وَقَالَ اِنّ۪ي ذَاهِبٌ اِلٰى رَبّ۪ي سَيَهْد۪ينِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 99. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: hz ismail, salih evlat, kurban, saffat suresi, saffat suresi 99. ayet, dua, rüya, saffat 99, rab, hidayet
-
"İbrahim, ‘Ben Rabb'ime gidiyorum’ dedi, ‘O bana yol gösterecektir."
Bazıları şöyle dedi: Ben Rabb’ime gidiyorum sözü, ben âhirete kendi kalbimle, amelimle ve niyetimle gidiyorum anlamına gelir. Rabb’imin bana emrettiği yere veya izin verdiği yere gidiyorum mânasına da gelebilir, bundan maksat da Bâbil’den Şama hicret etmektir. Yahut Rabb’imin rızasının olduğu yere veya Rabb’ime itaat edebileceğim yere gidiyorum anlamına da gelebilir. En doğrusunu .Allah bilir. O bana yol gösterecektir, yani Rabb’im beni kavmimin bana yaptıklarımdan kurtaracaktır. Bazıları bu cümleye, Rabb’im bana hangi yoldan gideceğimi gösterecektir mânasını verdi. Böyle bir anlam vermek de mümkündür, nitekim Müsâ aleyhisselâm da Medyen’e doğru yöneldiğinde şöyle demişti: “Umarım Rabb’im bana doğru yolu buldurur”. Buna göre İbrahim aleyhisselâmın O bana yol gösterecektir sözü, Rabb’imin emrettiği yere gitmek için bana yol gösterecektir mânasına gelir, yani ben yöneldiğim cihete Rabbimin emri ile yöneldim, O bana yol gösterecektir. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları bu cümleye Rabb’im bana kendi dininin yolunu gösterecektir mânasını verdi. Bu, Allah’ın dinine teslim olmak için yaratılanlar tarafından yapılan ilk hicret idi. Hatsa’nın mushafmda âyet şu şekildedir: “İnnî muhâcirun ilâ Rabbi seyehdin” (أني مهاجر إلى ربي سيهدين), yani ben Rabb’ime hicret edeceğim ve O bana yolumu gösterecek. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
ve kâle (وَقَالَ)
Arapça "ve" (atıf/bağlaç) harfi ile "k-v-l" kökünden türetilmiş mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs fiili olan "kâle" (dedi/söyledi) kelimesinin birleşiminden oluşur. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "k-v-l" kökünün temel manasının "içsel düşüncenin sese dönüşmesi, bir kanaatin veya niyetin dille açığa vurulması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söz söyleme) eyleminin Kuran lügatinde sıradan bir kelime dizilimi olmadığını; burada İbrahim'e nispet edilen "kâle" fiilinin, ateşten kurtulduktan sonra o putperest toplumla ontolojik ve fiziksel bağını tamamen kestiğini ilan eden "kesin bir tevhidi beyanname ve ayrılış kararı" olduğunu kaydeder. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında başa gelen "ve" harfinin, önceki ayetteki o mucizevi kurtuluş (ateşin serin olması) sahnesini doğrudan yepyeni bir eyleme (hicrete) lehimlediğini; İbrahim'in o devasa ateşten çıkar çıkmaz, hiçbir tereddüt yaşamadan bu tarihi "sözü" (kavl) sarf ettiğini gramatikal olarak belirtir.
innî (إِنِّي)
Arapçada isim cümlelerinin başına gelerek "şüphesiz, muhakkak, kesinlikle" anlamı veren, cümleye mutlak bir tekit (pekiştirme) katan "inne" edatı ile, birinci tekil şahıs "yâ" (ben / mutekellim) zamirinin kaynaşmış halidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edatın "tahkik" (kesinlik) işlevi gördüğünü belirtir. İbrahim, yurdunu terk etme kararını muğlak, tereddütlü veya zayıf bir dille değil; "Şüphesiz ve kesinlikle ben..." diyerek, kararının geri dönülemez ve tartışılamaz ontolojik bir vakıa olduğunu gramatikal bir zırhla ilan eder. Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve anlatısal kurgusunda bu pekiştirmeli birinci tekil şahıs zamirinin (innî), sahnenin sosyolojik merkezini tahlil eder. Bütün bir kavim, aile ve devlet mekanizması (Nemrut) bir taraftadır; İbrahim ise yapayalnız "ben" (innî) diyerek kendi varlığını o putperest yığından koparır. Bu kelime, tevhidi bireyleşmenin ve tek başına koca bir tarihe meydan okumanın dildeki en güçlü ve kesin ilanıdır.
zâhibun (ذَاهِبٌ)
Arapça "z-h-b" kökünden türetilmiş, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, merfu (ötreli) ve tenvinli bir isimdir. Ayetin sözdiziminde "innî" edatının haberi (yüklemi) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "z-h-b" kökünün temel manasının "bir yerden ayrılmak, yürüyüp gitmek, bir mekanı terk etmek ve geride bırakmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zehâb" eyleminin Kuran terminolojisinde sadece bedensel bir yer değiştirme (intikal) olmadığını; kalbin, iradenin ve bedenin topyekün yeni bir menzile doğru hareketini (hicreti) tanımladığını vurgular. Fiilin mazi veya muzari olarak değil de "ism-i fâil" (zâhibun / gidiciyim, gitmekteyim) formunda gelmesi, eylemin kalıcılığını, değişmezliğini ve o an fiilen başlamış olan mutlak kararlılığı (sübût) mühürler. Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve sosyolojik semantiğinde "gitme/terk etme" (zehâb) mefhumunun bedevi zihniyetindeki karşılığını tahlil eder. Geleneksel kabile toplumunda insanın kabilesini, yurdunu ve atalarının topraklarını "terk etmesi", sosyal bir intihar ve mutlak bir korumasızlık halidir. İbrahim, "zâhibun" (ben gidiyorum) diyerek, o putperest asabiyetin sağladığı tüm dünyevi konforu ve güvenliği reddetmiş; İslam teolojisindeki o evrensel "hicret" (Allah için yurdu terk etme) kavramının ilk devasa ontolojik adımını atmıştır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; İbrahim'in bu gidişinin kaçış değil, putperest statükoya karşı kazanılmış zaferin ardından, o bozulmuş yurdu arkada bırakarak yeni bir tevhidi medeniyet kurma iradesi olduğunu ifade eder.
ilâ (إِلَى)
Arapça dilbilgisinde "-e/a doğru, yönüne, nihai hedefe" anlamları veren ve mekânsal veya ruhsal varış noktasını (intiha-i gaye) gösteren harf-i cerdir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edatın, "zâhibun" (gidiyorum) ism-i failinin rotasını ve mutlak hedefini gramatikal olarak çizdiğini belirtir. İbrahim'in adımları bir belirsizliğe, rastgele bir coğrafyaya, bir sürgüne veya bir boşluğa doğru atılmamıştır; o adımların varacağı yer "ilâ" edatıyla doğrudan doğruya ilahi merkeze kilitlenmiştir.
rabbî (رَبِّي)
Arapça "r-b-b" kökünden türemiş olan "rabb" (efendi/yetiştiren) ismi ile birinci tekil şahıs "yâ" (benim) zamirinin birleşiminden oluşur. Ayette "ilâ" edatıyla mecrur (esreli) konumdadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "r-b-b" kökünün temel manasının "bir şeyi ıslah etmek, onu adım adım büyüterek kemale/olgunluğa erdirmek ve ona malik/sahip olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rab" isminin Kuran terminolojisinde; yarattığı varlığı sahipsiz bırakmayan, onu evre evre eğiten, koruyan ve varoluş gayesine ulaştıran mutlak mürebbi otoriteyi tanımladığını vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki arka planına değinerek, "r-b-b" kökünün İbranice ve Aramicede (Rabbi/Rabb) "büyük, efendi, yüce otorite" anlamlarında ortak bir monoteistik hafızaya sahip olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın sonuna eklenen birinci tekil şahıs zamirinin (rabbî / benim rabbim) barındırdığı aidiyet ve şefkat hissine dikkat çeker. Kavmi onu ateşe atmış, babası onu reddetmiş ve İbrahim yeryüzünde tamamen kimsesiz kalmıştır. Ancak o, evrenin o uzak yaratıcısına değil, bizzat onu ateşten kurtaran, onu her an eğiten ve sadece ona ait olan "kendi Rabbine" (rabbî) doğru yola çıkmıştır. Bu tamlama, varoluşsal yalnızlığın ilahi aidiyetle nasıl doldurulduğunun gramatikal bir anıtıdır.
seyehdîn (سَيَهْدِينِ)
Arapçada yakın gelecek bildiren "sin" (se) harfi, "h-d-y" kökünden türetilmiş muzari (şimdiki/geniş zaman) üçüncü tekil şahıs fiili olan "yehdî" (kılavuzluk eder/hidayet verir), kaynaştırma harfi olan "nun" (nûn-u vikaye) ve cümlede meful (nesne) konumunda olan ancak ayet sonu fıslası (uyumu) gereği düşürülmüş (mahzuf) birinci tekil şahıs "yâ" (beni) zamirinin birleşiminden oluşur (aslı seyehdîni şeklindedir). İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "h-d-y" kökünün temel manasının "karanlıkta, çölde veya belirsizlikte birine yolu göstermek, öne düşüp nezaketle kılavuzluk etmek, hedefe ulaştırmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramının Kuran lügatinde salt bir bilgi aktarımı değil; lütuf, şefkat ve korumayla kişiyi arzulanan o doğru hedefe (menzile) ulaştıran mutlak ilahi rehberlik olduğunu kaydeder. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde başa gelen "se" (yakında) edatının belagat ilmindeki önemini tahlil eder. Bu edat, Allah'ın rehberliğinin gecikmeyeceğini, İbrahim yola çıkar çıkmaz o ilahi kılavuzluğun (hidayetin) anında devreye gireceğini müjdeleyen gramatikal bir zaman kilididir. Düşürülmüş olan "yâ" (beni) zamiri ise, cümlenin akışına muazzam bir estetik hafiflik (îcâz) katar. Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilmine atıfla; bu kelimenin Kuran'daki "tevekkül" (Allah'a mutlak güven) ahlakının zirvesi olduğunu kaydeder. İbrahim, nereye gideceğini coğrafi olarak tam bilmese de, "O bana mutlak surette yol gösterecektir/kılavuzluk edecektir" (seyehdîn) diyerek, aklın ve haritaların bittiği yerde kalbin ve imanın pusulasını doğrudan Allah'ın eline teslim etmiştir. Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; sızıcı ve nefesli "s", dudakların yayılmasıyla çıkan "y", boğazın derinlerinden gelen "h" (he), dudakların kapanmasıyla duran "d", uzatmalı "î" ve genizde son bulan "n" harflerinin (s-y-h-d-î-n) oluşturduğu o yumuşak, akan, şefkatli ve sükunet dolu ses yapısının; azgın ateşin, bağıran kalabalıkların ve o devasa kaosun ardından, İbrahim'in kalbine inen o serin ilahi güveni, yolculuğun dinginliğini ve karanlığı yaran o pürüzsüz rehberliği (hidayeti) işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla