Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 90. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 90. Ayet

    فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fetevellev ‘anhu mudbirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      90. "Bunun üzerine diğerleri onu arkalarında bırakıp gittiler."

      91. "İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı; 'Niçin bir şeyler yemiyorsunuz?' dedi;"


      Bunun üzerine diğerleri onu arkalarında bırakıp gittiler. Yani kendisini de götürmek istedikleri halde bunun üzerine Hz. İbrahim’i bırakıp işlerine gittiler.

      İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı. Yani onların tanrı edindikleri ve ilâh adını verdikleri putların yanma gitti. Burada tanrıları sözünü onların inançlarından dolayı kullanmıştır, yoksa onlar ilâh değildir. Nitekim Hz. Mûsâ (s.a.) da buna benzer bir söz söylemişti: “Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak!”, yani sana göre tanrı olan şu putuna bak demek istemişti, yoksa o tanrı değildi. Niçin bir şeyler yem iyorsunuz, dedi. O sırada onların önüne yemek konulduğu için Hz. İbrahim niçin yemiyorsunuz demişti.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        fetevellev (فَتَوَلَّوْا)

        Arapçada ardışıklık ve sebep-sonuç bildiren "fe" (fâ-i ta'kibiyye) bağlacı ile, "v-l-y" kökünden türetilmiş, tefe'ul babında mazi (geçmiş zaman) üçüncü çoğul şahıs fiili olan "tevellev" (yüz çevirdiler/dönüp gittiler) kelimesinin birleşiminden oluşur. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "v-l-y" kökünün temel manasının "bir şeye çok yakın olmak, bitişik durmak, yönelmek ve peş peşe gelmek" (velâyet/muvâlât) olduğunu belirtir. Ancak bu kök, tefe'ul babına girip "an" (den/dan) edatıyla kullanıldığında, fıtri veya fiziksel yakınlığın tam tersine dönerek "yüz çevirmek, arkaya dönmek, fiziksel ve duygusal bağı aniden koparıp uzaklaşmak" anlamına bürünür.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında başa gelen "fe" edatının belagat ilmindeki "zamanlamasına" (ta'kibiyye/hemen ardından) dikkat çeker. İbrahim bir önceki ayette "Ben hastayım" (sekîm) der demez, kavmi onun neyi kastettiğini sorgulamamış, onunla ilgilenmemiş veya şefkat göstermemiştir. "Fe" bağlacı, o devasa putperest kalabalığın bahaneyi duyar duymaz (araya hiçbir zaman aralığı girmeden) gösterdiği o bencilce, ani ve korku dolu "terk etme" refleksini gramatikal olarak mühürler.

        Râgıb el-İsfahânî, "tevellî" eyleminin Kuran lügatinde sıradan bir yön değiştirmeden ziyade; kişinin omuz silkercesine, ilgisini ve desteğini tamamen keserek, muhatabı bilerek ve isteyerek yalnızlığa (kendi kaderine) terk etmesi anlamına geldiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve sosyolojik semantiğinde bu "yüz çevirme/kaçış" (tevellev) eyleminin barındırdığı putperest (bedevi) psikolojisini tahlil eder. Geleneksel kabile toplumunda hastalık (özellikle salgın veya ilahi lanet sanılan hastalıklar) büyük bir tabudur. İbrahim'in o "hasta/sekîm" sıfatını duyan müşrikler, merhamet veya dayanışma (asabiyet) göstermek yerine, kendi canlarını kurtarmak için bencilce bir hızla onu tapınakta yalnız bırakıp bayram yerlerine kaçmışlardır. Bu eylem, putperest ahlakın yüzeyselliğini ve vefasızlığını belgeler.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dudaktan üflenen "f", dişlerin arasından çıkan sızıcı "t", dudakların yuvarlanmasıyla oluşan çift "v" (vav) ve şeddeli "l" harflerinin (f-t-v-l-l-v) oluşturduğu o akışkan, yuvarlanan, aceleci ve uzaklaşan ses yapısının; koca bir kalabalığın aniden arkasını dönüp telaşla, koşarcasına orayı terk etmesinin (sürünün dağılmasının) yarattığı o ayak seslerini ve rüzgarı işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.

        anhu (عَنْهُ)

        Arapça dilbilgisinde "den/dan, uzağa, öteye, geçme ve ayrılma" anlamları taşıyan (mücâveze) "an" harf-i ceri ile, üçüncü tekil şahıs eril "hu" (ondan/onu) zamirinin kaynaşmış halidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edatın "fetevellev" (yüz çevirdiler) fiilinin kaçış noktasını (merkezini) gramatikal olarak milimetrik bir şekilde belirlediğini ifade eder. Fiil, boşlukta gerçekleşmemiştir; kaçışın bizzat itici gücü ve terk edilen merkez nesnesi "o"dur (İbrahim'dir).

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu edatın barındırdığı mekânsal ve psikolojik tecride dikkat çeker. Kavim sadece tapınaktan veya o coğrafyadan uzaklaşmamış, bizzat "ondan" (anhu) kopmuştur. Zamirin (hu) İbrahim'i işaret etmesi, o büyük kalabalığın çekilmesiyle birlikte İbrahim'in putların arasında yapayalnız, mutlak bir hedefe odaklanmış ve eylem için ihtiyaç duyduğu o "kusursuz ıssızlığa" kavuştuğunu belgeler. Onların bu bencilce "uzaklaşması" (anhu), İbrahim'in tevhidi devrimi için hazırladığı planın tıkır tıkır işlediğinin teolojik kanıtıdır.

        mudbirîn (مُدْبِرِينَ)

        Arapça "d-b-r" kökünden türetilmiş, if'al babında, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isimdir. Ayetin sözdiziminde "fetevellev" (yüz çevirdiler/gittiler) fiilinin hal'i (durum zarfı) olarak nasb (üstünlü/yâ harfi ile) konumundadır. Kelime, gidiş eyleminin "nasıl, hangi hal üzere" gerçekleştiğini tasvir eder. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "d-b-r" kökünün temel manasının "bir şeyin arka tarafı, ensesi, sırtı, sonu ve bir şeyin yüzünün (önünün/kıblesinin) tam zıddı" olduğunu belirtir. "İdbâr" kelimesi, düşmana veya muhataba sırtını/arkasını dönerek kaçıp gitmeyi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "idbâr" (arkasını dönmek/mudbir) mefhumunun Kuran lügatinde sıradan bir yürüyüş olmadığını; yönelmenin, yaklaşmanın ve yüz yüze bakmanın (ikbâl) tam ontolojik zıddı olduğunu kaydeder. Mudbirîn; göz temasını kesmiş, ilgisini tamamen yitirmiş, arkasına bile bakmadan, telaşla veya korkuyla sırtını dönüp gidenlerin halini tanımlar.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve apokaliptik kurgusunda bu kelimenin (mudbirîn / arkalarını dönenler olarak) eşsiz bir tiyatral sahneleme işlevi gördüğünü tahlil eder. Kuran adeta sahneyi boşaltmaktadır. "Mudbirîn", o devasa putperest figüranların sırtlarını dönerek sahneden (tapınaktan) aceleyle çıkış anıdır. Bu kelimeyle birlikte sahne tamamen temizlenir ve ana kahraman (İbrahim), sessizleşen o mekânda koca bir sahte tanrılar (putlar) ordusuyla baş başa kalarak eyleme (kırmaya) hazırlanır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; müşrik kavmin kendi putlarını korumasız bırakıp, hastalıktan (sekîm) korktukları için "arkalarına bakmadan" (mudbirîn) kaçmalarındaki trajikomik duruma dikkat çeker. Onlar kendilerini kurtardıklarını sanarak kaçarken, aslında inandıkları o sahte tanrıları, onlara en büyük darbeyi indirecek olan muvahhidin (İbrahim'in) insafına terk etmişlerdir. "Mudbirîn" kelimesi, müşrik aklının o korkak, tutarsız ve kendi inancını bile savunmaktan aciz tabiatını Kuran'ın tarihsel bir vesika olarak kayda geçirmesidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında kelimenin sözdizimsel rolüne (hal / durum zarfı) dikkat çeker. Kuran sadece "gittiler" demekle yetinmemiş, "arkalarını dönen kimseler olarak/sırtlarını dönmüş halde" (mudbirîn) diyerek gidişin o görsel ve utanç verici boyutunu resmetmiştir. Bu, İbrahim'in o "hasta/sekîm" stratejisinin ne kadar sarsıcı bir psikolojik etki yarattığını; koca bir kavmi tek bir kelimeyle korkutup onlara "sırtlarını döndürerek" (idbâr ettirerek) boyun eğdirdiğini gösteren muazzam bir peygamberi zeka zaferidir. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu kavramın, putperestliğin fiziki kalabalığına rağmen ruhsal ve mantıksal bir çöküş içinde olduğunu, hakikatle (tevhidle) yüzleşemeyip daima "sırtını dönerek" (idbâr) kaçtığını belgeleyen Kuranî bir tasvir olduğu vurgulanır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X