فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ الْمُدْحَض۪ينَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 141. Ayet
Daralt
X
-
"Kur’aya girdi ve kaybedenlerden oldu.”
Rivayet edildiğine göre Hz. Yûnus, kavminden kaçınca bir gemiye binip denizi geçmek istemişti. Geminin yükü ağır gelip nerdeyse batacak hale geldiğinde yolcular şöyle dediler: Mutlaka içinizde büyük günah sahibi biri vardır. Daha önceden onlarda, bir günahkâr gemiye binecek olursa, geminin batacağı ve alabora sürükleneceğine dair bir anlayışı vardı. Gemide günahkâr olan kişinin kim olduğunu bilmedikleri için aralarında defalarca kura çektiler, her seferinde kura Yûnus aleyhisselâma çıktı. Hz. Yûnus bu durumu görünce onlara dedi ki: Ey millet! Hepinizin birden boğulmaması için beni denize atın! İnsanlar bunu yapmak istemediler ve dediler ki; Allah’ın peygamberlerinden birini denize atamayız. Bunun üzerine Hz. Yûnus, kendini denize attı ve Aziz ve Celil olan Allah’ın haber verdiğine göre onu bir balık hemen yutuverdi: Kendisini balık (balina) ağzına aldı. Doğrusu o (bundan önce) kınanacak bir iş yapmıştı.
Kur’aya girdi ve kaybedenlerden oldu. Bu beyan hakkında bazıları şöyle dedi; O, kurada kaybedenlerden oldu, yani kura ona çıktı. Âyette geçen “müdhad” (مدحض) kelimesi, arzu ettiği bir konuda elinde delil bulunmayan kimse anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
fe sâheme (فَسَاهَمَ)
Arapçada ardışıklık ve anında gerçekleşen eylemi (sebep-sonuç ilişkisini) bildiren "fe" (fâ-i ta'kibiyye) bağlacı ile, "s-h-m" kökünden türetilmiş, mufâ'ale babında mazi (geçmiş zaman) üçüncü tekil şahıs (o) fiili olan "sâheme" kelimesinin birleşiminden oluşur. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "s-h-m" kökünün temel manasının "bir bütünden pay/hisse almak, ok, nasip ve özellikle kur'a çekmek için kullanılan tahta oklar vasıtasıyla kur'a çekişmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "müsâheme" eyleminin Kuran lügatinde sıradan bir oyun veya talih çekilişi olmadığını; kriz anlarında, kargaşayı çözmek, taraflar arasında hak veya kurban belirlemek için (gemiden kimin atılacağı gibi ölümcül bir zaruret durumunda) mecburen başvurulan "kur'a çekişme ve kura ile hisse belirleme" işlemi olduğunu kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında fiilin başına gelen "fe" edatının belagat ilmindeki o sarsıcı "süreçsizlik" işlevine dikkat çeker. Bir önceki ayette geminin "tıka basa dolu ve ağırlaşmış" (meşhûn) olduğu belirtilmişti. Gemi fırtınaya yakalanıp batma tehlikesi geçirince, araya hiçbir zaman boşluğu girmeden "fe" (hemen ardından / ve böylece) kur'a çekimine (sâheme) geçilmiştir. Mufâ'ale babı, eylemin tek taraflı değil, gemideki yolcuların bütünüyle "karşılıklı, rekabet içinde ve ortaklaşa" yapıldığını gramatikal olarak mühürler.
Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu eylemin (kur'a çekmenin) Ortadoğu denizcilik ve teoloji tarihindeki arka planını inceler. Antik denizciler, denizin aniden kudurmasını gemideki "günahkar bir kaçağın veya tanrıları öfkelendiren birinin" varlığına bağlar ve ilahi iradenin kimi cezalandırmak istediğini bulmak için kur'a (sortilege) çekerlerdi. Kuran, bu geleneksel denizcilik ritüelini alır ve onu Allah'ın Yunus'u adım adım o büyük arınmaya (balığın karnına) sürüklediği şaşmaz bir "ilahi kader mekanizması" olarak yeniden kurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; bir Allah elçisinin pagan denizcilerle birlikte "kur'a çekme" (sâheme) eylemine dahil olmasının barındırdığı trajik ironiyi ifade eder. Yunus, görevinden kaçarak bindiği o gemide, peygamberlik otoritesini yitirmiş ve sıradan bir yolcu gibi tahta okların (kur'anın) insafına, yani ilahi takdirin en somut ve kaçınılmaz tezahürüne teslim olmak zorunda kalmıştır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dudakların açılmasıyla patlayan "f", dilin dişlere değmesiyle süzülen sızıcı "s", uzatmalı "â", nefesi boşaltan "h" ve dudakların kapanmasıyla mühürlenen "m" harflerinin (f-s-â-h-m) oluşturduğu o rüzgarlı, gerilimli ve aniden sessizleşen ses yapısının; fırtınanın ortasında tahta okların çekildiği o ölümcül sessizliği ve kur'anın sonucunu bekleyen yolcuların o nefes kesici gerilimini işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
fe kâne (فَكَانَ)
Arapçada ardışıklık ve kesin bir sonucu bildiren "fe" bağlacı ile, "k-v-n" kökünden türetilmiş mazi (geçmiş zaman) üçüncü tekil şahıs nâkıs (eksik) fiili olan "kâne" (oldu/idi) kelimesinin birleşiminden oluşur. Cümlenin yüklem öbeğini başlatır. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "k-v-n" kökünün temel manasının "yokluktan varlığa çıkmak, meydana gelmek, bir halden bütünüyle başka bir hale dönüşmek ve vuku bulmak" (kevn/kâinât) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kâne" fiilinin Kuran terminolojisinde her zaman basit bir geçmiş zaman (idi) bildirmediğini; bilhassa bu tür dramatik sahnelerde "sâra" (dönüştü, haline geldi) manası taşıdığını, bir statüden diğerine (güvenlikten mahkumiyete) geçişin ontolojik tescili olduğunu vurgular.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında yine başa gelen "fe" edatının belagat ilmindeki çarpıcılığına dikkat çeker. "Kur'a çekişti" fiilinin hemen ardından "fe" (ve anında) fiilinin gelmesi; kur'anın sonucunun, o ölümcül kararın (kimin atılacağının) hiçbir itiraza mahal vermeyecek kadar kesin, seri ve mutlak bir şekilde bizzat Yunus'un aleyhine "vuku bulduğunu" (fe kâne) belgeler. Zaman daralmış, kader anında tecelli etmiştir.
mine (مِنَ)
Arapça dilbilgisinde "den/dan, ayrılma, başlangıç noktası" anlamları taşıyan, ancak burada bir bütünün parçasını veya ait olunan sosyolojik/teolojik zümreyi ifade etme (teb'îz/beyan) işlevi gören harf-i cerdir. Sonraki kelimeye geçiş (iltika-i sakineyn) için üstün (fetha) ile harekelenmiştir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu edatın barındırdığı ontolojik yer değiştirmeye (statü kaybına) dikkat çeker. Kuran, 139. ayette Yunus'u şerefli peygamberler zümresinin bir parçası olarak "lemine'l-mürselîn" (kesinlikle o elçilerdendir) şeklinde tanımlamıştı. Ancak Yunus'un kendi iradesiyle görevden kaçmasının ardından, aynı "min" edatı onu o yüce makamdan alıp, fırtınalı gemideki dışlanmışların ve kurban seçilmişlerin arasına, yani "mine'l-mudhadîn" (kaybedenlerin içine) fırlatmıştır. Bu edat, ilahi itaatsizliğin getirdiği o ani irtifa kaybının gramatikal mühürüdür.
el-mudhadîn (الْمُدْحَضِينَ)
Arapça "d-h-d" kökünden türetilmiş, if'al babında, ism-i mef'ûl (edilgen ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isimdir. Ayetin sözdiziminde "kâne" nâkıs fiilinin haberi (yüklemi) olarak nasb/mecrur (yâ harfi ile) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "d-h-d" kökünün temel manasının "ayağın kayması, yere sağlam basamamak, tökezlemek, bir delilin veya argümanın çürütülüp iptal edilmesi, hükümsüz ve haksız çıkmak, boşa düşmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "idhâd/mudhad" kavramının Kuran lügatinde sıradan bir kaybetme olmadığını; kişinin savunduğu zeminin ayaklarının altından çekilip alınmasını, kur'ada yenik düşmesini, hukuken veya fiilen "kaydırılıp atılmasını, dışlanmasını ve fırlatılmasını" tanımlayan çok boyutlu (hem fiziksel hem teolojik) bir çöküş terimi olduğunu kaydeder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde bu kelimenin barındırdığı felsefi sarsıntıyı tahlil eder. Yunus, Allah'ın sağlam vahyinden (tevhidi zeminden) kaçmıştı. Bu teolojik "ayak kayması" (isyan/firar), fiziki dünyada karşılığını anında bulmuştur. O, kur'ayı kaybederek "el-mudhadîn" (ayağı kaydırılanlar / yenilgiye uğratılıp gemiden atılanlar) zümresine düşmüştür. Ahlaki tökezleme, denizdeki fiziksel atılışla (fırlatılışla) semantik olarak kusursuzca eşleşmiştir.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik kurgusunda bu ism-i mef'ûlün (edilgen yapının) retorik fonksiyonunu inceler. Yunus gemiye kendi isteğiyle binmişti (aktif faildi); ancak fırtına koptuğunda inisiyatif bütünüyle elinden alınmış ve o artık diğer yolcular tarafından "kaydırılıp atılacak olan" (mudhad), iradesiz ve edilgen bir nesneye, bir kurbana dönüşmüştür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Yunus kıssasındaki bu "mudhadîn" ibaresinin, klasik tefsirlerde kur'anın tam üç kez üst üste çekilmesi ve her defasında Yunus'a çıkması olayını anlattığı; kelimenin "kur'ada kaybeden, delili çürütülen, hakkı iptal edilen ve mecburen denize itilen/kaydırılan kişi" anlamıyla, peygamberin kendi iradesiyle seçtiği o isyan yolculuğunun mutlak bir ilahi mahkumiyetle (denize fırlatılmakla) bittiğini belgelediği vurgulanır. Ayet, sarsılan bir gemide ayağı kayan ve karanlık sulara doğru itilen bir elçinin o yapayalnız ve çaresiz teslimiyetiyle son bulur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla