Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 110. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 110. Ayet

    كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Keżâlike neczî-lmuhsinîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      108-109. "Onun hakkında, ‘İbrahim'e selâm olsun!' ifadesini sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik."

      110. "Evet, iyileri işte böyle ödüllendiririz."


      Selâm Vermek

      Sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik. Müfessirler bu âyete güzel övgüyü devam ettirdik mânasını verdiler. Bu âyetle, hemen arkasından gelen âyetteki selâm kelimesinin kastedilmiş olması da mümkündür, çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: İbrahim’e selâm olsun! Cenâb-ı Hak ona ve bütün peygamberlere selâm göndermemiz için bunu sonraki nesillerde devam ettirmiştir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Mutlak izzet sahibi olan Rabb’in, onların yakıştırdığı nitelemelerden münezzehtir. Bütün peygamberlere selâm olsun!”. Hz. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurmuştur: “Bütün nebilere ve resûllere selâm ve senâ göndermemiz bize emredilmiştir”. Başka bir hadiste de şöyle buyurmuştur: “Allahım! Muhammed’e ve Muhammed’in ailesine de salât selâm eyle!”. Bütün peygamberler birbiriyle aynı milletten oldukları gibi hepsi birbiriyle aynı ailedendir. Yahut bu selâm, Allah’tan onlara verilen her türlü korkudan emin olmak ve her nevi çirkinlikten salim olmak anlamındadır.

      İyileri işte böyle ödüllendiririz. Yani iyi olan her insanı biz böyle mükâfatlandırırız, yani sonraki nesillerde onun hakkında selâmı ve güzel övgüyü devam ettiririz. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        kezâlike (كَذَٰلِكَ)

        Arapçada "gibi, misliyle, nitekim" anlamı katan "kef" harf-i ceri (teşbih edatı) ile, uzaklık ve işaret bildiren "zâlike" (şu/işte bu) ism-i işaretinin birleşmesiyle oluşan ve "işte tam da böyle, bu şekilde" anlamlarına gelen bir edat/kalıptır. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edatın kıssanın tam bu noktasındaki (kapanışa doğru) konumunun belagat ilmindeki eşsiz "tekit" (pekiştirme ve genelleştirme) işlevine dikkat çeker. İbrahim ve oğlunun o korkunç imtihanı başarıyla geçmelerinin ardından Allah'ın onlara bahşettiği o şerefli zikir (selam), bu işaret zamiriyle sıradan bir tarihi vakıa olmaktan çıkarılır. "İşte biz böyle..." (kezâlike) vurgusu, geçmişte kalmış tekil bir olayı, kıyamete kadar işleyecek olan sarsılmaz bir ilahi yasanın (Sünnetullah'ın) evrensel prototipi olarak gramatikal bir anıta dönüştürür.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve anlatısal kurgusunda bu kalıbın (kezâlike / işte böyle) sarsılmaz bir "kapanış formülü" (refrain) olduğunu tahlil eder. Kuran, bir peygamberin çetin mücadelesini ve o mücadelenin ilahi makamdaki zaferini anlattıktan sonra, bu kelimeyle ilahi adaletin şaşmaz ritmini dilde sabitler. Bu, kaosun ve imtihanın bittiğini, ilahi nizamın mutlak bir adalet ve lütufla tecelli ettiğini gösteren retorik bir mühürdür.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu işaret zamirinin barındırdığı ontolojik kurala dikkat çeker. Kuran, "kezâlike" (işte böyle) diyerek; İbrahim'e verilen bu kurtuluşun, selâmın ve ebedi anılma mükafatının sadece o döneme has bir anomali olmadığını, mutlak teslimiyet gösteren her inanan için Allah'ın koyduğu evrensel bir mükafat yasası olduğunu ilan eder. İbrahim'in eylemi, bu kelime sayesinde tüm insanlık için kopyalanabilir ve ulaşılabilir bir ahlaki ufka genişletilir.

        neczî (نَجْزِي)

        Arapça "c-z-y" kökünden türetilmiş, muzari (şimdiki/geniş/gelecek zaman), birinci çoğul şahıs (biz) fiilidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "c-z-y" kökünün temel manasının "bir şeye yetmek, kafi gelmek, bir amelin karşılığını tamı tamına, eksiksiz bir bedelle ödemek, telafi etmek ve bir şeyin yerine geçmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "cezâ" eyleminin Kuran lügatinde nötr bir kavram olduğunu, bağlama göre kötülüğe karşılık azap, iyiliğe karşılık ise mutlak lütuf (mükafat) anlamına geldiğini kaydeder. Burada bu fiil, insanın yaptığı o devasa fedakarlığa (evladından geçmeye) karşılık, ilahi rahmetin o ameli kat kat aşan, onu en güzel şekilde telafi eden "mutlak ilahi karşılık / büyük ödül" manasında kullanılmıştır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde fiilin birinci çoğul şahıs "nâ" (Biz) kalıbıyla gelmesinin belagatta "azamet çoğulu" (mutlak kudret ve yücelik beyanı) olduğuna dikkat çeker. Mükafatı veren, yeryüzünün sıradan bir otoritesi değil, "Biz ödüllendiririz" (neczî) diyerek doğrudan kendi mutlak zâtını (Alemlerin Rabbini) fail kılan ilahi iradedir. Ayrıca fiilin mazi (ödüllendirdik) değil de muzari (neczî / ödüllendiririz) formunda gelmesi, bu mükafatlandırma eyleminin geçmişte kalmadığını, kesintisiz, dinamik ve her an işlemeye devam eden bir ilahi vaat olduğunu gramatikal olarak mühürler.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik arka planına inerek; "c-z-y" kökünün Süryanice ve Aramicede de ilahi adalet terazisini, Tanrı'nın kullarına amellerinin karşılığını vermesini (retribution/recompense) ifade eden en kadim teolojik terimlerden biri olduğunu belirtir. Kuran, bu eylemi İbrahim'in itaatine bağlayarak, tek tanrılı dinlerdeki "itaat ve ödül" (covenant) akdini dilde zirveye taşır.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde bu kelimenin Cahiliye zihniyetindeki intikam ve kan davası temelli "karşılık verme" (bedel) mantığına karşı, ontolojik bir ilahi cömertlik (lütuf) sistemi kurduğunu tahlil eder. İnsan her şeyini (canını, evladını) Allah'a feda ettiğinde, Allah ona hiçbir varlığın veremeyeceği ebedi bir karşılıkla (neczî) mukabele eder. Teslimiyet, hiçbir zaman karşılıksız kalmaz.

        el-muhsinîn (الْمُحْسِنِينَ)

        Arapça "h-s-n" kökünden türetilmiş, if'al babında, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isimdir. Ayette "neczî" fiilinin meful-ü bihi (doğrudan nesnesi) olarak nasb (üstünlü/yâ harfi ile) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar ve bütünlük katar. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "h-s-n" kökünün temel manasının "çirkinliğin, kabalığın ve noksanlığın tam zıttı; estetik, ahlaki ve fiziksel olarak güzellik, mükemmellik, orantı, iyilik ve sevinç veren hal" (hüsün) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihsân" mefhumunun Kuran terminolojisinde sıradan, yorucu veya zoraki bir iyilik eylemi olmadığını; bir ameli, aklın, ahlakın ve ilahi emrin gerektirdiği en kusursuz, en güzel ve en pürüzsüz biçimde "mükemmelleştirmek" (Allah'ı görüyormuşçasına yaşamak) olduğunu vurgular. Muhsin, zorluklar karşısında kendi karakterini ve eylemini ilahi bir şahesere dönüştüren kişidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik ve teolojik zeminine inerek; kıssanın bu kapanış ayetinde kullanılan "muhsin" (iyiliği güzelleştiren) sıfatının sarsıcılığına dikkat çeker. Bir babanın evladının boynuna bıçak dayaması, dışarıdan (seküler veya putperest bir akılla) bakıldığında bir vahşet veya cinnet gibi görünebilir. Ancak Kuran, Allah'ın mutlak emrine karşı duyulan o tereddütsüz rızayı, o isyansız teslimiyeti (İslam'ı) insanlık tarihinin gördüğü en büyük "ahlaki ve estetik eylem" (ihsan) olarak kodlar. İbrahim ve oğlu, sadece itaat edenler değil, itaati "güzelleştirenler" (el-muhsinîn) olmuşlardır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında kelimenin evrensel kuşatıcılığına dikkat çeker. Allah, "Biz İbrahim ve İsmail'i böyle mükafatlandırırız" demez. Fiilin nesnesini çoğul ve genel bir vasıfla "el-muhsinîn" (işini/itaatini en güzel yapanları) şeklinde kullanarak, bu ayeti İbrahim'in şahsından çıkarıp kıyamete kadar gelecek olan tüm erdemli nesillerin (muhsinlerin) sığınağı ve müjdesi haline getirir. Eylem şahsidir, ancak mükafatın ufku evrenseldir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; boğazı yumuşakça hırpalayan nefesli "h" (ha), dilin dişlere temasıyla süzülen sızıcı "s" (sin), uzatmalı "nî" ve genizde kapanan "n" harflerinin (m-h-s-n-î-n) oluşturduğu o akışkan, dingin, şefkatli ve huzur veren fonetik yapının; o dehşetli kurban geriliminin ardından gelen mutlak rızayı, ruhun ulaştığı o estetik dinginliği ve ilahi takdirin kalbe indirdiği o ebedi "güzelliği/ihsanı" işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X