فَاٰمَنُوا فَمَتَّعْنَاهُمْ اِلٰى ح۪ينٍۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 148. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: saffat suresi, iman, tesbih, yüz bin kişi, kabak ağacı, sahil, saffat 148, kurtuluş, saffat suresi 148. ayet
-
"Bu defa onlar iman ettiler, biz de kendilerini belirli bir vakte kadar zevkleriyle yaşadık”
Denildi ki: Bu sefer onlar iman ettiler ve helak edilmediler, ancak normal ölüm vaktine kadar tehir edildiler. Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Keşke (o helâk edilen beldelerden) bir belde halkı iman edip de imam kendisine yarar sağlasaydı! Ama Yûnus'un kavmi hariç. Nitekim onlar iman edince dünya hayatındaki zillet azabını üstlerinden kaldırmış ve kendilerine belirli bir süreye kadar yaşama imkânı vermiştik". Allah burada, Yûnus’un kavmi hariç hiç kimseye azabı gördüğünde iman etmesinin kendisine fayda vermediğini haber vermektedir. Azabı gördüğünde iman etmesinin kendisine fayda vermediğini başka bir âyetle de şöyle dile getirmektedir: "Azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir”.
Sonra Yûnus'un kavminin imanlarının kabul edilmesi, Hz. Yûnus aralarından kaçtığında, henüz kendilerine azap gelmeden önce iman etmiş olmaları sebebiyle midir, bilinemez. Çünkü peygamber insanları azap ile tehdit ettikten sonra kendisi oradan ayrılacak olursa mutlaka azabın geleceğini onlar biliyorlardı, bu itibarla henüz azap gelmeden iman etmişlerdi. Yahut azap onlara yönelmiş ve insanlar da onu görünce hemen iman etmişlerdi. İlk yoruma göre onlar, ancak peygamber aralarından çekildiğinde iman etmişlerdi, bu iman sahihtir, kabul edilir, çünkü onlar azabı gördüklerinde değil, azap henüz gelmeden İman etmişlerdi. İkinci yoruma gelince, her ne kadar onlar azabı görmüşlerse de iman etmelerinin kabul edilmiş olması ve imanlarının kendilerine fayda vermiş olması da caizdir; çünkü Cenâb-ı Hak onların imanlarının gerçek ve doğru bir iman olduğunu bilmişti. Onlar azabı kendilerinden ancak hakiki bir imanla defetmişlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
fe âmenû (فَآمَنُوا)
Arapçada ardışıklık, anında gerçekleşen eylemi ve sebep-sonuç ilişkisini bildiren "fe" (fâ-i ta'kibiyye) bağlacı ile, "e-m-n" kökünden türetilmiş, if'al babında, mazi (geçmiş zaman) üçüncü çoğul şahıs (onlar) fiili olan "âmenû" kelimesinin birleşiminden oluşur. Cümlenin yüklemidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "e-m-n" kökünün temel manasının "korku, endişe ve paniğin tam zıttı; nefsin sükûnet bulması, mutlak bir güvene ermek, emniyet, şüpheden kurtulmak ve sarsılmaz bir şekilde tasdik etmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "iman" mefhumunun Kuran lügatinde sıradan, dilde kalan bir inanç beyanı olmadığını; kalbin mutlak bir sükûnetle ilahi uyarıya güvenmesi, inadı ve kibri bir kenara bırakarak fıtratın o sarsılmaz emniyetine (tevhidi teslimiyete) geçiş yapması olduğunu kaydeder. Ninova halkı (Yunus'un kavmi) sadece bir fikri kabul etmemiş, yaklaşan helak karşısında ontolojik bir "güvenlik alanına" (imana) sığınmıştır.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında fiilin başına gelen "fe" edatının belagat ilmindeki o devasa "süreçsizlik ve kitlesel hız" işlevine dikkat çeker. Kuran, yüz bini aşkın o koca metropolün inkarından dönüşünü uzun uzadıya anlatmaz. "Fe âmenû" (ve derhal iman ettiler) diyerek; o devasa kalabalığın, peygamberin gidişinin ve beliren azap alametlerinin ardından en ufak bir tereddüt, tartışma veya mühlet arasına girmeden "anında ve topyekûn" mutlak bir tevhidi teslimiyete geçtiklerini gramatikal olarak mühürler.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde bu fiilin (âmenû) barındırdığı tarihsel istisnayı tahlil eder. Kuran'daki diğer peygamber kıssalarında elçiler reddedilir, küçük bir azınlık kurtulur ve şehir (Ad, Semud, Lut gibi) bütünüyle helak edilir. Yunus kıssasındaki "fe âmenû" eylemi ise, koskoca bir kavmin helakin eşiğinden dönerek "küfür" (inkar) zihniyetini eylemsel olarak terk ettiği ve "iman" (güven/tasdik) boyutuna kitlesel olarak sıçradığı o yegane, emsalsiz ve devasa teolojik devrimi belgeler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; bu fiilin Kuran'ın kurtuluş teolojisindeki yerine dikkat çeker. Yunus'un kavmi "fe âmenû" (iman ettiler) eylemiyle, ilahi azabın bile, insan iradesinin son andaki samimi bir yönelişiyle (tövbesiyle) durdurulabileceğini ispatlamıştır. İman, inen kılıcı (kaderi) havada durduran yegane ontolojik kalkandır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dudakların açılmasıyla patlayan "f", boğazın derinliğinden nefesle açılan ve uzatılan "â", dudakların kapanmasıyla sükûnet veren "m", genizden gelen "n" ve nefesi boşaltan "û" harflerinin (f-â-m-n-û) oluşturduğu o ferahlatıcı, genişleyen ve kalbe huzur veren ses yapısının; azap korkusuyla paniklemiş yüz binlerce insanın, şirkten vazgeçip tövbe ettikleri o anda göğüslerine inen o mutlak ilahi sükûneti, o kitlesel rahatlamayı ve emniyeti işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
fe metta'nâhum (فَمَتَّعْنَاهُمْ)
Arapçada ardışıklık ve sebep-sonuç ilişkisini bildiren "fe" (fâ-i ta'kibiyye) bağlacı, "m-t-a" kökünden türetilmiş, tef'il babında mazi (geçmiş zaman) birinci çoğul şahıs (Biz) fiili olan "metta'nâ" (yaşattık/faydalandırdık) ve eylemin nesnesi konumundaki üçüncü çoğul şahıs eril "hum" (onları) zamirinin birleşiminden oluşur. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "m-t-a" kökünün temel manasının "bir şeyden belirli bir süre için tat almak, faydalanmak, geçici olan bir menfaat, uzatılmış bir mühlet ve dünya nimeti" (meta) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "temtî" eyleminin Kuran lügatinde mutlak ve ebedi bir cennet lütfu olmadığını; helak edilmekten (erken bir ölümden) kurtarılan bir topluma, dünya hayatının nimetlerinden, rızıklarından ve biyolojik ömürlerinden "faydalanmaları, refah içinde yaşamaları için tanınan ilahi mühleti ve konforu" tanımladığını kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında fiilin if'al değil de tef'il babında (metta'nâ) gelmesinin belagat ilmindeki "çokluk ve yoğunluk" (teksîr) işlevini tahlil eder. Allah sadece onların canını bağışlamamış; tef'il babının o yoğun yapısıyla onlara mallar, evlatlar, bereketli ürünler ve koca bir medeniyet refahı sunarak onları o mühlet içinde "bolca ve peş peşe nimetlendirmiştir". "Nâ" (Biz) azamet zamiri, bu refahın failinin bizzat gökler olduğunu belgeler.
Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu fiilin Kuran ve Kitab-ı Mukaddes (Yunus Kitabı) arasındaki paralelliğini inceler. Tevrat'ta Tanrı'nın Ninova halkının tövbesini görünce "onlara yapacağını söylediği kötülükten (yıkımdan) vazgeçtiği" anlatılır. Kuran, bu negatif "vazgeçme" eylemini alır ve onu çok daha pozitif, cömert ve aktif bir ilahi eyleme, "fe metta'nâhum" (biz onları nimetlendirdik/yaşattık) fiiline dönüştürerek; Allah'ın tövbeye verdiği karşılığın sadece cezayı iptal etmek değil, doğrudan ödüllendirmek ve medeniyeti ayağa kaldırmak olduğunu ilan eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin barındırdığı ontolojik şefkate dikkat çeker. "Fe" (ve hemen ardından) bağlacıyla gelen "metta'nâhum" fiili, tövbe eden (iman eden) o koca kavmin (hum) üzerinden azap bulutlarının anında dağıtıldığını ve ilahi adaletin yerini saniyeler içinde ilahi nimetlendirmenin (temtî') aldığını gösterir. Kuran, samimi bir imanın, yeryüzünün o en korkunç azap fermanını bile tek kalemde yırtıp atarak onu bir refah belgesine dönüştürebileceğini bu kelimeyle mühürler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Yunus kavminin akıbetini anlatan bu fiilin; tefsir geleneğinde azabın kaldırılması (keşf-i azab) ve yeryüzündeki yaşam haklarının onlara geri verilmesi anlamına geldiği; Allah'ın bu millete bahşettiği "temtî" (yaşatma/nimetlendirme) fiilinin, Kuran'da helak yasasının istisnasını oluşturan en muazzam teolojik af (bağışlama) nişanesi olduğu vurgulanır.
ilâ (إِلَىٰ)
Arapça dilbilgisinde "e/a, -ye doğru, ...-e kadar" anlamları taşıyan, bir eylemin, sürecin veya mühletin nihai hedefini, sınırını ve mutlak varış noktasını (intihâ-i gaye) bildiren harf-i cerdir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu yönelme edatının (ilâ) "metta'nâ" (faydalandırdık) fiiliyle kurduğu bağa dikkat çeker. Kuran "onları ebediyen yaşattık" demez. "İlâ" (kadar) edatı, o devasa ilahi affın ve refahın bir hududu olduğunu; dünya nimetinin ne kadar uzatılırsa uzatılsın nihayetinde bir sınır çizgisine çarpacağını gramatikal olarak belgeler.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu edatın barındırdığı felsefi uyarının altını çizer. Tövbe onları o anki ani ve korkunç bir ilahi helakten kurtarmıştır; ancak onları "ölümsüz" yapmamıştır. "İlâ" edatı, imanın dünyevi eceli iptal etmediğini, sadece ecel gelene kadar geçecek olan o süreyi helakten arındırıp refaha (temtî) çevirdiğini gösteren şaşmaz bir ontolojik sınırdır.
hîn (حِينٍ)
Arapça "h-y-n" kökünden türetilmiş, zaman ve süre bildiren bir isimdir (zarf-ı zaman). Ayetin sözdiziminde "ilâ" harf-i cerinden dolayı mecrur (esreli ve tenvinli) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "h-y-n" kökünün temel manasının "belirli veya belirsiz bir zaman dilimi, bir şeyin vaktinin gelip çatması, bir sürecin tahsis edilmiş süresi, dönem veya mühlet" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hîn" kavramının Kuran lügatinde salt saatlerle veya yıllarla ölçülen astronomik bir vakit olmadığını; Allah'ın ilminde saklı olan, her canlı veya her medeniyet için önceden takdir edilmiş "biyolojik veya sosyolojik ömrün nihai noktasını (ecel-i müsemma)" tanımladığını kaydeder. Onlar azaptan kurtulmuşlar, ancak kendi doğal ecelleri (hîn) gelene kadar yaşamışlardır.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve tarihsel kurgusunda bu kelimenin nekre (belirsiz/tenvinli) formunda ("bir süreye kadar") gelişinin retorik fonksiyonunu tahlil eder. Kuran, o medeniyetin ne kadar ayakta kaldığını (kaç yüzyıl yaşadığını) sayısal olarak vermez. Tenvinli "hîn" ibaresi; o sürenin insanlar için meçhul ama Allah katında belirli olduğunu, dünya tarihinin geçiciliğini ve her görkemli kurtuluşun nihayetinde ölümlü bir "zaman dilimine" (hîn) hapsolduğunu eskatolojik bir gerçeklik olarak sunar.
Patricia Crone, Geç Antik Çağ bağlamında Ninova'nın (Asur başkentinin) tarihsel akıbetini incelerken bu kelimenin Kuran'daki muazzam tarihsel farkındalığına dikkat çeker. Ninova sonsuza kadar ayakta kalmamış, M.Ö. 612'de Medler ve Babilliler tarafından yıkılmıştır. Kuran "ilâ hîn" (belirli bir süreye kadar) diyerek; onların Yunus döneminde tövbe edip kurtulduklarını, ancak tarihin ilerleyen safhalarında (yıllar veya nesiller sonra) o kendilerine tanınan "vaktin/mühletin" dolduğunu ve imparatorluğun tarih sahnesinden çekildiğini bu tek kelimelik zamansal sınırla kusursuzca teyit eder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ontolojik semantiğinde bu kelimenin barındırdığı teolojik zıtlığı tahlil eder. 144. ayette Yunus eğer tesbih etmeseydi balığın karnında "ilâ yevmi yub'asûn" (diriliş gününe kadar / kıyamete kadar) mutlak ve ebedi bir karanlığa mahkum edilecekti. Ancak kavmi iman ettiğinde, onlara kıyamete kadar değil, sadece dünyevi ecellerinin sınırı olan "ilâ hîn" (bir süreye kadar) yaşama hakkı verildi. İlahi cezanın ucu kıyamete kadar uzanırken, ilahi mühlet (dünya hayatı) daima geçici bir "hîn" (süre) ile sınırlıdır. Ayet, mutlak helakten dönen devasa bir kalabalığın, dünya sahnesinde kendilerine ayrılan o şefkatli ancak geçici zaman dilimini yaşamaya başlamasıyla sükûnet içinde son bulur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla