Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 147. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 147. Ayet

    وَاَرْسَلْنَاهُ اِلٰى مِائَةِ اَلْفٍ اَوْ يَز۪يدُونَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve erselnâhu ilâ mi-eti elfin ev yezîdûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bir defa daha onu yüz bin ya da daha fazla kişiye elçi olarak gönderdik.”

      Bu âyet farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, burada soru edatı olan "ev” edatı Allah’a nispet edildiğinde soru mânasına değil, beyan ve gereklilik mânasına gelir. Buna göre veya mânasına gelen “ev” edatı, Allah’a nispet edilince gereklilik ifade eder, Allah sanki şöyle demektedir: Biz onu yüz bin kişiye, -şüpheden münezzeh olduğunu ifade etmek için de- aksine daha fazlasına peygamber gönderdik.

      İkincisi, ya da daha fazla kişiye sözü, kesin bir ifadeyle daha fazlasına demektir, çünkü veya mânasına gelen “ev” edatı ve anlamında kullanılmıştır.

      Üçüncüsü, ya da daha fazla kişiye sözü, daha fazla oluncaya kadar mânasına gelir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Yüz bin kişiden daha fazla oluncaya kadar... Tıpkı şu İlâhî beyan da belirtildiği gibi; “Ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar” yani onlarla müslüman oluncaya kadar savaşacaksınız. Sanki Allah Teâlâ Yûnus’u peygamber gönderdiği zaman onlar yüz bin kişi idiler, fakat sonradan daha çoğaldılar. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve erselnâhu (وَأَرْسَلْنَاهُ)

        Arapçada ardışıklık ve yeni bir aşamaya geçişi bildiren "ve" (atıf/bağlaç) harfi, "r-s-l" kökünden türetilmiş, if'al babında, mazi (geçmiş zaman) birinci çoğul şahıs (Biz) fiili olan "erselnâ" ve eylemin nesnesi konumundaki üçüncü tekil şahıs eril "hu" (onu) zamirinin birleşiminden oluşur.

        İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "r-s-l" kökünün temel manasının "bir şeye yumuşaklık ve sükûnetle yön vermek, bir mesajı veya elçiyi belirli bir amaç doğrultusunda, peş peşe ve düzenli bir şekilde ileriye sevk etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "irsâl / resul" mefhumunun Kuran lügatinde sıradan bir gönderme veya kargo eylemi olmadığını; kişinin mutlak bir ilahi otorite (risalet) ile donatılarak, bağlayıcı bir mesajı omuzlarında taşıyarak muhataplarına iletmek üzere resmi ve teolojik bir görevle "yetkilendirilip sahaya sürülmesi" anlamına geldiğini kaydeder.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında fiilin if'al babında (erselnâ) ve "nâ" (Biz) azamet çoğulu zamiriyle gelmesinin belagat ilmindeki o muazzam teolojik iade işlevine dikkat çeker. Kuran, bir önceki ayetlerde Yunus'un balığın karnından zayıf düşmüş ve hasta (sekîm) bir halde karaya atıldığını, ardından üzerine bir bitki (yaktîn) bitirilerek tedavi edildiğini anlatmıştı. İyileşme tamamlandıktan sonra "Biz onu (yeniden) gönderdik" (erselnâhu) denilerek; peygamberin sadece fiziksel olarak değil, teolojik ve kurumsal olarak da "elçilik (risalet) makamına" bizzat göklerin iradesiyle iade edildiği (re-commissioning) gramatikal olarak mühürlenir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde bu kelimenin Yunus kıssasındaki o devasa döngüsünü tahlil eder. Kıssanın başında Yunus, ilahi görevden (irsâl/risalet makamından) izinsizce kaçan (ebeka) bir firariydi. Balığın karnındaki o amansız arınma ve tövbe (tesbih) sürecinden sonra, Kuran onu yeniden varlık sahnesine alır ve eylemi başa sarar: "Onu gönderdik". Kuran, insanın hatasından dönüp fıtratına sığındığında, ilahi iradenin onu sadece affetmekle kalmayıp, onu kaçtığı o en ağır ve şerefli sorumluluğa (elçiliğe) yeniden layık görecek kadar büyük bir "ontolojik onarma" kapasitesine sahip olduğunu bu fiille ispat eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dudakların yuvarlanmasıyla başlayan "v", boğazdan kopan hemze (e), dili titreten "r", sızıcı "s", damaktan süzülen "l", genizden gelen "n", uzatmalı "â" ve nefesi boşaltan "h-u" harflerinin (v-e-r-s-l-n-â-h-u) oluşturduğu o akıcı, ileriye doğru atılan, ferah ve kesintisiz ses yapısının; balığın daracık midesinden ve ölümün kıyısından kurtulan peygamberin, yenilenmiş bir ruh ve bedenle asıl görev yerine doğru o emin adımlarla "yeniden sevk edilişini" işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.

        ilâ (إِلَىٰ)

        Arapça dilbilgisinde "e/a, -ye doğru, ...-e kadar" anlamları taşıyan, bir eylemin, yönelişin veya hareketin nihai hedefini ve mutlak varış noktasını (intihâ-i gaye) bildiren harf-i cerdir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu yönelme edatının (ilâ) "erselnâ" (gönderdik) fiiliyle kurduğu bağa dikkat çeker. Edat, Yunus'un yeniden iade edildiği görevin rotasını keskin bir şekilde çizer.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu edatın barındırdığı psikolojik ve ontolojik rotaya (yüzleşmeye) dikkat çeker. Kıssanın başında Yunus "ilâ" edatıyla kendisini denizlere, kaçış gemisine (ilâl fulki) yönlendirmişti. İlahi terbiye tamamlandıktan sonra bu yeni "ilâ" edatı, onun yönünü denizin karanlığından alıp, doğrudan doğruya en çok korktuğu, öfkelendiği ve tahammül edemeyerek terk ettiği o devasa topluluğa (kavmine) çevirir. Kuran, gerçek tevhidi görevlerin insanın kendi korkularıyla (kaçtığı sorumluluklarla) yüzleştiği (ilâ) o mutlak hedefte yattığını bu edatla sabitler.

        mieti (مِائَةِ)

        Arapçada yüz (100) sayısını ifade eden bir isimdir. Ayetin sözdiziminde "ilâ" harf-i cerinden dolayı mecrur (esreli) konumundadır ve ardından gelen sayı ismiyle (elfin) isim tamlaması (muzaf-muzafun ileyh) oluşturur. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "m-e-y" kökünün veya doğrudan bu sayı isminin Arapçada "bir şeyin genişlemesi, sayının belli bir hacme ve basamağa ulaşması" anlamında kadim bir miktar ölçütü olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında Kuran'daki sayıların (mieti / yüz) kullanım alanına dikkat çeker. Bu sayı Kuran'da sıklıkla çokluk, katlanma ve bereket tasvirlerinde (örneğin bir başaktaki yüz tane) kullanılır. Burada da sıradan bir sayım verisi olmaktan ziyade, peygamberin muhatap olduğu o devasa sosyolojik kütlenin hacmini (yüzlük basamağı) inşa eden gramatikal bir eşik olarak konumlanır.

        elfin (أَلْفٍ)

        Arapçada bin (1000) sayısını ifade eden bir isimdir. Ayette "mieti" isminin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur (esreli ve tenvinli) konumundadır ve "mieti elfin" (yüz bin) şeklindeki o devasa rakam tamlamasını oluşturur. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "e-l-f" kökünün temel manasının "birbiriyle kaynaşmak, ülfet etmek, bir araya gelip devasa ve kopmaz bir bütün oluşturmak, birleşik çokluk" olduğunu belirtir. Bin sayısı (elf), sayıların bir araya gelip oluşturduğu en büyük temel kümedir.

        Râgıb el-İsfahânî, "elf" (bin) kelimesinin Kuran lügatinde sıradan bir istatistik veya nüfus sayımı verisi olmadığını; insanın hayal sınırlarını zorlayan, sayılamayacak kadar yoğun, kalabalık ve "devasa bir insan selini (metropolü)" tanımlayan en üst düzey miktar birimi (teksîr) olarak kullanıldığını kaydeder. Yüz ile binin çarpımı (yüz bin), antik dünyada bir şehrin alabileceği en korkunç, kontrol edilemez kalabalık tasviridir.

        Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında Kuran'ın verdiği bu "mieti elfin" (yüz bin) rakamı ile Kitab-ı Mukaddes (Tevrat) metinleri arasındaki o muazzam metinlerarası (intertextual) paralelliği inceler. Yunus Kitabı'nda (4:11) Asur İmparatorluğu'nun başkenti Ninova'nın, "sağını solunu ayırt edemeyen yüz yirmi bin (120.000) insanın yaşadığı büyük şehir" olduğu belirtilir. Kuran, Ortadoğu hafızasındaki bu meşhur devasa nüfus detayını "yüz bin" (mieti elfin) rakamıyla kendi kelamında teyit eder ve kıssanın tarihsel/coğrafi ağırlık merkezini aslına uygun bir şekilde inşa eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik ve teolojik zeminine inerek; Kuran'ın burada o devasa kitleyi sayılarla (yüz bin) ifade etmesinin barındırdığı felsefi sebebi tahlil eder. Yunus, sıradan küçük bir çöl kasabasına gönderilmemişti. Onun omuzlarındaki tebliğ yükü, devrin en büyük, en kalabalık ve idaresi en zor metropollerinden biri olan "yüz binlik" (mieti elfin) Asur başkentine (Ninova'ya) hitap etmekti. Kuran bu devasa sayıyı vererek, Yunus'un en başta görevden neden kaçtığını (ebeka), o tek başına laf anlatmanın verdiği o korkunç "beşeri bunalımın ve tükenmişliğin" sosyolojik/nüfus bağlamındaki mazeretini bir nevi şefkatle okuyucuya sunar. Sorumluluk gerçekten de insan aklını ezecek kadar büyüktü.

        ev (أَوْ)

        Arapçada "veya, yahut, yoksa" anlamlarına gelen, seçenek bildiren (tahyîr), şüphe/tahmin ifade eden (şek) veya "bel" (hatta, bilakis, daha da fazlası) manasında idrab (önceki sözü düzeltip/pekiştirip bir üst kademeye taşıma) işlevi gören bir atıf/bağlaç edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edatın belagat ilmindeki eşsiz teolojik kullanımını (idrab sanatını) tahlil eder. Allah'ın her şeyi mutlak olarak bildiği bir teolojide, Kuran'ın "yüz bin veya..." (ev) şeklinde tereddüt/şüphe (şek) bildiren bir edat kullanması felsefi bir çelişki gibi görünebilir. Ancak Suyuti, buradaki "ev" edatının Allah'ın şüphesini değil; "Hatta yüz binden de daha fazlaydılar" (bel) manasında idrab işlevi gördüğünü veya "Siz (insanlar) onları görseydiniz, kalabalığın dehşetinden dolayı 'bunlar yüz bin veya daha fazla' derdiniz" şeklinde, ilahi bilginin değil, "beşeri algının ve şaşkınlığın" dildeki yansıması olduğunu gramatikal olarak mühürler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Yunus kıssasındaki "ev" (veya/yahut) edatının; sayının kesinliğinden duyulan bir şüpheyi (şekkî) değil, muhatabın (okuyucunun) gözünde o kalabalığın ne kadar idrak edilemez, taşan ve hesaba sığmayan bir mahşer yeri (metropol) olduğunu vurgulayan edebi bir tahkik (pekiştirme) aracı olduğu kaydedilir.

        yezîdûn (يَزِيدُونَ)

        Arapça "z-y-d" kökünden türetilmiş, sülasi mücerred, muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü çoğul şahıs (onlar) fiilidir. "Ev" bağlacından sonra gelerek o devasa kalabalığın (yüz binin) durumunu betimleyen veya cümleyi daha üst bir abartı/gerçeklik seviyesine taşıyan cümlenin yüklemidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "z-y-d" kökünün temel manasının "bir şeyin mevcudunun ve asli miktarının üzerine eklenmek, çoğalmak, büyümek, taşmak ve fazlalık" (ziyade) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ziyade / yezîdûn" eyleminin Kuran lügatinde donuk ve statik bir sayıyı değil; mevcudun üzerine çıkan, sürekli taşmaya, artmaya ve genişlemeye devam eden "dinamik, hareketli ve yaşayan bir çokluğu" (nüfus artışını) ifade ettiğini kaydeder.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve tarihsel kurgusunda bu fiilin retorik fonksiyonunu inceler. Kuran'daki helak edilen kavimler (Ad, Semud, Lut) genellikle sınırları belli, yok edilip tarihten silinen kapalı/küçük topluluklardır. Ancak Ninova (Yunus'un kavmi) böyle değildir. Kuran "yezîdûn" (sürekli artıyorlar/daha da fazlalar) diyerek, peygamberin geri döndüğü o şehrin sönmüş bir kasaba olmadığını; sürekli üreyen, büyüyen, nüfusu taşan canlı bir imparatorluk başkenti (yaşayan bir canavar) olduğunu dilde mühürler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "yezîdûn" fiilinin muzari (şimdiki/gelecek zaman) formunda gelmesinin barındırdığı ontolojik berekete ve kurtuluş felsefesine dikkat çeker. Kuran "yüz binden fazlaydılar" (zâdû - mazi) demez. "Artıyorlar, fazlalaşıyorlar" (yezîdûn) diyerek; o devasa kitlenin sadece nüfus olarak çoğalmasını değil, Yunus'un geri dönüp onlara tebliğ yapmasıyla, tarihte ilk defa "topyekûn iman eden ve tövbeleri kabul edilen yegane kavim" olarak o tevhidi şemsiyenin altında, ilahi rahmetle her geçen gün katlanarak "artan, büyüyen ve bereketlenen" (yezîdûn) o eşsiz ve kurtulmuş medeniyet havzasını gramatikal bir dinamizmle resmeder. Sayı artık şirkin kalabalığı değil, imanın bitmek bilmez o taşkın "ziyadesidir".

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X