فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ اِنّ۪ٓي اَرٰى فِي الْمَنَامِ اَنّ۪ٓي اَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرٰىۜ قَالَ يَٓا اَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُۘ سَتَجِدُن۪ٓي اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ مِنَ الصَّابِر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 102. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kurban, saffat suresi, dua, saffat 102, rüya, hz ismail, saffat suresi 102. ayet, salih evlat, allah, sabır
-
"Çocuk, babasıyla beraber iş güç tutacak yaşa gelince babası ona, ‘Yavrucuğum' dedi, ‘rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm; düşün bakalım sen bu işe ne diyeceksin?' Dedi ki: ‘Babacığım! Sana buyurulanı yap; inşaallah beni sabredenlerden biri olarak bulacaksın.'"
Hz. İbrahim’in Hz. İsmail’i Kurban Etmesi
Çocuk, babasıyla beraber iş güç tutacak yaşa gelince. Yani kendisine emredileni yapabilecek güce ulaştığında ve babasıyla birlikte yol yürüyebilecek, yani hicret edebilecek yaşa geldiğinde... Bazıları bu cümleyi şöyle yorumladı: Çalışacak ve imtihan edilecek yaşa geldiğinde.
Babası ona dedi ki: Yavrucuğum, rüyam da seni kurban ettiğimi gördüm ; düşün bakalım sen bu işe ne diyeceksin? Buradaki “terâ” (ترى) fiili üstünlü ve ötreli olarak okunmuştur. Bu âyet, nebilerin ve resııllerin gördükleri rüyaların hak olduğunu gösterir, onlar açık gözle görülen olaylar gibidir. Görmez misin ki Hz. İbrahim, insanı kesmenin ve öldürmenin haram olduğunu bildiği halde, çocuğuna: rüyam da seni kurban ettiğim i gördüm deyince, oğlu da, sana buyurulanı yap demişti. Eğer gördüğü rüya emir olmasaydı, oğlu, sana buyurulanı yap demezdi. Hz. İbrahim de insanı kesmenin ve öldürmcnin, hatta böyle bir şeye yeltenm enin bile haram olduğunu bildiği halde rüyamda seni k urban ettiğim i gördüm diye konuşmazdı. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra oğlunun, babasına; Babacığım! Sana buyurulanı yap; inşaallah beni sabredenlerden b iri olarak bulacaksın demesi, Allah tarafından bir şeyi yapmakla em redilen herkesin, emredildiği fiili yapmasını Cenâb-ı Hakk’ın istediği anlamına gelmediğine işaret eder; çünkü oğlu, inşallah (Allah dilerse) kendisini sabredenlerden bulacağını söylemektedir. Hz. İbrahim’in kesmekle em rolunduğunu söylemiştik. O, kesmekle em rolunduğuna göre, öbürü de kesilmeye dayanmakla ve sabırsızlık göstermemekle em rolunm uştu. Fakat inşallah sabredenlerden olacağını haber vermektedir. Bu durum , Allah tarafından bir şeyi yapmakla em redilen herkesin bu fiili yapmasını dilemediğine işaret eder. Ancak onu yapmayı, o fiili tercih edeceğini ve onu yapacağını bildiği kişiden ister. Yapmayacağını bildiği kişiden o fiili istemesi caiz değildir. Hz. Mûsâ’nın şu sözü de aynı mânaya gelir: “İnşallah sen beni sabreder bulacaksın. Senin sözünden dışarı çıkmam”. Bu âyetler, Mûtezile’nin iddiasını reddetmektedir, onlar şöyle diyorlar: Allah bir kimseye bir şeyi yapmasını em rettiğinde, emrettiği fiili yapmasını ondan dilemiştir, fakat insan kendisi dilemediği için onu yapmamıştır. En doğrusunu Allah bilir. Onların görüşlerinin yanhş olduğunu çeşitli yerlerde dile getirdik. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
fe lemmâ (فَلَمَّا)
Arapçada ardışıklık ve anında gerçekleşen bir sonucu bildiren "fe" (fâ-i ta'kibiyye) bağlacı ile, geçmiş zaman fiillerinin başına gelerek "zaman, -dığı vakit, -ınca/ince" anlamları katan "lemmâ" zarfının (zarf-ı zaman) birleşiminden oluşur. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu yapının belagat ilmindeki eşsiz "zaman atlaması" (tayy-ı mekân/zaman) işlevine dikkat çeker. Bir önceki ayette İbrahim'e "halîm bir erkek çocuk" müjdelenmişti. Kuran, o çocuğun doğumunu, bebekliğini, ilk adımlarını anlatmaya gerek duymadan; aradaki o uzun yılları tek bir "fe lemmâ" (nihayet o vakit geldiğinde) edatıyla sarıp sarmalar ve okuru doğrudan o devasa teolojik imtihanın koptuğu ana (çocuğun yürüme çağına) ışınlar. Edat, dramatik kurguyu hızlandıran gramatikal bir köprüdür.
beleğa (بَلَغَ)
Arapça "b-l-ğ" kökünden türetilmiş, mazi (geçmiş zaman) üçüncü tekil şahıs fiilidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "b-l-ğ" kökünün temel manasının "bir hedefe ulaşmak, bir menzile varmak, eksikliği tamamlayıp nihai sınıra ve olgunluğa (kemal noktasına) erişmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "bulûğ" (ulaşma/erişme) eyleminin Kuran lügatinde sıradan bir mekânsal varışı değil; insanın bedensel, zihinsel ve motor becerileri açısından kendi kendine yetebilecek, aktif bir fail olabilecek o kritik gelişim evresine (rüşd/çağ) "adım atmasını" tanımladığını kaydeder. Fiil, İbrahim'in evladının artık kucakta taşınan edilgen bir bebek olmaktan çıkıp, omuz omuza yürünebilecek ontolojik bir özneye dönüştüğünü mühürler.
meahu (مَعَهُ)
Arapça dilbilgisinde "birlikte, beraber, refakatinde" anlamları veren "mea" (birliktelik/maiyyet) zarfı ile, üçüncü tekil şahıs eril "hu" (onun/onunla) zamirinin kaynaşmış halidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu zarfın "beleğa" fiilinin hal'ini (nasıl ve kiminle ulaştığını) gramatikal olarak belirlediğini ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu zarfın (meahu / onunla beraber) barındırdığı psikolojik ve sosyolojik derinliğe dikkat çeker. Yıllarca evlat hasreti çeken yaşlı bir babanın (İbrahim'in), nihayet o mucizevi çocuğun elinden tutup "onunla beraber" yürüyebilmesinin verdiği o devasa dünyevi sevgi ve bağlılık (kurbiyyet), bu tek kelimelik maiyyet zarfıyla metne nakşedilir. İbrahim ile oğlu arasındaki o kusursuz refakat, birazdan inecek olan kurban emrinin psikolojik şiddetini (imtihanın büyüklüğünü) katlayarak artıran retorik bir hazırlıktır.
es-sa'ye (السَّعْيَ)
Arapça "s-a-y" kökünden türetilmiş bir mastardır/isimdir. Ayetin sözdiziminde "beleğa" fiilinin meful-ü bihi (nesnesi) olarak nasb (üstünlü) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "s-a-y" kökünün temel manasının "sıradan, yavaş bir yürüme (meşy) ile, hızlı bir koşma (adve) arasındaki o tempolu, maksatlı, efor sarf edilen ve bir iş başarmak için atılan canlı adımlar" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sa'y" mefhumunun Kuran terminolojisinde sadece fiziksel bir yürüyüşü değil; insanın kendi emeğiyle, çabasıyla ve iradesiyle yeryüzünde bir şeyler üretebilme, bir işin ucundan tutabilme potansiyelini tanımladığını vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ontolojik semantiğinde bu kelimenin İslam öncesi bedevi sosyolojisindeki (Cahiliye) karşılığını tahlil eder. Çöl toplumunda bir erkek çocuğun "sa'y" (koşup çalışma/baba ile birlikte iş yapma) çağına gelmesi, onun artık kabile için ekonomik ve sosyal bir değer üretmeye başladığı, babasının en büyük dünyevi dayanağı ve iftiharı olduğu o eşsiz ergenlik evresidir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu kelimenin İbrahim'in imtihanındaki sarsıcılığına dikkat çeker. Allah, İbrahim'den oğlunu henüz hiçbir işe yaramayan kundaktaki bir bebekken değil; tam da "onunla beraber koşup yürüyecek, ona yoldaş olacak" (meahu's-sa'ye) o en sevimli, en değerli, kalbe en çok girdiği ve babanın ona en çok ihtiyaç duyduğu çağda (sa'y çağında) kurban etmesini istemiştir. "Es-sa'y", imtihanın kronolojik ve duygusal zirvesini mühürleyen kelimedir.
kâle (قَالَ)
Arapça "k-v-l" kökünden türetilmiş, mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs fiilidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "k-v-l" kökünün temel manasının "içsel düşüncenin sese dönüşmesi, bir niyetin veya emrin dille açığa vurulması" olduğunu belirtir.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve anlatısal kurgusunda bu fiilin (kâle / dedi ki) sahneyi aniden donduran ve hikayenin akışını mutlak bir gerilimle kesen devasa bir "tiyatral durak" (diyalog başlatıcı) olduğunu tahlil eder. Kuran, İbrahim'in o vahyi (rüyayı) aldığındaki içsel çalkantısını, günlerce süren hüznünü veya tereddütlerini hiç anlatmaz. Doğrudan "kâle" fiiliyle, babanın o korkunç emri evladına tebliğ ettiği o yalın ve sarsıcı anı sahneleyerek, okuru doğrudan tevhidi teslimiyetin merkezine çeker.
yâ buneyye (يَا بُنَيَّ)
Arapçada nida (seslenme) edatı olan "yâ" (ey) ile, "b-n-y" kökünden türemiş olan "ibn" (oğul) kelimesinin ism-i tasğir (küçültme/sevgi) formu olan "buneyye" ve birinci tekil şahıs (benim) zamirinin kaynaşmış halidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında ism-i tasğir (küçültme/buneyye) formunun belagat ilmindeki eşsiz kurgusuna dikkat çeker. Bu form burada fiziksel bir küçüklüğü veya aşağılamayı değil; "şefkat, merhamet, kurbiyyet (yakınlık) ve ciğerparesi olma" halini (Taltîf) ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin barındırdığı teolojik ve psikolojik tezatlığa dikkat çeker. İbrahim, birazdan kendi elleriyle boğazlayacağı bir bedene "kurbanım, adağım" diye soğuk bir dille değil; şefkatin en zirve ifadesi olan "Ey oğulcuğum / Ey ciğerparem" (yâ buneyye) diyerek seslenir. Sevginin bu kadar yoğun ifade edilmesi, emrin şiddetiyle kalbin şefkati arasındaki o devasa felsefi gerilimi okurun yüzüne çarpar.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dudakların birleşmesiyle çıkan "b", genizden gelen "n", yayılan "y" ve o şeddeli yapının (b-n-y-y) oluşturduğu o ezik, titrek, genizsi ve sızılı ses yapısının; yaşlı bir babanın boğazında düğümlenen o hıçkırığı, evladına kıymadan hemen önce ona duyduğu o derin şefkati ve sesi titreyerek ettiği o nidayı işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
innî (إِنِّي)
Arapçada isim cümlelerinin başına gelerek "şüphesiz, muhakkak, kesinlikle" anlamı veren, cümleye mutlak bir tekit (pekiştirme) katan "inne" edatı ile, birinci tekil şahıs "yâ" (ben / mutekellim) zamirinin kaynaşmış halidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edatın "tahkik" (kesinlik) işlevi gördüğünü belirtir. İbrahim, rüyasını "Acaba şöyle miydi, bana mı öyle geldi" gibi bir tereddütle değil; "Şüphesiz ve kesinlikle ben..." diyerek, gördüğü şeyin rastgele bir sanrı değil, ilahi ve kesin bir emir olduğunu kendi içinde tasdik ettiğini gramatikal bir zırhla ilan eder.
erâ (أَرَى)
Arapça "r-e-y" kökünden türetilmiş, muzari (şimdiki/geniş zaman), birinci tekil şahıs (ben) fiilidir. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "r-e-y" kökünün temel manasının "sadece gözle algılamak değil, aynı zamanda kalp gözüyle, basiretle kavramak, mutlak bir idrake ve bilgiye (rü'yet/rey) ulaşmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" (görme) eyleminin Kuran lügatinde vahyin bir formu olarak kullanıldığında, duyusal bir yanılsamayı değil; aklın ve kalbin doğrudan hakikatle temas kurduğu şaşmaz bir keşif anını tanımladığını kaydeder. Fiilin mazi (gördüm) değil de muzari (görüyorum/görmekteyim) formunda gelmesi, bu rüyanın tek seferlik bir kabus olmadığını; ardı ardına tekrarlanan, süreklilik arz eden ve İbrahim'in zihnini her an canlı bir şekilde meşgul eden kesintisiz bir vahiy (rüya-yı sadıka) olduğunu belgeler.
fîl-menâmi (فِي الْمَنَامِ)
Arapça "içinde, zarfında" anlamı veren "fî" harf-i ceri ile, "n-v-m" kökünden türemiş olan "nevm" (uyku) kelimesinin ism-i mekân veya masdar-ı mimî formu olan "menâm" (uyku hali/rüya ortamı) kelimesinin birleşiminden oluşur. Ayette mecrur (esreli) konumdadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "n-v-m" kökünün temel manasının "bedenin sükunete ermesi, iradenin ve dış duyuların geçici olarak istirahate çekilmesi" olduğunu belirtir.
Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ ve Sami dinler tarihindeki "menâm" (uyku/rüya) mefhumunu tahlil eder. O dönemdeki peygamberlik (nübüvvet) geleneğinde rüya, psikanalitik bir bilinçaltı yansıması değil; ilahi mesajın, melekuti boyutun ve Tanrı'nın emirlerinin yeryüzüne indiği doğrudan ve meşru bir "vahiy kanalıdır". İbrahim "fîl-menâmi" (uykuda/rüyada) diyerek, aslında oğluna "Allah bana vahyetti" demenin o döneme ait teolojik formülünü kullanmaktadır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de peygamberlerin rüyalarının (rüya-yı sadıka) şeytani bir vesvese veya karmaşık bir sanrı (adğâsu ahlâm) olmadığı; bizzat uyanıkken alınan vahiy gibi kesin, bağlayıcı ve uygulanması farz olan ilahi bir emir olduğu vurgulanır. İbrahim'in bu zarfı kullanması, emrin kaynağının kendi hezeyanı değil, mutlak ilahi irade olduğunu ilan eder.
ennî (أَنِّي)
Arapçada kendisinden sonraki isim ve haber cümlesini mastara çeviren, pekiştirme ve "olduğunu, -dığını" anlamı katan "enne" edatı ile birinci tekil şahıs "yâ" (ben) zamirinin birleşiminden oluşur. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu edatın, "erâ" (görüyorum) fiilinin nesnesini (mefulünü) oluşturduğunu ve rüyanın içeriğini mutlak bir kesinlikle, tereddüde yer bırakmadan eyleme (boğazlamaya) bağladığını ifade eder.
ezbehuke (أَذْبَحُكَ)
Arapça "z-b-h" kökünden türetilmiş, muzari (şimdiki/geniş zaman), birinci tekil şahıs (ben) fiili olan "ezbehu" ile, fiilin doğrudan nesnesi konumundaki ikinci tekil şahıs eril "ke" (seni) zamirinin kaynaşmış halidir. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "z-b-h" kökünün temel manasının "bir canlının boynunu yarmak, boğazını kesmek, nefes ve kan yollarını ayırmak, kurban etmek" (zebh) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "zebh" eyleminin Kuran terminolojisinde sıradan bir öldürme (katl) olmadığını; belirli bir amaç (genellikle ilahi bir adak veya rıza) uğruna canlının feda edilmesini tanımladığını kaydeder.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik arka planına inerek; "z-b-h" kökünün İbranice ve Aramicede (Zebah) tapınaklarda sunulan "kurban, adak kesimi" anlamına geldiğini belirtir. Ancak İbrahim kıssasında Kuran, bu eylemi putperestlerin veya paganların yaptığı kanlı çocuk kurbanlarından (Molok kültünden) tamamen ayırarak, bunun bir vahşet ayini değil, mutlak itaati sınayan bir "kalp ve teslimiyet" imtihanı (Akedah) olarak yeniden kodlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik ve psikolojik zeminine dikkat çeker. İbrahim, oğluna "Allah seni alacak" veya "sen kurban edileceksin" gibi pasif, faili meçhul veya yumuşatılmış bir dil kullanmamış; doğrudan "ezbehuke" (bizzat ben, kendi ellerimle seni boğazlıyorum) diyerek o ağır ontolojik ve psikolojik yükü kendi sırtına, eylemin çıplak gerçekliğiyle (fail olarak) yüklemiştir. Bu gramatikal şeffaflık, tevhidi teslimiyetin kıvırmasız, tavizsiz ve en ürpertici dürüstlüğüdür.
fenzur (فَانْظُرْ)
Arapçada ardışıklık bildiren "fe" (fâ-i ta'kibiyye) bağlacı ile, "n-z-r" kökünden türetilmiş, sülasi mücerred fiilin emr-i hazır (ikinci tekil şahıs emir) kipi olan "unzur" (bak/düşün) kelimesinin birleşiminden oluşur. Geçişte baştaki vasıl hemzesi düşer. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "n-z-r" kökünün temel manasının "bir şeye gözle bakmak, onu dikkatle gözlemlemek, üzerinde derinlemesine tefekkür etmek ve aklın bir şeyi tartarak beklemesi" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "nazar" eyleminin Kuran lügatinde salt retinanın algılaması (rü'yet) olmadığını; insanın aklını, vicdanını ve şuurunu toplayarak bir konuyu enine boyuna tartması, felsefi ve ahlaki bir karara varması (tefekkür/nazar) anlamını taşıdığını kaydeder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu emir fiilinin barındırdığı muazzam pedagojik ve teolojik devrime dikkat çeker. Kadim putperest toplumlarda babanın evlat üzerinde mutlak mülkiyet hakkı vardı (pater familias); çocuklar tanrılara kurban edilirken onlara fikri sorulmaz, onlar sadece dilsiz birer kurbanlık eşya olarak görülürdü. İbrahim ise, ilahi bir emir almış olmasına rağmen oğluna "fenzur" (Bir bak, bir düşün) diyerek; onu eylemin pasif bir nesnesi (kurbanlık koyun) olmaktan çıkarıp, kendi rızasıyla bu ilahi emre teslim olacak "özgür ve rasyonel bir tevhidi fail" (özne) makamına yükseltir. Allah'a teslimiyet, zorbalıkla değil, şuurlu bir iradeyle (nazarla) olmalıdır.
mâzâ (مَاذَا)
Arapça dilbilgisinde "ne, nelere, hangi şeye" anlamlarına gelen "istifham" (soru) edatıdır. "Mâ" (ne) soru edatı ile "zâ" (bu/şu) işaret zamirinin birleşip kalıplaşmasıyla oluşur. Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edatın muhatabın (çocuğun) hür iradesini ve kendi ahlaki kararını talep eden bir "istifham-ı hakikî" (gerçek bilgi ve kanaat sorusu) olduğunu belirtir.
terâ (تَرَى)
Arapça "r-e-y" kökünden türetilmiş, muzari (şimdiki/geniş zaman), ikinci tekil şahıs (sen) fiilidir. Cümlenin yüklemi konumundadır. İbn Fâris, kökün manasını "görmek, aklın bir şeyi idrak etmesi" olarak belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde bu "görme" (terâ / sence ne yapılmalı, görüşün ne) fiilinin bedevi zihniyetine karşı kurguladığı o sarsıcı kopuşu inceler. Bir babanın, kendi mülkü saydığı oğluna "Sen ne düşünüyorsun, senin görüşün (rey'in) nedir?" (mâzâ terâ) diye sorması, ontolojik bir saygının zirvesidir. İbrahim, Allah'ın emrini uygulayacaktır; ancak bunu oğlunun zihinsel ve ruhsal onayını (reyini) alarak, imtihanı "kolektif bir itaate" ve sarsılmaz bir teslimiyet şaheserine dönüştürmek istemektedir. İtaat, babanın kılıcında değil, oğlun rızasında (rey) kemale erer.
kâle (قَالَ)
Arapça "k-v-l" kökünden türetilmiş, mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs fiilidir. Râgıb el-İsfahânî, Kuran'da elçilere veya inananlara nispet edilen "kavl" (söyleme) eyleminin, hakikatin ve sarsılmaz bir kararın cesaretle "ikrar ve beyan edilmesi" anlamına geldiğini belirtir. Angelika Neuwirth, dramatik kurguda bu fiilin, babanın o korkunç sorusunun ardından beklenen o gerilimli sessizliği (es anını) aniden parçalayan ve rıza/teslimiyet anını sahneleyen retorik bir patlama olduğunu tahlil eder.
yâ ebeti (يَا أَبَتِ)
Arapçada nida (seslenme) edatı olan "yâ" (ey) ile, "e-b-v" kökünden türemiş olan "eb" (baba) kelimesinin, birinci tekil şahıs zamiri (yâ / benim) yerine şefkat, saygı ve tazim bildiren esreli "ta" (tâ-i te'nîs/ivaz) harfiyle bitişmiş halidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında kelimenin sonundaki bu "ti" harfinin belagat ilmindeki o muazzam inceliğine dikkat çeker. Bu form (ebeti), sıradan bir "babam" demek değildir; kelimenin içine derin bir itaat, sonsuz bir saygı, rıza ve "Babacığım!" şeklindeki o eşsiz tevhidi nezaketi katan, isyanı ve korkuyu bütünüyle sıfırlayan gramatikal bir mühürdür. Babası ona sevgiyle "yâ buneyye" (oğulcuğum) demiş; oğul da aynı sevgi ve teslimiyet frekansından "yâ ebeti" (babacığım) diyerek mukabele etmiştir.
if'al (افْعَلْ)
Arapça "f-a-l" kökünden türetilmiş, sülasi mücerred fiilin emr-i hazır (ikinci tekil şahıs emir) kipidir. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "f-a-l" kökünün temel manasının "bir işi meydana getirmek, yapmak, eyleme dökmek ve icra etmek" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde oğlun dilinden dökülen bu "yap/icra et" (if'al) emir kipinin barındırdığı ontolojik teslimiyeti tahlil eder. Karşısındaki adam elinde bıçakla onu keseceğini söylemektedir, ancak oğul kaçmak, itiraz etmek veya "yapma" demek yerine, fıtratın tüm koruma güdülerine başkaldırarak "Yap!" (if'al) emrini verir. Bu emir kipi, kurbanın celladına verdiği bir talimat değil, inanan bir bedenin ilahi iradeye kayıtsız şartsız feda edilişinin (İslam'ın/teslimiyetin) dilbilgisel şaheseridir.
mâ (مَا)
Arapça dilbilgisinde "şey, o şey ki, -dığı şey" anlamlarına gelen ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Ayetin sözdiziminde "if'al" (yap) emir fiilinin meful-ü bihi (doğrudan nesnesi) konumundadır. Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edatın, eylemin (boğazlamanın) sadece bir cinayet olmadığını, onun mutlak ve kutlu bir ilahi emre (o şeye) dönüştüğünü gramatikal olarak bağlayan bir köprü olduğunu ifade eder.
tu'meru (تُؤْمَرُ)
Arapça "e-m-r" kökünden türetilmiş, meçhul (edilgen) muzari (şimdiki/geniş zaman), ikinci tekil şahıs (sen) fiilidir. "Mâ" ism-i mevsulünün sıla (açıklama) cümlesidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "e-m-r" kökünün temel manasının "bir işin yapılmasını kesin bir şekilde talep etmek, buyurmak, otorite kurmak ve hükmetmek" olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında fiilin meçhul/edilgen (tu'meru / emrolunuyorsun) formunda gelmesinin barındırdığı o muazzam tevhidi edebe dikkat çeker. Oğul, babasına "Beni kes" veya "Rüyanı yap" demez; "Emrolunduğun şeyi yap" der. Fiilin faili (emri veren) Kuran lügatinde her zaman Allah'tır. Oğul bu kelimeyle; babasının elindeki bıçağın ardındaki asıl faili (Allah'ın mutlak emrini) gördüğünü, rızasının babasına değil bizzat alemlerin Rabbine yönelik olduğunu ontolojik olarak ilan eder.
setecidunî (سَتَجِدُنِي)
Arapçada yakın gelecek bildiren "sin" (se) harfi, "v-c-d" kökünden türetilmiş muzari üçüncü tekil şahıs fiili olan "tecidu" (bulursun), kaynaştırma harfi "nun" ve birinci tekil şahıs "yâ" (beni) zamirinin birleşiminden oluşur. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "v-c-d" kökünün temel manasının "kayıp bir şeye ulaşmak, bir şeyi arayıp bulmak, bir varlığın hakikatine ve o anki haline şahit olmak, idrak etmek" (vicdân/vücûd) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "vücûd" eyleminin Kuran terminolojisinde sadece fiziksel bir nesneyi bulmak olmadığını; bir kişinin içsel ahlaki tabiatını, onun zor anlardaki karakterini (sabır veya isyan halini) deneyimleyerek "tespit etmek, onunla o hal üzere karşılaşmak" anlamına geldiğini kaydeder. Başa gelen "se" (yakında) edatı, bıçak boğaza dayandığı o kritik anın şaşmaz kesinliğini mühürler.
inşâallâhu (إِنْ شَاءَ اللَّهُ)
Arapçada şart bildiren "in" (eğer), "ş-y-e" kökünden türemiş mazi fiil "şâe" (diledi/istedi) ve Lafza-i Celâl olan "Allah" isminin birleşiminden oluşan ve "Allah dilerse" anlamına gelen teolojik bir şablon/cümledir. İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün temel manasının "bir varlığı/durumu meydana getirmek, var kılmak ve mutlak iradeyle bir şeyin olmasına hükmetmek" (meşîet) olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın barındırdığı o devasa tevhidi nezakete (tevazuya) ve ontolojik bağımlılığa dikkat çeker. Oğul, birazdan boğazlanacaktır. Ancak o, "Ben çok cesurum, hiç korkmam, aslanlar gibi dayanırım" diyerek kendi nefsine, psikolojisine veya gençliğine güvenmez. İnsanın kendi iradesinin ilahi irade (meşîet) karşısında bir hiç olduğunu bilerek, "Eğer Allah dilerse (O bana dayanma gücü verirse) beni sabredenlerden bulursun" diyerek; sabrın bile kendi başarısı değil, mutlak ilahi bir lütuf olduğunu felsefi bir boyun eğişle ilan eder. Ego, bıçak değmeden önce bu ifadeyle (inşâallah) kurban edilmiştir.
mines-sâbirîn (مِنَ الصَّابِرِينَ)
Arapça "den/dan, bir parçası" anlamı taşıyan "min" harf-i ceri ile, "s-b-r" kökünden türetilmiş, ism-i fâil vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isim olan "sâbirîn" kelimesinin birleşiminden oluşur. Ayette mecrur (esreli/yâ harfi ile) konumdadır. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "s-b-r" kökünün temel manasının "bir şeyi hapsetmek, acıya ve sarsıntıya rağmen nefsi tutmak, bağlamak, dağılmasını engellemek ve sarsılmaz bir direnç göstermek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sabır" mefhumunun Kuran lügatinde sıradan, aciz ve çaresiz bir boyun eğiş (katlanma) olmadığını; aklın, imanın ve ilahi emrin gerektirdiği yolda, başa gelen musibete veya emrin ağırlığına karşı fıtratı ve iradeyi zedelemeden, metanetle ve aktif bir şuurla "ayakta kalma eylemi" olduğunu vurgular. Sâbirîn (sabredenler), bu eylemi karakter haline getirmiş o ebedi ahlaki zümrenin adıdır.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve teolojik kurgusunda bu kelimenin (mines-sâbirîn / sabredenlerden) işlevini tahlil eder. O devasa kurban imtihanının çözümlemesi bu kelimedir. İsmail (ğulâm), kendisini bireysel bir kahraman olarak konumlandırmaz; "min" (den) edatını kullanarak, kendi feda edilişini insanlık tarihindeki o büyük, erdemli ve boyun eğen "sabredenler" (sâbirîn) ordusunun sessiz ve onurlu "bir parçası" (min) olmaya adar. İbrahim ondan önce (100. ayette) Rabbinden "sâlihlerden" (mines-sâlihîn) bir çocuk istemişti. Kuran, oğulun dudaklarından dökülen "sabredenlerden" (mines-sâbirîn) cevabıyla o duanın tam karşılığını bulduğunu ontolojik ve filolojik bir simetriyle mühürler. Ayet, mutlak teslimiyetin ve sabrın o sessiz, kan donduran ve yüce ufkuyla son bulur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla