قَدْ صَدَّقْتَ الرُّءْيَاۚ اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 105. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: saffat suresi, imtihan, saffat 105, koç kurbanı, nida, saffat suresi 105. ayet, teslimiyet, ihsan
-
103. "Her ikisi de (ilâhı buyruğa) teslim olunca ve babası onu yüzüstü yatırınca,"
104. "‘Ey İbrahim!’ diye ona seslendik;"
105. "‘Tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun.’ İşte iyileri biz böyle ödüllendiririz."
106. "Bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı:"
107. "Biz, (oğlunun canına) bedel olarak ona iri bir kurbanlık verdik."
Burada teslim olunca anlamına gelen “eslemâ” (أَسْلَمَا) kelimesi, Cenâb-ı Hakk’ın her ikisine emrettiğini, yani biri kesmeye, öbürü de rıza ve itaat gösterip teslim oldukları (اسلما) zaman anlamına gelir. Yahut babası oğlunu, oğlu da kendisini Allah’a teslim etti anlamına gelir. Aslında her ikisi de kendilerini Allah’ın emrine teslim etmişler ve O’na itaat göstermişlerdi. Babası onu yüzüstü yatırdı. Yani babası onu yere serdi ve yüzükoyun yatırdı. İnsanın kesmek istediği koyun ve benzeri hayvanları yan tarafına yatırdığı gibi, Hz. İbrahim oğlunu yan tarafına yatırmadı, onu yüzükoyun yatırdı. En doğrusunu Allah bilir ya, o, Allah’ın emrini infaz etmeyi ve emrolunduğu şeyi yerine getirmeyi isteyince, hayvanları keserken yan üstü yatırdıkları gibi oğlunu da yan üstü yatırsaydı, ikisi birbirinin yüzüne bakacak ve belki kesen vazgeçecek, kesilen de bu işin şiddetinden vazgeçecekti. Müfessirlerin söylediği gibi; çocuk, Hz. İbrahim’e öyle yapmasını, yani yüzükoyun yatırmasını tavsiye etmiş, o da söylenen şekilde yapmıştı. En doğrusunu Allah bilir.
'Ey İbrahim!' diye ona seslendik; 'tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun.' Bu âyeti de Mûtezile'ye delil göstermek mümkündür. Onlar şöyle diyorlar; Aziz ve Celil olan Allah, birine bir şeyi emrettiği zaman, o fiilin emrettiği şekilde yapılmasını irade etmiş olması mümkündür. Biz diyoruz ki: Cenab-ı Hak, emrettiği fiilin gayrisini murat etmiş olması da caizdir, yapacağını ve tercih edeceğini bildiği fiilin olmasını murat etmiş olabilir. Çünkü Allah şöyle buyuruyor: Ey İbrahim! Tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun, Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim’e kesmesini emretmekle, gereken evladını kesme fiilini murat etmemiştir. Eğer Allah emrettiği şeyin yapılmasını murat etmiş olsaydı. Hz. İbrahim’in rüyasını gerçekleştirdiğini söylemezdi. Dolayısıyla bu, kesme emrinin gerçekleşmesi mânasında değildi. Fakat onlar diyorlar ki: Kesme emri, ancak koçun kesilmesiyle gerçekleşmiştir, Allah bunu murat etrniş ve iradesi de gerçekIeşmişti. Bu, bizim söylediğimize karşılık olsun diye onların buldukları bir çarpıtmadır, Fakat biz diyoruz ki: Kesme emri, koçu kesmekle ilgili değil, bizzat çocuğu kesmekle ilgilidir. Bunun çeşitli delilleri vardır. Birincisi, Hz. İbrahim’in sözüdür: “Rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm". Ayrıca oğlunun buna verdiği cevaptır: “Babacığım! Sana buyurulanı yap!". Eğer biz Allahtan gelen o kesme emrinin, gerçekten çocuğu kesmek anlamına gelmediğini söyleyecek olursak, onların söyledikleri bu sözde, ayrıca Allah’ın emrinde ve Allah’ın onları teslim olmakla isimlendirmesinde, her ikisini cahillikle itham etmiş oluruz. Biz onları asla cehaletle itham etmeyiz! Dolayısıyla buradaki emir, onların söylediği gibi koçu kesmek değil, hakiki mânada çocuğu kesmek hakkında idi. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, Allah’ın selâmı üzerlerine olsun Hz. İbrahim ve oğlu, yaptıkları şeyden dolayı övülmüşlerdi, kendilerinden sitâyişle bahsedilmişti: Bu, oğlunu kesmek üzere yere yatırmasından, öbürü de arzu ile ve itaatle kendini teslim etmesinden... Şayet Allah’tan onlara verilen emir, yere yatırmak ve itaatle teslim olmaktan başka bir şey için olsaydı, o zaman onların bu yaptıklarında övgüye, methe ve iftihar edilmeye değer fazla bir şey olmazdı. Çünkü onlardan biri sadece oğlunu yere yatırmış, öbürü de sadece itaat göstermişti. Fakat onlar bu yaptıklarından dolayı övüldüklerine ve bunun kıyâmete kadar büyük bir iftihar vesilesi olarak gösterildiğine göre, hatta Cenâb-ı Hakk’ın birine Zebîhullah (Allah’ın kurbanlığı), diğerine de “Ahde vefa örneği İbrahim” meâlindeki âyette buyurduğu gibi VefıyyuUah (Allah’ın emrine vefa gösteren) admı vermiş olması, âyetteki kesme emrinin hakiki mânada çocuğu kesmekle ilgili olduğunu gösterir. Üçüncüsü, âyette ona bedel olarak bir kurbanlık gönderildiğinin belirtilmiş olmasıdır. Allah şöyle buyurmuştur: Biz, (oğlunun canına) bedel olarak ona iri bir kurbanlık verdik. Eğer âyetteki emirden maksat çocuğu değil de koçu kesmek olsaydı, koçun bedel olarak gönderilmesinin anlamı olmazdı. Çünkü bedel lafzı ancak, bir şeyi değiştirmek ve bir şeyin yerine başka bir şeyi koymak mânasında kullanılır. Bu da bizim söylediğimize delildir. En doğrusunu Allah bilir. Fakat âyet-i kerîmede belirtildiği üzere babası onu yere serip yüzüstü yatırınca, o fiili yerine getirmeleri engellenmişti, yoksa rivayet edildiği üzere bıçağı boynuna sürdüğü halde kesmediği belirtildiğine göre onlar Allah’ın emrini terketmiş değillerdi. Herhangi bir fiili yapmakla emrolunan, sonra emredildiği o fiili yapmasına engel olunan ve emredildiği fiille arasına engel konulan biri, o emri terketmiş olmaz, o kişinin emri terketmekle nitelenmesi de doğru olmaz. Bundan dolayı mesele âyette belirtildiği gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
İsmail’e Bedel Kurbanlık Verilmesi ve Fıkhi Hükümler
Âlimlerimizin bu âyeti çeşitli meseleler için delil olarak kullanmaları da mümkündür: Birincisi, kadın kendisini kocasına teslim eder vc kocasının da onunla birlikte olmasını engelleyecek bir engeli bulunmazsa, kocanın, karısının nefsine tam anlamıyla sahip olması gerçekleşmiş sayılır ve bundan dolayı mehirin tamamını vermesi, boşanma halinde de kadının iddet beklemesi gerekir. Kocası kendisiyle ilişkide bulunmasa bile onun bundan başka yapacağı bir şey yoktur. İkincisi, kendisinde emanet mal bulunan biri, onu sahibine teslim ettiği ve sahibi onu alma gücüne sahip olduğunda malın sorumluluğundan çıkar, öbürü mala sahip çıkmamış ve eliyle teslim almamış olsa da malı kendisine teslim etmiş sayılır. Üçüncüsü, satıcı malı müşteriye teslim edip aradan çekildiğinde, malı ona vermiş sayılır, müşteri malı eline almasa da kaybı halinde satıcı onu tazmin etmek zorunda değildir. Bu âyetler, bunun gibi sayılamayacak kadar pek çok meseleye delil olur. Çünkü onların elinden yapabilecekleri o işin dışında bir şey gelmez.
Ey İbrahim! dîye ona seslendik; tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun. Bu söz şayet koç kesildikten sonra söylenmiş ise, o zaman [Hanefî] âlimlerimizin söylediğine delil olur; nitekim Ebû Hanîfe (rahimehullah) şunu söylemektedir: Çocuğunu kesmeyi kendine vacip kılan biri, bir kurbanlık kesmekle sorumluluktan kurtulur, çünkü Allah Hz. İbrahim’e koçu kesmekle rüyasını gerçekleştirdiğini haber vermektedir. Buna göre onun sadece bir kurbanlık kesmesi ye terlidir, başka bir şeye gerek yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Rüyanı gerçekleştirmiş oldun sözü eğer kurbanlığı kesmeden önce, Hz. İbrahim’in çocuğunu yere yatırdığı ve çocuk da kendisini teslim ettiği sırada söylenmişse, o zaman yukarıda söylediğimiz gibi onun kendisini teslim etmenin karşılığı olarak başka bİr şey gelmiş demektir, çünkü o emri terketmiş değil, emri yerine getirmesine engel olunmuştur.
Bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı. Hz. İbrahim’e verilen çocuğunu kesme emri, büyük bir imtihandı. Bazı müfessirler bu âyeti şöyle yorumladılar: Bedel olarak İbrahim aleyhisselâma gönderilen o kurbanlık büyük bir nimetti.
Bedel olarak ona iri bir kurbanlık verdik. Bu kurbanlıktan maksat koçtur. Bazı müfessirler şöyle dedi: Cenâb-ı Hak onu büyük diye niteledi, çünkü o cennette kırk mevsim otlamıştı. Bazıları da, o bünyesi itibariyle büyük idi dedi. En doğrusunu Allah bilir.
Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dedi: “Zibh” (ذبح) kelimesi, koç ve kesilen canlılar için kullanılır. “Zebh” (الذبح) ise, mastardır. Bu, İbn Kuteybe’nin görüşüdür. Ebû Avsece de şöyle dedi: “Zebh” (الذبح) kelimesi fiildir ve ikisi de aynı anlama gelir. İbn Kuteybe, bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı diye tercüme edilen “el-belâu’l-mubîn” (البلاء المبين) cümlesine açık ve büyük bir ihsandı anlamını verdi.
Yorumu Yorumla
-
kad (قَدْ)
Arapçada mazi (geçmiş zaman) fiillerinin başına geldiğinde "muhakkak, kesinlikle, andolsun ki, -mış durumda" anlamları veren, eylemin şüphesiz bir şekilde gerçekleştiğini ve tamamlandığını bildiren tahkîk (kesinlik/pekiştirme) harfidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edatın belagat ilmindeki eşsiz zamanlamasına ve teolojik mührüne dikkat çeker. Göklerden gelen ilahi nida (Ey İbrahim!), sözüne bir ihtimal veya bekleme kipiyle değil; doğrudan "kad" (kesinlikle / an itibariyle) edatıyla başlayarak, İbrahim'in eyleminin ilahi makamda o saniye itibariyle tam, eksiksiz ve kusursuz bir itaat olarak tescillendiğini gramatikal olarak ilan eder. Sınav "kad" edatının vuruşuyla mutlak olarak bitmiştir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; boğazın derinliğinden kopup gelen kalın ve vurgulu "k" (kaf) harfi ile, dilin diş etlerine sertçe çarpıp aniden durduğu "d" (dal/kalkale) harfinin (k-d) oluşturduğu o tek hecelik, keskin, patlamalı ve bıçak gibi kesen ses yapısının; uzayıp giden o korkunç gerilimi, babanın omuzlarındaki o devasa yükü ve havadaki bıçağı tek bir seste aniden durduran ilahi iradenin o şaşmaz "bitiriş" anını işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
saddakte (صَدَّقْتَ)
Arapça "s-d-k" kökünden türetilmiş, tef'il babında, mazi (geçmiş zaman) ikinci tekil şahıs (sen) fiilidir. Cümlenin yüklemi konumundadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "s-d-k" kökünün temel manasının "bir şeyin hakikate, gerçeğe ve öze tam olarak mutabık olması, yalanın zıddı, söz ile eylemin örtüşmesi, sarsılmazlık ve sağlamlık" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tasdîk" eyleminin Kuran lügatinde sıradan, pasif bir "inanma veya onaylama" olmadığını; kişinin inandığı veya kendisine vahyedilen o soyut hakikati, bedel ödeyerek, pratik hayatta bizzat "eyleme dökerek gerçek kılması, ispat etmesi" anlamına geldiğini kaydeder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde bu "tasdik" (saddakte / sen doğruladın, eyleme döktün) fiilinin bedevi zihniyetine karşı kurguladığı o devasa ahlaki devrimi tahlil eder. Müşrik aklı, inancı dilde kalan bir asabiyet sloganı olarak görürdü. Allah İbrahim'e "İnandın" (âmente) demez; "saddakte" (sen o emri eyleminle ete kemiğe büründürerek ispat ettin) der. İbrahim, evladını kurban etme emrini sadece kalbinde kabullenmekle kalmamış; bıçağı oğlunun boğazına dayayarak, inancın (imanın) en ağır bedelini fiziksel bir "tasdike" (eyleme) dönüştürmüştür.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik ve teolojik zeminine inerek; rüyanın (kurban emrinin) aslında sembolik bir imtihan olduğunu, Allah'ın baştan beri İsmail'in kanını dökmeyi murat etmediğini ifade eder. Ancak İbrahim, bu rüyayı lafzi (zahiri) olarak anlamış ve eyleme geçmiştir. Kuran, İbrahim'in o saf, tavizsiz ve rasyonelleştirmeye (kaçış yolları aramaya) yeltenmeyen mutlak teslimiyetini "Sen rüyayı tasdik ettin/yerine getirdin" (saddakte) fiiliyle ödüllendirir. Çocuğun kanının akmamış olması, eylemin (tasdikin) tamamlanmadığı anlamına gelmez; bıçak boğaza dayandığı an, ruhsal ve teolojik "boğazlama" zaten gerçekleşmiş, rüya "tasdik" edilmiştir.
er-ru'yâ (الرُّؤْيَا)
Arapça "r-e-y" kökünden türetilmiş bir isimdir. Ayetin sözdiziminde "saddakte" fiilinin meful-ü bihi (doğrudan nesnesi) olarak nasb (üstünlü) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "r-e-y" kökünün temel manasının "sadece gözle algılamak değil, aklın ve kalbin doğrudan hakikati kavraması, idrak ve kesin bilgi" (rü'yet/rey) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ru'yâ" kelimesinin Kuran terminolojisinde gece uykusunda (menâm) görülen şeylere tahsis edildiğini, ancak peygamberlere atfedildiğinde bunun bir sanrı (hulm) değil; doğrudan vahyin, ilahi emrin ve şaşmaz hakikatin tecelli ettiği sarsılmaz bir "ilahi keşif" sahnesi olduğunu vurgular.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik kurgusunda kelimenin başındaki "el" (er-ru'yâ / işte o rüya) takısının metinsel işlevini tahlil eder. Bu takı, sıradan bir rüyayı değil; İbrahim'in günlerdir uykularını bölen, zihnini parçalayan ve onu evladının boğazına bıçak dayamaya götüren "o bilinen, o korkunç ve sarsıcı ilahi tecrübeyi" işaret eder. Göklerden gelen ses, "işte o rüyayı (er-ru'yâ) tamamladın" diyerek o devasa psikolojik yükü babanın zihninden sonsuza dek kaldırır.
Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu kelimeyi incelerken; dönemin Sami dinler tarihindeki "peygamber rüyaları" (somnium) mefhumuna dikkat çeker. Putperest kahinlerin rüyaları karmaşık ve yorumlanmaya muhtaç sembollerle doluyken; İbrahim'in Kuran'daki "rü'yâsı" yoruma ihtiyaç bırakmayan, apaçık, doğrudan eylem talep eden ve babanın kendi oğlunu boğazlamasını emreden en ağır teolojik direktiftir. İbrahim, o vahyi yorumlayarak yumuşatmamış, onu olduğu gibi "tasdik" etmiştir.
innâ (إِنَّا)
Arapçada isim cümlelerinin başına gelerek "şüphesiz, muhakkak" anlamı veren, mutlak kesinlik ve tekit (pekiştirme) bildiren "inne" edatı ile, birinci çoğul şahıs "nâ" (biz) zamirinin kaynaşmış halidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edatın "tahkik" (kesinlik) işlevinin yanı sıra, zamirin (Biz) belagat ilmindeki "azamet çoğulu" (mutlak kudret ve otorite beyanı) olarak konumlandığına dikkat çeker. Kuran, İbrahim'in o bireysel ve sarsıcı eylemine (tasdikine) verilecek olan karşılığın (mükafatın), yeryüzü krallarının değil, doğrudan doğruya "Biz" (Alemlerin Rabbi) tarafından, şüpheye yer bırakmayacak bir kesinlikle (inne) garanti altına alındığını gramatikal olarak mühürler. Öznenin aniden değişmesi (İbrahim'den Allah'a geçiş), sahnedeki o devasa teolojik müdahaleyi şahikasına çıkarır.
kezâlike (كَذَلِكَ)
Arapçada "gibi, misliyle" anlamı katan "kef" harf-i ceri (teşbih edatı) ile, uzaklık ve işaret bildiren "zâlike" (şu/işte bu) ism-i işaretinin birleşmesiyle oluşan ve "işte böyle, tıpkı bunun gibi, bu şekilde" anlamlarına gelen bir kalıptır.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu edatın "mef’ûl-i mutlak" (eylemin niteliğini pekiştiren zarf) veya hal konumunda olduğunu belirtir. Bu gramatikal yapı, sıradan bir benzetme yapmaz; ödülün büyüklüğü ile imtihanın büyüklüğü arasındaki o kusursuz teolojik simetriyi kurar. "Sen nasıl ki evladından geçerek mutlak bir teslimiyet gösterdin; Biz de 'işte tam da böyle, bu ihtişamda' (kezâlike) seni ödüllendiririz" mesajını dilde kristalize eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu işaret zamirinin barındırdığı ontolojik kurala (Sünnetullah'a) dikkat çeker. Kuran, "kezâlike" (işte böyle) diyerek; İbrahim'e verilen bu kurtuluşun ve mükafatın sadece ona has tarihsel bir anomali olmadığını, mutlak teslimiyet gösteren her kul (muhsin) için Allah'ın koyduğu sarsılmaz, evrensel ve değişmez ilahi yasanın ta kendisi olduğunu ilan eder. Bu edat, tarihi evrensele bağlayan köprüdür.
neczî (نَجْزِي)
Arapça "c-z-y" kökünden türetilmiş, muzari (şimdiki/geniş/gelecek zaman), birinci çoğul şahıs (biz) fiilidir. "İnnâ" (Şüphesiz Biz) edatının haberi (yüklemi) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "c-z-y" kökünün temel manasının "bir şeye yetmek, kafi gelmek, bir amelin karşılığını tamı tamına, eksiksiz bir bedelle (iyi veya kötü) ödemek, yerine geçmek ve telafi etmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "cezâ" eyleminin Kuran lügatinde nötr bir kelime olduğunu, bağlama göre hem azap hem de mükafat anlamına gelebileceğini; ancak burada (İbrahim kıssasında) insanın yaptığı iyiliğe (ihsana) karşılık, ilahi rahmetin o ameli kat kat aşan, onu en güzel şekilde telafi eden ve kulu ebedi bir hoşnutluğa erdiren "mutlak ilahi karşılık / büyük ödül" manasında kullanıldığını kaydeder.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik arka planına inerek; "c-z-y" kökünün Süryanice ve Aramicede de ilahi adalet terazisini, Tanrı'nın kullarına amellerinin karşılığını vermesini (retribution/recompense) ifade eden en kadim teolojik terimlerden biri olduğunu belirtir.
Angelika Neuwirth, fiilin muzari (neczî / ödüllendiririz, karşılık veririz) formunda gelmesinin dramatik kurgudaki evrenselliğine dikkat çeker. Kuran, "onu ödüllendirdik" (cezeyna) diyerek eylemi geçmişte bırakmaz; "Biz (her zaman) işte böyle karşılık veririz/ödüllendiririz" (neczî) diyerek, ilahi mükafatın kıyamete kadar sürekli, canlı ve her an devrede olan ontolojik bir vaat olduğunu gramatikal olarak mühürler.
el-muhsinîn (الْمُحْسِنِينَ)
Arapça "h-s-n" kökünden türetilmiş, if'al babında, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isimdir. Ayette "neczî" fiilinin meful-ü bihi (doğrudan nesnesi) olarak nasb (üstünlü/yâ harfi ile) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) bir zümreye dönüştürür. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "h-s-n" kökünün temel manasının "çirkinliğin, kabalığın ve kusurun tam zıttı; estetik, ahlaki ve fiziksel olarak güzellik, mükemmellik, orantı, iyilik ve sevinç veren şey" (hüsün) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ihsân" mefhumunun Kuran terminolojisinde sıradan bir iyilik yapmak veya sadaka vermek olmadığını; bir eylemi, aklın, ahlakın ve ilahi emrin gerektirdiği en kusursuz, en güzel ve en pürüzsüz biçimde "mükemmelleştirmek" olduğunu vurgular. Muhsin, ameline estetik ve teolojik bir şaheser değeri katan kişidir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde "ihsan / muhsinîn" mefhumunun barındırdığı felsefi zirveyi tahlil eder. İslam ahlakının en üst kademesi ihsandır (Allah'ı görüyormuşçasına yaşamak). Kuran, kendi evladını boğazlamak için bıçağı çeken bir babanın (İbrahim'in) ve boynunu o bıçağa uzatan bir evladın (İsmail'in) bu sarsıcı eylemini bir "vahşet" veya "cinnet" olarak değil; mutlak itaatin, ilahi aşka teslimiyetin ve tevhidi rızanın varabileceği en yüksek "ahlaki güzellik ve mükemmellik" (ihsan) olarak kodlar. Onlar bu eylemleriyle yeryüzünün en büyük "muhsinleri" (güzellik üretenleri) olmuşlardır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında kelimenin ayetteki fonksiyonuna dikkat çeker. İbrahim ve oğlu, sadece itaati yerine getirmekle kalmamışlar, bu imtihanı tereddütsüz, isyansız ve eşsiz bir edeple (sâbirîn/halîm) sergileyerek kulluğun estetik zirvesine (ihsana) ulaşmışlardır. "El-muhsinîn" kelimesi, kurban edilmek üzere yere yatırılan o bedenin ve kalkmayan o elin Allah katında nasıl muazzam bir ahlaki anıt olarak kabul edildiğinin gramatikal tescilidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu kavramın, imanın aksiyona dönüştüğü en üst mertebe olduğu; İbrahim'in eyleminin, aklın sınırlarını aşan mutlak ilahi emirlere karşı insanın gösterebileceği en kusursuz "iyi ve güzel duruş" (ihsan) olarak Kuran tarafından ebedileştirildiği vurgulanır. Ayet, en büyük dehşet anını (kurbanı), evrenin en büyük ahlaki ödülüyle (muhsinlerin mükafatıyla) taçlandırarak son bulur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla