Dördüncüsü, şayet inatçı ve kibirli biri tarafından sorulmuşsa, o da alay etmek ve eğlenmek içindir. Tıpkı inkarcıların, şu beyanda belirtilen sözlerinde olduğu gibi: “Gökten üzerimize taş yağdır!”. Onlar bunu ancak alay etmek için söylemişlerdi.

      Sonra Cenâb-ı Hakk’ın onlardan cevap vermelerini istemesi, onların asla daha büyüğü olmayan bir yalanı ve iftirayı ileri sürerek ‘Allah’ın çocuğu vardır ve melekler Allah’ın kızlarıdır’ gibi sözler söylemeleri, onların ancak beyinsizliklerini ortaya koyduğunu göstermektir. Çünkü dünyada bir nesneyi idrak etmek ve bilmek, ancak şu üç şeyden biriyle olur. Birincisi, bizzat görüp müşahade etmekle, İkincisi haber almakla, üçüncüsü de şahit, yani duyularla algılananları algılanmayanlara (ğâib) delil getirmekle. Sonra onların Allah’ı ve O’nun çocuğu olduğunu bizzat görmediklerini kendileri de biliyorlar. Onlar peygamberlere inanmıyorlar ki, onların verdiği habere dayanarak Allah’a çocuk nispet etmiş olsunlar! Çünkü böyle bir habere ancak peygamberler vasıtasıyla ulaşılır, ama onlar peygamberlere inanmıyorlar. Ayrıca onlar iddialarına ve Allaha nispet ettikleri iddiaya delil olacak olan bir bilgiyle istidlalde bulunmuş da değildirler. İşte bundan dolayı Allah söyledikleri sözde ve kendisine nispet ettikleri iddiada onları beyinsizlikle suçlamaktadır. Haklarında şunu demektedir: Bu konuda onlar yalan söylemektedirler. Çünkü varlıklara dair bilgi kaynaklarını yukarıda söyledik, ileri sürdükleri iddiaları bu bilgi kaynaklarından hiçbirine dayanmıyor. Bu yüzden Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: İyi bilin ki onlar, sırf kendi uydurmaları olarak, ‘Allah çocuk sahibi oldu!’ diyorlar. Onlar katıksız yalancıdırlar.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        festaftihim (فَاسْتَفْتِهِمْ)

        Arapçada ardışıklık ve yeni bir hitaba/konuya geçiş bildiren "fe" (fâ-i ta'kibiyye/fasîha) bağlacı, "f-t-y" kökünden türetilmiş, istif'al babında, emir (buyruk) kipi olan "istifti" (sor, fetva iste, açıkla de) ve eylemin muhatabı/nesnesi konumundaki üçüncü çoğul şahıs "him" (onlara) zamirinin birleşiminden oluşur.

        İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "f-t-y" kökünün temel manasının "gençlik, tazelik, bir şeyin yeni ve güçlü olması, zor ve kapalı bir meselenin aydınlatılarak açıklığa kavuşturulması (fetva/istifta)" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "istiftâ" eyleminin Kuran lügatinde muhataptan bilmediği bir şeyi öğrenmek amacıyla bilgi talep etmek olmadığını; bilakis muhatabın savunduğu inancın veya iddianın mantıksızlığını, tutarsızlığını ve içyüzünü ortaya dökmek için onu köşeye sıkıştıran, teolojik bir "meydan okuma ve açıklama talep etme" eylemi olduğunu kaydeder.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında fiilin başına gelen "fe" edatının belagat ilmindeki sarsıcı işlevine dikkat çeker. Kuran, bir önceki ayetlerde (Yunus kıssasında) peygamberlerin tevhid mücadelesini uzun uzadıya anlatmış, sonra aniden "fe" (öyleyse/şimdi) diyerek kamerayı tarihi sahnelerden alıp doğrudan Mekke müşriklerinin o sapkın inançlarına çevirmiştir. Emir kipindeki bu "sor onlara" (istiftihim) vurgusu, peygamberi edilgen bir tebliğciden, müşriklerin inanç sistemini sorguya çeken aktif bir savcı konumuna (istifhâm-ı inkârî) yükseltir.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve anlatısal kurgusunda bu kelimenin retorik fonksiyonunu tahlil eder. Bu emir fiili, surenin yapısal olarak "peygamber kıssaları" (tarihsel anlatı) bölümünden çıkıp, doğrudan "polemik ve reddiye" bölümüne geçtiğini ilan eden kesin bir gramatikal ayraçtır. Kuran, geçmişteki tevhidi zaferleri anlattıktan sonra, peygambere "Şimdi dön ve onlara sor" diyerek güncel Mekke putperestliğiyle (melekleri Allah'ın kızları sayma inancıyla) yüzleşme emri verir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dudakların açılmasıyla patlayan "f", sızıcı "s", keskin "t", tekrar patlayan "f", tekrar keskin "t" ve dudaklarda kapanan "h-m" harflerinin (f-s-t-f-t-h-m) oluşturduğu o peş peşe gelen, sert, soluksuz, ardışık ve sorgulayıcı ses yapısının; muhatabın üzerine giderek onu terleten, ona nefes aldırmadan inancındaki mantıksızlığı yüzüne vuran o "ardışık teolojik sorgulamanın" gerilimini işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak şuura doğrudan nakşettiğini ifade eder.

        e li rabbike (أَلِرَبِّكَ)

        Arapçada soru ve kınama ifade eden "e" (hemze-i istifham) edatı, aidiyet ve mülkiyet bildiren "li" (için, ait) harf-i ceri, "r-b-b" kökünden türemiş "rabb" (efendi/sahip) ismi ve ikinci tekil şahıs "ke" (senin) zamirinin kaynaşmış halidir. Cümlede öne alınmış (mukaddem) haber konumundadır.

        İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "r-b-b" kökünün temel manasının "bir şeyi ilk halinden alıp, adım adım terbiye ederek, besleyerek mutlak olgunluk seviyesine (kemâle) ulaştırmak ve onun yegane mutlak sahibi olmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kavramının Kuran terminolojisinde bütün noksanlıklardan münezzeh, yaratılışın, terbiyenin ve mülkiyetin yegane kaynağı olan mutlak faili tanımladığını vurgular.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında "e" (soru hemzesi) edatının belagat ilmindeki "istifham-ı inkârî ve tevbîhî" (şiddetle reddetme, kınama ve azarlama) işlevini tahlil eder. Ayrıca, "senin Rabbin için" (li rabbike) ifadesinin cümlenin başında öne alınmasının (takdim edilmesinin), muhatapların Allah'a layık gördükleri o iftiranın (kız çocukları isnadının) ontolojik saçmalığını vurgulamak için dilde yaratılmış bir şaşkınlık ve tenzih mühürü olduğunu belirtir. "Nasıl olur da o mutlak Rabb için...?" şeklinde başlayan bu kurgu, şirkin mantıksızlığını daha baştan çökertir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik ve teolojik zeminine inerek; müşriklerin kendi zihinlerinde evreni yaratan yüce bir güce (Allah'a/Rabb'e) inandıklarını, ancak O'nu tıpkı bir insan gibi üreyen, soyağacı olan ve ailevi zaaflar barındıran mitolojik bir figüre indirgediklerini ifade eder. Kuran "senin Rabbin" tamlamasıyla, peygamberin inandığı o münezzeh ve mutlak Yaratıcı ile, müşriklerin akrabalık (kızlar) atfettikleri o mitolojik tanrı tasavvuru arasındaki devasa felsefi uçurumu bu harf-i cer ve zamirle (li rabbike) kesin hatlarla birbirinden ayırır.

        el-benâtu (الْبَنَاتُ)

        Arapça "b-n-y" kökünden türemiş olan "bint" (kız çocuk) kelimesinin kurallı dişil çoğul (cemi müennes salim) formudur. Ayetin sözdiziminde sona bırakılmış (muahhar) mübteda (özne) olarak merfu (ötreli) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar.

        İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "b-n-y" kökünün temel manasının "bina etmek, inşa etmek, parçaları üst üste koyarak bir yapı kurmak" olduğunu; ebeveynin soyunu, neslini ve toplumsal varlığını devam ettiren, onu inşa eden unsurlar oldukları için çocuklara da bu kökten türeyen isimler (ibn/bint) verildiğini belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu kelimenin teolojik ve tarihsel kurgusunu inceler. Kuran'ın muhatap aldığı Mekke müşrikleri, melekleri "Allah'ın kızları" (benâtullah) olarak görüyor ve Allat, Uzza, Menat gibi putları da bu ilahi kızların sembolleri olarak kutsuyorlardı. Kuran, doğrudan dönemin bu spesifik pagan mitolojisini hedefe oturtarak, Allah'ın herhangi bir cinsel üremeden, soy inşasından (b-n-y) ve mitolojik bir panteondan mutlak surette uzak (münezzeh) olduğunu ilan eden o evrensel tevhid savaşını bu kelime üzerinden verir.

        Patricia Crone, İslam öncesi Arap Yarımadası'ndaki dini tasavvurları tahlil ederken; Kuran'ın bu putperest inancı eleştirirken sadece soyut bir kelam (teoloji) tartışması yapmadığını, Arapların baş tanrıya (high god) kendilerince şefaatçi olacak "dişi varlıklar/kızlar" atfetmelerindeki o bölgesel din fenomenini (pagan akrabalık ağını) "el-benâtu" kelimesiyle deşifre edip yıktığını kaydeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de müşriklerin melekleri dişi sayıp onlara "Allah'ın kızları" demelerindeki o sapkın inancın, Kuran'da tevhidi bozan en büyük iftiralardan (şirk çeşitlerinden) biri olarak defalarca reddedildiği; Yaratıcı'nın zatına bir cinsiyet veya nesep isnat edilmesinin, mutlak ilahlık vasfına (samediyete) yönelik en büyük ontolojik saldırı olduğu vurgulanır.

        ve lehumu (وَلَهُمُ)

        Arapçada karşıtlık, eşzamanlılık ve atıf (veya hâl) bildiren "ve" bağlacı, aidiyet ve sahiplik bildiren "li" (için, ait) harf-i ceri ve üçüncü çoğul şahıs eril "hum" (onlar/onların) zamirinin birleşiminden oluşur. Cümlenin ikinci kısmının öne alınmış (mukaddem) haberidir. Sonraki kelimeye geçiş için (iltika-i sakineyn) ötre (zamm) ile harekelenmiştir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında "ve" bağlacının belagat ilmindeki "tıbâk ve mukâbele" (karşıtlık/zıtlık) sanatını nasıl kurduğuna dikkat çeker. Cümlenin ilk yarısında "Rabbe ait olan" (li rabbike) diyerek bir iftira ortaya konmuştu. Araya giren "ve" bağlacı, ibreyi aniden müşriklere çevirerek "onlara ait olan" (lehum) diyerek devasa bir teolojik ve psikolojik terazinin iki kefesini karşı karşıya gramatikal olarak sabitler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu edat öbeğinin barındırdığı felsefi ikiyüzlülüğü (nifakı) tahlil eder. Kuran, putperestlerin teolojisindeki o komik çelişkiyi deşifre etmektedir. Kendi nefisleri için ("lehum" / onlara gelince) en çok değer verdikleri ve yücelttikleri şeyi ayırırken; evrenin yaratıcısına tahsis ettikleri şeyin mahiyeti arasındaki o kibri dildeki bu aidiyet (sahiplik) edatlarıyla yüzlerine çarpar. İnsan kendi için istediğini, inandığı ilaha layık görmemektedir.

        el-benûn (الْبَنُونَ)

        Arapça "b-n-y" kökünden türemiş olan "ibn" (erkek evlat/oğul) kelimesinin kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) formudur. Ayetin sözdiziminde sona bırakılmış (muahhar) mübteda (özne) olarak vav harfi ile merfu konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar.

        İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "b-n-y" kökünün temel manasının (bina/yapı/nesil) erkek çocuklar (benûn) üzerinden gücün, soyun ve kabilevi kudretin sürdürülmesini ifade ettiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın sosyolojik ve ahlaki semantiğinde "benûn" (oğullar) kelimesinin Cahiliye (İslam öncesi Arap) toplumundaki o devasa statüsünü tahlil eder. Çöl ve kabile kültüründe erkek çocuklar (oğullar), sadece biyolojik bir evlat değil; kabilenin savunması, ekonomik gücü, soyun gururu (asabiyet) ve hayatta kalmanın yegane garantisidir. Kız çocukları ise bir zayıflık, utanç ve korunmaya muhtaç bir yük olarak görülürdü. Kuran, müşriklerin inanç sistemini felsefi olarak dışarıdan eleştirmez; doğrudan onların bu "sosyolojik değer yargılarını" alır ve onlara kendi silahlarıyla vurur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin (el-benûn) barındırdığı ontolojik çelişkiye dikkat çeker. Kuran, müşriklere adeta şu mantıksal soruyu yöneltir: Siz kendi aranızda kibrinizden dolayı kızları aşağılıyor, güç ve şeref sembolü olarak sadece erkek çocukları (el-benûn) kendinize tahsis ediyorsunuz. Eğer inandığınız Allah her şeyin yaratıcısı ve mutlak hakimi ise, nasıl olur da kendi aranızda dahi "eksik ve utanç" saydığınız bir statüyü (el-benâtu) o mutlak yaratıcıya isnat edersiniz? Bu, şirkin sadece inanç bakımından değil, saf akıl ve mantık (tutarlılık) bakımından da devasa bir iflas olduğunun ilanıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve retorik kurgusuna eğilerek; "benât" (kızlar) ve "benûn" (oğullar) kelimelerinin ayetteki o karşılıklı dizilişindeki (mukâbele) felsefi hicvi (ironiyi) inceler. Kuran, ataerkil bir toplumun o kaba, cinsiyetçi ve güç odaklı zihniyetini (erkek evlat fetişizmini) merkeze koyar ve "Sizin inancınızın kökeninde ilahi bir vahiy değil, kendi kabileci ve cinsiyetçi kibriniz yatmaktadır" mesajını, gramatikal bir tokat gibi onların o bencil (kendine oğulları ayıran) dilleriyle yüzlerine çarparak ayeti sonlandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X