Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 143. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 143. Ayet

    فَلَوْلَٓا اَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّح۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felevlâ ennehu kâne mine-lmusebbihîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      143-144. “Eğer o, Allah’ın şanını yüceltenlerden olmasaydı kıyamete kadar balığın karnında kalacaktı.”

      Bu beyanda Allah Teâlâ muhtemelen şunu söylemektedir: Eğer o bundan önce Rabb’ine teşbih edenlerden ve namaz kılanlardan olmasaydı, kıyâmete kadar balığın karnında kalırdı. Bundan dolayı şöyle denilmiştir: Rahatlık döneminde Allah için bir şey yapan kişiye, sıkıntıya düştüğünde Allah yardım eder, tökezleyince onu kaldırır. En doğrusunu Allah bilir. Kelâm-ı kibarda şöyle söylenmiştir: Salih amel, sahibini tökezlediğinde kaldırır, düşkün hale gelince de ona dayanak olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah’ın şanını yüceltenlerden. Bu beyan, balığın karnında Allah’ı teşbih edenlerden oldu anlamına da gelebilir. Şu âyet-i kerîme de bu mânayı teyit etmektedir: “Yûnus karanlıklar içinde, ‘Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım!’ diyerek yalvardı. Bunun üzerine duasını kabul ettik ve onu sıkıntıdan kurtardık”. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        fe levlâ (فَلَوْلَا)

        Arapçada ardışıklık ve sebep-sonuç bağlayıcısı olan "fe" (fâ-i ta'kibiyye) edatı ile, olması beklenen bir durumun gerçekleşmemesini bir şarta bağlayan (şart ve imtinâ edatı) "levlâ" (şayet/eğer olmasaydı) kelimesinin birleşiminden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edat öbeğinin belagat ilmindeki eşsiz kırılma (dönüm noktası) işlevine dikkat çeker. Kuran, bir önceki ayette Yunus'un balık tarafından yutulduğunu ve karanlıkta kendi kendini kınadığını (mulîm) resmetmişti. Anlatı mutlak bir trajediyken, araya aniden giren "fe levlâ" (şayet olmasaydı...) edatı, o ölümcül gidişatı gramatikal bir set çekerek durdurur. Bu edat, Kuran'da ilahi merhametin mekanik kaderi delip geçtiği o devasa teolojik müdahalenin ve kurtuluş şartının başlangıç mühürüdür.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve anlatısal kurgusunda bu başlangıç edatının retorik fonksiyonunu tahlil eder. Kuran'daki helak (doom) sahnelerinde olaylar geri dönülmez bir noktaya sürüklendiğinde, bu "levlâ" (eğer olmasaydı) formülü kamerayı aniden fiziksel dünyadan (balığın midesinden) alıp, ilahi mahkemenin o şefkatli terazisine çevirir. Krizin çözümü, bu edatın taşıdığı şart cümlesinde gizlidir.

        ennehu (أَنَّهُ)

        Arapçada isim cümlelerinin başına gelerek "şüphesiz, muhakkak ki" anlamı veren, cümleye mutlak bir tekit (pekiştirme) katan "enne" tahkîk harfi ile, üçüncü tekil şahıs eril "hu" (o / Yunus) zamirinin kaynaşmış halidir. "Levlâ" edatının şart cümlesini başlatır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde "enne" edatının belagat ilmindeki "masdar-ı müevvel" (gizli mastar) yapma özelliğini tahlil eder. Kuran "Şayet o (Yunus) tesbih etmeseydi" demek yerine "Şayet onun tesbih edenlerden olması (gerçeği) olmasaydı" şeklinde mutlak bir isim/mastar cümlesi kurar. "Enne" edatı, Yunus'un o anki eylemini (tesbihini) sıradan, geçici bir davranış olmaktan çıkarıp, onun şahsiyetine ve fıtratına kazınmış sarsılmaz, şüphe götürmez ve kesin bir "zati sıfat" (durum) olarak gramatikal bir anıta dönüştürür.

        kâne (كَانَ)

        Arapça "k-v-n" kökünden türetilmiş mazi (geçmiş zaman) üçüncü tekil şahıs nâkıs (eksik) fiili olan "kâne" (idi/oldu) kelimesidir. "Ennehu" isminin haberi (yüklemi) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "k-v-n" kökünün temel manasının "yokluktan varlığa çıkmak, varlık sahnesinde kök salmak, geçici olmayan bir yapıya (kevn/kâinat) bürünmek ve bir durumun öteden beri süregelmesi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kâne" fiilinin Kuran terminolojisinde daima basit bir geçmiş zaman hikayesi (idi) olmadığını; bilhassa bu tür teolojik tasvirlerde kişinin varoluşsal (ontolojik) karakterini, öteden beri süregelen ve içine işleyen o "değişmez tabiatını/sıfatını" bildirdiğini kaydeder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu nâkıs fiilin (kâne) barındırdığı tarihsel savunmaya dikkat çeker. Kuran, "Eğer o balığın karnında tesbih etmeseydi" demez; "Eğer o (öteden beri) tesbih edenlerden olmasaydı" (kâne) der. "Kâne" fiili, Yunus'un o karanlıkta ettiği duanın (tesbihin) anlık bir korku refleksi olmadığını; peygamberin geçmiş hayatının, vahiy tecrübesinin ve tüm peygamberlik serüveninin zaten başından beri bu "tesbih" üzerine inşa edildiğini belgeler. Kurtuluşu getiren şey anlık bir panik duası değil, geçmişten gelen (kâne) o köklü tevhidi birikimdir.

        mine (مِنَ)

        Arapça dilbilgisinde "den/dan, ayrılma, başlangıç noktası" anlamları taşıyan, ancak burada bir bütünün parçasını veya ait olunan sosyolojik/teolojik zümreyi ifade etme (teb'îz/beyan) işlevi gören harf-i cerdir. Sonraki kelimeye geçiş (iltika-i sakineyn) için üstün (fetha) ile harekelenmiştir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edatın "min-i teb'îziyye" (bir parçası olma) görevini üstlendiğini belirtir. Yunus, balığın karnında yapayalnızdır; ancak bu edat onu o ıssız tecritten anında çekip çıkarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu "min" edatının barındırdığı devasa ontolojik aidiyeti tahlil eder. Yunus fiziksel olarak dünyadan ve insanlardan koparılmış (balığa yutulmuş) olsa da, ettiği o tesbih (Allah'ı yüceltme) eylemiyle; göklerde meleklerin, yeryüzünde peygamberlerin ve evrendeki tüm şuurlu varlıkların durmaksızın katıldığı o devasa, evrensel ve mutlak "tesbih edenler korosunun" organik ve ayrılmaz "bir parçası" (mine) olmuştur. Yalnızlık, evrensel kervana (zümreye) dahil olmakla son bulmuştur.

        el-musebbihîn (الْمُسَبِّحِينَ)

        Arapça "s-b-h" kökünden türetilmiş, tef'il babında, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isimdir. Ayetin sözdiziminde "kâne" nâkıs fiilinin haberi (veya "min" edatından dolayı mecrur) olarak yâ harfi ile konumlanmıştır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "s-b-h" kökünün temel manasının "suyun içinde kulaç atarak veya havada kanat çırparak pürüzsüzce, hızla ilerlemek, bir mesafeyi kat etmek, batmadan yüzmek ve uzaklaşmak" (sübhân) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tesbih" eyleminin Kuran lügatinde sıradan bir sözlü tekrar veya zikir olmadığını; Allah'ı her türlü noksanlıktan, acziyetten ve beşeri tasavvurlardan hızla "uzak tutarak (tenzih ederek)", düşüncede, sözde ve eylemde O'nun mutlak aşkınlığına (yüceliğine) doğru ruhsal bir "kulaç atma ve arınma" yolculuğu olduğunu kaydeder. Tef'il babı, bu eyleme mutlak bir süreklilik, kast ve yoğunluk katar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde bu kelimenin Yunus kıssasındaki o muazzam teolojik zıtlığını (kontrastını) tahlil eder. Yunus, önceki ayetlerde efendisinden/görevinden kaçan (ebeka) bir firariydi. Ancak balığın midesine düştüğünde, karanlığın içinde aniden yönünü değiştirir; o asi kaçış (ebeka), yerini evrenin o en uyumlu, en itaatkar ve en yüce eylemine, yani ilahi rızaya doğru hızla yüzmeye (tesbih) bırakır. Kuran, isyanın ve teolojik kayboluşun yegane panzehirinin, varoluşsal bir noksanlık itirafı olan bu "tesbih" mefhumunda yattığını belgeler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik ve tarihsel zeminine inerek; Kuran'ın burada Yunus'un balığın karnındaki o meşhur zikrine ("Senden başka ilah yoktur, sen yücesin/sübhânsın, şüphesiz ben zalimlerden oldum") tek bir kelimeyle (el-musebbihîn) atıfta bulunduğunu ifade eder. Müşrikler kurtuluşu putlardan, ticari zekadan veya kabile gücünden beklerken; Kuran evrensel kurtuluş yasasının (helakten dönmenin) ancak insanın kendi kibrini sıfırlayıp Allah'ı mutlak bir acziyetle yüceltmesi (tesbih etmesi) ile mümkün olacağını bu devasa şifreyle inşa eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Yunus (Zünnûn) peygamberin kıssasındaki "tesbih" kavramının; klasik tefsirlerde zulmetten (karanlıktan ve ölümden) nura çıkaran yegane "kurtuluş parolası" olarak tanımlandığı, Allah'ı tenzih eden her kulun (el-musebbihîn), balığın karnından (dünyevi krizlerden) çıkarılacağı yönündeki o evrensel ilahi yasanın (sünnetullahın) bu kelimeyle kurulduğu vurgulanır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dudakları kapatan "m", dişlerin arasından rüzgar gibi süzülen "s", aniden patlayan ve şeddeli "b", boğazın ortasından hırıltıyla çıkan "h", nefesi uzatan "î" ve genizde son bulan "n" harflerinin (m-s-b-b-h-î-n) oluşturduğu o dalgalı, ritmik, suları yaran ve iç içe geçen ses yapısının; devasa bir balığın midesindeki o zifiri karanlıkta, suların ve fırtınanın uğultusunu bastırarak göklere doğru dalga dalga (kulaç atarak) yükselen o eşsiz zikrin (tesbihin) yankısını işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder. Tövbe, karanlıkta süzülen mutlak bir ışıktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X