Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 106. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 106. Ayet

    اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْبَلٰٓؤُا الْمُب۪ينُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne hâżâ lehuve-lbelâu-lmubîn(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      103. "Her ikisi de (ilâhı buyruğa) teslim olunca ve babası onu yüzüstü yatırınca,"

      104. "‘Ey İbrahim!’ diye ona seslendik;"

      105. "‘Tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun.’ İşte iyileri biz böyle ödüllendiririz."

      106. "Bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı:"

      107. "Biz, (oğlunun canına) bedel olarak ona iri bir kurbanlık verdik."


      Burada teslim olunca anlamına gelen “eslemâ” (أَسْلَمَا) kelimesi, Cenâb-ı Hakk’ın her ikisine emrettiğini, yani biri kesmeye, öbürü de rıza ve itaat gösterip teslim oldukları (اسلما) zaman anlamına gelir. Yahut babası oğlunu, oğlu da kendisini Allah’a teslim etti anlamına gelir. Aslında her ikisi de kendilerini Allah’ın emrine teslim etmişler ve O’na itaat göstermişlerdi. Babası onu yüzüstü yatırdı. Yani babası onu yere serdi ve yüzükoyun yatırdı. İnsanın kesmek istediği koyun ve benzeri hayvanları yan tarafına yatırdığı gibi, Hz. İbrahim oğlunu yan tarafına yatırmadı, onu yüzükoyun yatırdı. En doğrusunu Allah bilir ya, o, Allah’ın emrini infaz etmeyi ve emrolunduğu şeyi yerine getirmeyi isteyince, hayvanları keserken yan üstü yatırdıkları gibi oğlunu da yan üstü yatırsaydı, ikisi birbirinin yüzüne bakacak ve belki kesen vazgeçecek, kesilen de bu işin şiddetinden vazgeçecekti. Müfessirlerin söylediği gibi; çocuk, Hz. İbrahim’e öyle yapmasını, yani yüzükoyun yatırmasını tavsiye etmiş, o da söylenen şekilde yapmıştı. En doğrusunu Allah bilir.

      'Ey İbrahim!' diye ona seslendik; 'tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun.' Bu âyeti de Mûtezile'ye delil göstermek mümkündür. Onlar şöyle diyorlar; Aziz ve Celil olan Allah, birine bir şeyi emrettiği zaman, o fiilin emrettiği şekilde yapılmasını irade etmiş olması mümkündür. Biz diyoruz ki: Cenab-ı Hak, emrettiği fiilin gayrisini murat etmiş olması da caizdir, yapacağını ve tercih edeceğini bildiği fiilin olmasını murat etmiş olabilir. Çünkü Allah şöyle buyuruyor: Ey İbrahim! Tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun, Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim’e kesmesini emretmekle, gereken evladını kesme fiilini murat etmemiştir. Eğer Allah emrettiği şeyin yapılmasını murat etmiş olsaydı. Hz. İbrahim’in rüyasını gerçekleştirdiğini söylemezdi. Dolayısıyla bu, kesme emri­nin gerçekleşmesi mânasında değildi. Fakat onlar diyorlar ki: Kesme emri, ancak koçun kesilmesiyle gerçekleşmiştir, Allah bunu murat etrniş ve iradesi de gerçekIeşmişti. Bu, bizim söylediğimize karşılık olsun diye onların buldukları bir çarpıtmadır, Fakat biz diyoruz ki: Kesme emri, koçu kesmekle ilgili değil, bizzat çocuğu kesmekle ilgilidir. Bunun çeşitli delilleri vardır. Birincisi, Hz. İbrahim’in sözüdür: “Rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm". Ayrıca oğlunun buna verdiği cevaptır: “Babacığım! Sana buyurulanı yap!". Eğer biz Allahtan gelen o kesme emrinin, gerçekten çocuğu kesmek anlamına gelmediğini söyleyecek olursak, onların söyledikleri bu sözde, ayrıca Allah’ın emrinde ve Allah’ın onları teslim olmakla isimlendirmesinde, her ikisini cahillikle itham etmiş oluruz. Biz onları asla cehaletle itham etmeyiz! Dolayısıyla buradaki emir, onların söylediği gibi koçu kesmek değil, hakiki mânada çocuğu kesmek hakkında idi. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, Allah’ın selâmı üzerlerine olsun Hz. İbrahim ve oğlu, yaptıkları şeyden dolayı övülmüşlerdi, kendilerinden sitâyişle bahsedilmişti: Bu, oğlunu kesmek üzere yere yatırmasından, öbürü de arzu ile ve itaatle kendini teslim etmesinden... Şayet Allah’tan onlara verilen emir, yere yatırmak ve itaatle teslim olmaktan başka bir şey için olsaydı, o zaman onların bu yaptıklarında övgüye, methe ve iftihar edilmeye değer fazla bir şey olmazdı. Çünkü onlardan biri sadece oğlunu yere yatırmış, öbürü de sadece itaat göstermişti. Fakat onlar bu yaptıklarından dolayı övüldüklerine ve bunun kıyâmete kadar büyük bir iftihar vesilesi olarak gösterildiğine göre, hatta Cenâb-ı Hakk’ın birine Zebîhullah (Allah’ın kurbanlığı), diğerine de “Ahde vefa örneği İbrahim” meâlindeki âyette buyurduğu gibi VefıyyuUah (Allah’ın emrine vefa gösteren) admı vermiş olması, âyetteki kesme emrinin hakiki mânada çocuğu kesmekle ilgili olduğunu gösterir. Üçüncüsü, âyette ona bedel olarak bir kurbanlık gönderildiğinin belirtilmiş olmasıdır. Allah şöyle buyurmuştur: Biz, (oğlunun canına) bedel olarak ona iri bir kurbanlık verdik. Eğer âyetteki emirden maksat çocuğu değil de koçu kesmek olsaydı, koçun bedel olarak gönderilmesinin anlamı olmazdı. Çünkü bedel lafzı ancak, bir şeyi değiştirmek ve bir şeyin yerine başka bir şeyi koymak mânasında kullanılır. Bu da bizim söylediğimize delildir. En doğrusunu Allah bilir. Fakat âyet-i kerîmede belirtildiği üzere babası onu yere serip yüzüstü yatırınca, o fiili yerine getirmeleri engellenmişti, yoksa rivayet edildiği üzere bıçağı boynuna sürdüğü halde kesmediği belirtildiğine göre onlar Allah’ın emrini terketmiş değillerdi. Herhangi bir fiili yapmakla emrolunan, sonra emredildiği o fiili yapmasına engel olunan ve emredildiği fiille arasına engel konulan biri, o emri terketmiş olmaz, o kişinin emri terketmekle nitelenmesi de doğru olmaz. Bundan dolayı mesele âyette belirtildiği gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

      İsmail’e Bedel Kurbanlık Verilmesi ve Fıkhi Hükümler

      Âlimlerimizin bu âyeti çeşitli meseleler için delil olarak kullanmaları da mümkündür: Birincisi, kadın kendisini kocasına teslim eder vc kocasının da onunla birlikte olmasını engelleyecek bir engeli bulunmazsa, kocanın, karısının nefsine tam anlamıyla sahip olması gerçekleşmiş sayılır ve bundan dolayı mehirin tamamını vermesi, boşanma halinde de kadının iddet beklemesi gerekir. Kocası kendisiyle ilişkide bulunmasa bile onun bundan başka yapacağı bir şey yoktur. İkincisi, kendisinde emanet mal bulunan biri, onu sahibine teslim ettiği ve sahibi onu alma gücüne sahip olduğunda malın sorumluluğundan çıkar, öbürü mala sahip çıkmamış ve eliyle teslim almamış olsa da malı kendisine teslim etmiş sayılır. Üçüncüsü, satıcı malı müşteriye teslim edip aradan çekildiğinde, malı ona vermiş sayılır, müşteri malı eline almasa da kaybı halinde satıcı onu tazmin etmek zorunda değildir. Bu âyetler, bunun gibi sayılamayacak kadar pek çok meseleye delil olur. Çünkü onların elinden yapabilecekleri o işin dışında bir şey gelmez.

      Ey İbrahim! dîye ona seslendik; tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun. Bu söz şayet koç kesildikten sonra söylenmiş ise, o zaman [Hanefî] âlimlerimizin söylediğine delil olur; nitekim Ebû Hanîfe (rahimehullah) şunu söylemektedir: Çocuğunu kesmeyi kendine vacip kılan biri, bir kurbanlık kesmekle sorumluluktan kurtulur, çünkü Allah Hz. İbrahim’e koçu kesmekle rüyasını gerçekleştirdiğini haber vermektedir. Buna göre onun sadece bir kurbanlık kesmesi ye terlidir, başka bir şeye gerek yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Rüyanı gerçekleştirmiş oldun sözü eğer kurbanlığı kesmeden önce, Hz. İbrahim’in çocuğunu yere yatırdığı ve çocuk da kendisini teslim ettiği sırada söylenmişse, o zaman yukarıda söylediğimiz gibi onun kendisini teslim etmenin karşılığı olarak başka bİr şey gelmiş demektir, çünkü o emri terketmiş değil, emri yerine getirmesine engel olunmuştur.

      Bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı. Hz. İbrahim’e verilen çocuğunu kesme emri, büyük bir imtihandı. Bazı müfessirler bu âyeti şöyle yorumladılar: Bedel olarak İbrahim aleyhisselâma gönderilen o kurbanlık büyük bir nimetti.

      Bedel olarak ona iri bir kurbanlık verdik. Bu kurbanlıktan maksat koçtur. Bazı müfessirler şöyle dedi: Cenâb-ı Hak onu büyük diye niteledi, çünkü o cennette kırk mevsim otlamıştı. Bazıları da, o bünyesi itibariyle büyük idi dedi. En doğrusunu Allah bilir.

      Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dedi: “Zibh” (ذبح) kelimesi, koç ve kesilen canlılar için kullanılır. “Zebh” (الذبح) ise, mastardır. Bu, İbn Kuteybe’nin görüşüdür. Ebû Avsece de şöyle dedi: “Zebh” (الذبح) kelimesi fiildir ve ikisi de aynı anlama gelir. İbn Kuteybe, bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı diye tercüme edilen “el-belâu’l-mubîn” (البلاء المبين) cümlesine açık ve büyük bir ihsandı anlamını verdi.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        inne (إِنَّ)

        Arapçada isim cümlelerinin başına gelerek "şüphesiz, muhakkak, kesinlikle" anlamı veren, cümleye mutlak bir tekit (pekiştirme) ve sarsılmazlık katan tahkîk harfidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edatın belagat ilmindeki eşsiz teolojik onaylayıcılığına dikkat çeker. İbrahim ve oğlunun o akıl almaz teslimiyet sahnesi tamamlandıktan sonra, ilahi irade bu eylemin sıradan bir olay olmadığını "inne" edatıyla gramatikal olarak mühürler. Bu edat, gerçekleşen fedakarlığın ve yaşanan gerilimin ilahi makamdaki mutlak tasdikini (şüphesizliğini) bildiren en üst düzey ontolojik vurgudur.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve anlatısal kurgusunda bu başlangıç edatının (inne), kıssanın çözüm bölümüne (epilog) geçişi sağlayan retorik bir perde kapanışı olduğunu tahlil eder. Kurbanın eylemsel dehşeti bitmiş, ilahi ses araya girmiş ve "Şüphesiz ki..." diyerek tüm bu yaşananların ardındaki o devasa ilahi kastı ve hikmeti okurun zihnine mutlak bir kesinlikle kazımaya başlamıştır.

        hâzâ (هَذَا)

        Arapça dilbilgisinde dikkati çekmek, uyarmak için kullanılan "hâ" (tenbîh/uyarı) harfi ile, yakını işaret eden "zâ" (bu/şu) işaret isminin (ism-i işaret) birleşiminden oluşur. Ayetin sözdiziminde "inne" edatının ismi olarak mahallen mensub (üstünlü) konumundadır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında "zâlike" (şu/uzaktaki) yerine "hâzâ" (işte bu / yakındaki) işaret zamirinin kullanılmasının belagat ilmindeki eşsiz "kurbiyyet" (yakınlık ve canlılık) işlevini belirtir. "Hâzâ" kelimesi; babanın elindeki o soğuk bıçağa, oğulun topraktaki o yüzüne, o anki kan donduran gerilime ve teslimiyete "tam o saniyede, sıcağı sıcağına" dokunan gramatikal bir işaret parmağıdır. İmtihan uzakta bir hikaye değil, "işte bizzat bu" yaşananın ta kendisidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu kelimenin kapsayıcılığına dikkat çeker. "Bu" (hâzâ) işaret zamiri sadece kurban kesme anını değil; İbrahim'in rüyayı gördüğü ilk andan, oğluna durumu açmasına, oğlun itaatine ve bıçağın boğaza dayandığı o son saniyeye kadar uzanan o devasa psikolojik ve eylemsel sürecin "tümünü" tek bir kelimede toplayarak ilahi yargının önüne koyar.

        le-huve (لَهُوَ)

        Arapçada cümleye ekstra bir kesinlik ve vurgu katan "le" (lâm-ı ibtidâ / lâm-ı muzahlaka) harfi ile, üçüncü tekil şahıs eril "huve" (o) zamirinin kaynaşmış halidir. Cümlede "fasıl zamiri" (ayırma zamiri) veya haberin mübtedası olarak görev yapar.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu yapının (le-huve / kesinlikle o) barındırdığı muazzam gramatikal ağırlığı tahlil eder. Cümlede zaten "inne" (şüphesiz) edatı varken, ardından gelen habere bir de "le" (kesinlikle) harfinin eklenmesi ve araya "huve" (o) zamirinin girmesi, Arapçada tekit (pekiştirme) sanatının varabileceği en mutlak, en sarsılmaz zirvedir. Kuran, bu üçlü vurguyla (inne + le + huve); yaşanan olayın sıradan bir zorluk değil, insanlık tarihinin gördüğü "en eşsiz, bizzat ve sadece O olan" deneme olduğunu dilde mühürler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik ve teolojik zeminine inerek; Kuran'ın bu vurgulu yapıyı (le-huve) kullanarak, kurban hadisesinin tarihteki diğer tüm peygamberi zorluklardan ontolojik olarak ayrıldığını gösterdiğini ifade eder. İnsanın kendi ciğerparesini kendi elleriyle boğazlamaya kalkması, başka hiçbir acıyla veya fedakarlıkla kıyaslanamayacak bir şahikadır. "İşte kesinlikle bizzat O..." vurgusu, bu acının eşsizliğinin ilahi tescilidir.

        el-belâu (الْبَلَاءُ)

        Arapça "b-l-y" kökünden türetilmiş bir isim/mastardır. Ayetin sözdiziminde "inne" edatının haberi (yüklemi) olarak merfu (ötreli) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "b-l-y" kökünün temel manasının "bir nesneyi uzun süre kullanarak veya zorlayarak eskitmek, yıpratmak; bir insanın iç yüzünü, sabrını ve sınırlarını zorlu bir tecrübeyle sınamak ve denemek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "belâ" mefhumunun Kuran lügatinde sıradan bir musibet, felaket veya ceza (ikab) anlamına gelmediğini; insanın imanının, sadakatinin ve teslimiyetinin saflığını ortaya çıkarmak için Allah tarafından verilen (bazen nimet, bazen külfet şeklinde tecelli eden) "en zorlu sınav, ontolojik test" olduğunu kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde "belâ" kavramının barındırdığı varoluşsal krizi tahlil eder. Bedevi zihniyeti belayı sadece fiziksel bir zarar veya savaş mağlubiyeti olarak algılarken; İbrahim'in yaşadığı bu "belâ" (kurban emri), insanın akılla kavrayamayacağı, fıtratın tüm koruma güdülerini altüst eden, sevgiyi ve itaati birbiriyle ölümcül bir çarpışmaya sokan "mutlak psikolojik ve teolojik sınamadır". İbrahim, aklının ve kalbinin en uç sınırlarında "yıpratılmış/sınanmış" (b-l-y) ve bu ağır testi felsefi bir rızayla geçmiştir.

        Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu kavramı incelerken; dönemin Yahudi tefsir geleneğinde (Midraş'ta) İbrahim'in on farklı ağır testten geçtiğini ve İshak/İsmail kurbanının (Akedah) bu testlerin en büyüğü, "sınamaların sınaması" olarak kodlandığını ifade eder. Kuran, "el-belâu" diyerek, Sami dinler tarihindeki bu mutlak imtihan mefhumunu Kuran'ın kalbine, tevhidin en büyük eylemsel kanıtı olarak yerleştirir. O, tüm imtihanların şahikasıdır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dudakların birbirine çarpmasıyla patlayan "b", damaktan süzülen "l", nefesi asılı bırakan uzatmalı "â" (med) ve boğazda derin bir düğüm gibi kilitlenen "u" (hemze) harflerinin (b-l-â-u) oluşturduğu o yorucu, uzun, ağırlık hissi veren ve bitkin düşüren ses yapısının; yaşlı bir babanın ve gencecik bir oğlun omuzlarına binen o akıl almaz ilahi yükün, ruhu lime lime eden o "devasa imtihanın/yıpranışın" ağırlığını işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.

        el-mubîn (الْمُبِينُ)

        Arapça "b-y-n" kökünden türetilmiş, if'al babında, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde bir isim/sıfattır. Ayette "el-belâu" kelimesinin sıfatı olarak merfu (ötreli) konumdadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli ve eşsiz kılar. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "b-y-n" kökünün temel manasının "iki şeyin arasını tamamen ayırmak, bir şeyi diğerlerinden fersah fersah uzaklaştırıp seçkin kılmak ve kapalı/örtülü olan bir şeyi gün yüzüne çıkararak apaçık, net ve şeffaf hale getirmek" (beyan/mübîn) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mübîn" kavramının Kuran terminolojisinde sadece kendi içinde açık/net olan (bâin) değil; aynı zamanda başka şeylerin de içyüzünü açığa çıkaran, muğlaklığı yok edip hakikati görünür kılan (izhar eden) aktif bir sıfat olduğunu vurgular. İmtihana "mübîn" denmesi, onun sadece zor olması değil; İbrahim'in ve oğlunun kalbindeki o mutlak tevhidi teslimiyeti (İslam'ı) bütün insanlık tarihi için tartışılmaz ve apaçık bir gerçeğe dönüştürmesi sebebiyledir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu sıfatın barındırdığı teolojik şeffaflığa dikkat çeker. Kurban imtihanı gizli, muğlak veya anlaşılmaz kalmamıştır. O bıçağın boğaza dayandığı an; itaatin ne anlama geldiğini, Allah'a kul olmanın bedelini ve dünyevi hiçbir bağın (evlat sevgisinin bile) ilahi rızanın önüne geçemeyeceğini kıyamete kadar gelecek tüm nesillere "apaçık" (mübîn) bir şekilde göstermiştir. Bu imtihan, şirkin bulanıklığına karşı tevhidin mutlak şeffaflığıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de klasik tefsir ilmine atıfla; "el-mubîn" (apaçık) sıfatının, İbrahim'in imtihanındaki şiddeti ve gayeyi özetleyen kilit bir kavram olduğu kaydedilir. Hiçbir akıl, hiçbir şüphe veya itiraz, o bıçağın altına yatan iradenin saflığına leke süremez. Kuran, "el-belâu'l-mubîn" (işte bu, o apaçık imtihandır) tamlamasıyla, baba ile oğlun bu eşsiz varoluşsal krizini (fedakarlığını), inancın ulaştığı en şüphe götürmez ve en görkemli teolojik anıt olarak dilde sonsuzlaştırır. Ayet, en büyük krizin, ilahi makamda en mutlak tasdikle ödüllendirilmesiyle kapanır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X