Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 86. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 86. Ayet

    اَئِفْكاً اٰلِهَةً دُونَ اللّٰهِ تُر۪يدُونَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    E-ifken âliheten dûna(A)llâhi turîdûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      85. "Babasına ve halkına, ‘Siz neye tapıyorsunuz?’ demişti;"

      86. "Allah’tan başka birtakım düzmece tanrılar mı edinmek istiyorsunuz?"


      Babasına ve halkına, 'Siz neye tapıyorsunuz?' demişti. İbrahim aleyhisselâmın bir seferinde babasına ve halkına başka bir soru sorduğu belirtilmektedir: “Şu kendilerine tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?”. Burada ise neye tapıyorsunuz diye sormaktadır. Sonra onların cevabını başka âyetlerde belirtmiştir: “Putlara tapıyoruz, diye cevap verdiler", “Atalarımızı bunlara tapar bulduk, diye cevap vermişlerdi”. Açıklamaya çalıştığımız âyette ise, onların verdikleri cevap belirtilmemiştir.

      Sözden Maksat Lafız Değil Mânadır

      Hz. İbrahim’in (s.a.) onlara bu dile ait lafızlarla sormadığı, onların da cevaplarını bu dille vermedikleri malumdur. Sonra Cenâb-ı Hak, lafızları ve cümleleri değiştirmenin mânayı değiştirmeyeceği bilinsin diye, bu sözleri farklı lafızlar ve farklı cümlelerle belirtmiştir. Kur an-ı Kerim’de geçen bütün kıssalar da böyledir, Cenâb-ı Hak onları çeşitli yerlerde farklı lafızlar ve farklı cümlelerle tekrar etmektedir, ancak kıssa aynıdır. Bu da sözden maksadın lafız ve cümle değil, mâna olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah'tan başka birtakım düzmece tanrılar mı edinmek istiyorsunuz? En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Allah’ı bırakıp taptığınız putlara tanrı adını vererek yalan söylüyorsunuz. Yani bu yalandır, Allah’ı bırakıp kulluk yapmak istediğiniz putlar tanrı değildir. Yahut Allah’tan başka tanrı edinmek istediğiniz putlar, düzmece tanrılardır. Bu da ilk anlama yakın bir mânadır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        e'ifken (أَئِفْكًا)

        Arapçada soru edatı olan "hemze" (e) ile "e-f-k" kökünden türemiş olan masdar/isim formundaki "ifk" kelimesinin birleşiminden oluşur. Ayetin sözdiziminde, cümlenin ana fiili olan "turîdûn" (istiyorsunuz/irade ediyorsunuz) fiilinin öne alınmış nesnesi (meful-ü bihi) veya sebep bildiren zarfı (meful-ü lieclih) olarak nasb (üstünlü) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "e-f-k" kökünün temel manasının "bir şeyi asıl ve doğal yönünden çevirmek, hakikati tamamen tersyüz etmek, aklı saptırmak ve en büyük yalanı uydurmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ifk" kavramının Kuran lügatinde sıradan bir yalan (kizb) olmadığını; kasten, planlanarak ve fıtrata aykırı bir biçimde uydurulmuş, hakikatin yüzde yüz zıddı olan "sapkın, iftira dolu ve ontolojik bir yalanı" tanımladığını vurgular.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında başa gelen soru hemzesinin (e) ve "ifk" kelimesinin öne alınmasının (takdim) belagat ilmindeki eşsiz sarsıcılığına dikkat çeker. Bu soru, cevap bekleyen bir bilgi arayışı değil; muhatabın (putperest aklın) içine düştüğü o akıl almaz çelişkiyi suratına çarpan şiddetli bir "istifham-ı inkârî ve tevbîhî" (şiddetle reddetme, kınama ve ayıplama sorusu) kalıbıdır. Gramatikal dizilim, vurguyu doğrudan o uydurma eylemine (ifk) kilitler: "Siz bizzat o koca yalanın (uydurmanın) ta kendisini mi..."

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve epistemolojik semantiğinde "ifk" kelimesinin barındırdığı devrimi tahlil eder. Müşrikler, kendi putperest inançlarını atalarından devraldıkları kadim, kutsal ve saygın bir "hakikat" (hakk) olarak görüyorlardı. İbrahim'in dilinden dökülen bu kelime (ifk), o dokunulmaz kutsal geleneği tek bir kelimeyle "tersyüz edilmiş koca bir yalan, bir ahlaki sapma ve aklın iptali" olarak etiketler. İfk, monoteizmin (tevhidin) karşısına dikilen şirk endüstrisinin felsefi özetidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; Mekke müşriklerinin Hz. Muhammed'e yönelttikleri "O bir iftiracıdır/yalan uydurandır" (mufterin/efhâ) suçlamasını Kuran'ın tersine çevirdiğini ifade eder. İbrahim'in bu retorik sorusuyla Kuran, asıl "ifk" (yalan/uydurma) ehlinin, kendi elleriyle yonttukları taşlara tanrılık atfeden o putperest aklın ta kendisi olduğunu tarihsel bir tokat gibi müşriklerin yüzüne çarpar.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; boğazı kesen keskin soru hemzesinin (e) vuruşu, ardından gelen ve dudaklardan dışarıya üflenen zayıf "f" harfi ile boğazda sertçe kilitlenen "k" harfinin (e-i-f-k) oluşturduğu o nefesi kesen, tıkalı ve sahte ses yapısının; içi boş, rüzgarın savurduğu asılsız bir iddianın (koca bir yalanın) o temelsizliğini ve iğrençliğini işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.

        âliheten (آلِهَةً)

        Arapça "e-l-h" kökünden türemiş olan "ilâh" (tanrı/mabud) kelimesinin kuralsız/kırık çoğuludur (cem-i mükesser). Ayetin sözdiziminde "e'ifken" (bir yalan olarak mı) kelimesinden hal (durum zarfı) veya bedel olarak nasb (üstünlü) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "e-l-h" kökünün temel manasının "kulluk edilen, kendisine yönelinen, sığınılan ve aklın onun azameti karşısında hayrete düştüğü mabud" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilâh" kelimesinin çoğulu olan "âlihe" kavramının Kuran lügatindeki kullanımına dikkat çeker. Kuran, bu kelimeyi gerçek tanrı (Allah) için değil, bizzat insanların kendi heva ve heveslerinden uydurdukları, kendilerine taptıkları sahte, çoklu ve içi boş "tanrıcıklar / putlar" panteonunu tanımlamak için kullanır.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik arka planına inerek; "e-l-h" kökünün İbranice (Eloah/Elohim), Aramice ve Süryanicede (Alaha) en kadim "tanrısal otorite" manasına geldiğini; ancak Kuran'ın bu kadim kökü çoğul (âlihe) formunda kullanarak, politeizmin (çok tanrıcılığın) o sahte ve parçalanmış doğasını mahkum ettiğini savunur.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik kurgusunda İbrahim'in karşısına aldığı o devasa "âlihe" (tanrılar) kavramını tahlil eder. Geç Antik Çağ'ın o kalabalık, heykellerle dolu, siyasi ve ticari bir güç merkezi olan putperest tapınak sistemi, İbrahim'in "siz bu tanrıları (âliheten) bir yalan olarak mı istiyorsunuz?" sorusuyla ontolojik olarak yerle bir edilir. Çoğul form (tanrılar), hakikatin tekliğine (tevhide) karşı en büyük ontolojik ihanettir.

        dûne (دُونَ)

        Arapça "d-v-n" kökünden türemiş mekân ve derece (statü) bildiren bir zarftır. Ayetin sözdiziminde muzaf (tamlayan) konumundadır ve kendisinden sonraki kelimeyi (Allah ismini) esre (mecrur) yapar. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "d-v-n" kökünün temel manasının "bir şeyin aşağısında olmak, daha ast bir seviyede bulunmak, berisinde ve gerisinde kalmak" olduğunu belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu zarfın "gayr" (başka/dışında) veya "aşağısında" anlamı taşıdığını ve tevhidi sınırın gramatikal olarak bu edatla çizildiğini ifade eder. İbadet, mutlak yüce olana (Allah'a) tahsis edilmelidir; O'nun dışındaki (dûne) her yöneliş, varoluşsal bir alçalmadır.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ontolojik semantiğinde "dûn" zarfının Cahiliye zihniyetindeki karşılığını tahlil eder. Mekkeli müşrikler Allah'ın varlığını veya yaratıcılığını (yüce bir gücü) inkar etmiyorlardı; ancak o yüce gücün (Allah'ın) "altına, berisine, daha aşağı bir kademesine" (dûne) o uydurma putları (âlihe) yerleştirerek aracı/şefaatçi tanrılar hiyerarşisi kuruyorlardı. Kuran, "dûne" kelimesiyle müşrik aklının o sakat ontolojik merdivenini (şirk panteonunu) ifşa eder. Allah'ın "astında/berisinde" ilahlar aramak, aklın çöktüğü yerdir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu zarfın barındırdığı felsefi ve psikolojik aşağılanmayı tahlil eder: İnsan ruhu, sonsuzluğa (mutlak olana) yönelme potansiyeline sahiptir. Ancak insan, mutlak, yüce ve tek olan Allah'ı bırakıp, O'nun "berisindeki/aşağısındaki" (dûne) o sonlu, aciz, cansız nesnelere (putlara) taptığında, aslında o cansız nesnelerin derecesine inerek kendi ontolojik şerefini ve fıtratını aşağılamış olur. "Dûne", şirkin insanı düşürdüğü o sefil derecenin (esfel-i safilin) zarfıdır.

        allâhi (اللَّهِ)

        Arapçada mutlak yaratıcının özel ismidir (lafza-i celal) ve "dûne" zarfının muzafun ileyhi (tamlananı) olarak mecrur (esreli) konumdadır. "Dûnallâhi" (Allah'ın dışında/aşağısında) tamlamasını oluşturur. İbn Fâris, "e-l-h" kökünden türeyen bu ismin temel manasının "kulluk edilen, aklın onun azameti karşısında hayrete düştüğü yegane mabud" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Allah" isminin, bütün kemal sıfatlarını kendisinde toplayan, varlığı zorunlu olan (Vâcibu'l-Vücûd) tek ve eşsiz yaratıcının özel (alem) ismi olduğunu vurgular. İbrahim'in bu retorik polemiğinde, uydurma ve çoğul olan "âlihe" (tanrılar) kelimesi ile tek, mutlak ve aşkın olan "Allah" ismi aynı cümlede (dûne edatıyla) çarpıştırılarak muazzam bir teolojik tezat (tıbak) inşa edilir.

        turîdûn (تُرِيدُونَ)

        Arapça "r-v-d" kökünden türetilmiş, if'al babında (erâde), muzari (şimdiki/geniş zaman), ikinci çoğul şahıs (siz) fiilidir. Cümlenin ana yüklemidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "r-v-d" kökünün temel manasının "bir şeyi aramak, talep etmek, bir şeyin etrafında gidip gelmek, dolaşmak, nefsin bir şeye meyletmesi ve irade etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "irade" eyleminin Kuran lügatinde sıradan, gelip geçici bir arzu veya pasif bir istek olmadığını; aklın, kalbin ve nefsin bütün gücüyle bir şeyi "kasıtlı olarak seçmesi, ona yönelmesi ve o eylemi gerçekleştirmek için şuurlu bir talepte bulunması" anlamına geldiğini kaydeder.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) gelmesinin belagat ilmindeki önemine dikkat çeker. Bu zaman kipi, putperest kavmin sahte tanrılara yönelişinin geçmişte kalmış anlık bir hata olmadığını; bu iftirayı (ifk) ve sapkınlığı inatla, sürekli olarak ve şuurlu bir "iradeyle" (isteyerek/turîdûn) güncel tuttuklarını gramatikal olarak mühürler.

        Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ teolojisinde bu "istek/irade" eylemini tahlil eder. Putperestlik genellikle atalardan devralınan pasif bir kültürel miras (taklit) gibi görünse de, İbrahim'in "Siz bizzat bunu mu İSTİYORSUNUZ?" (turîdûn) sorusu, kalabalığı doğrudan o pasiflikten çıkarıp bireysel ve ahlaki sorumluluklarıyla yüzleştirir. Kuran, şirkin sadece bir yanılgı değil, aynı zamanda Allah'ın otoritesini reddetmeye yönelik sapkın, şuurlu ve inatçı bir teolojik "irade/seçim" olduğunu ilan eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu kavramın, Kuran'ın "insan iradesine" (özgür seçime) verdiği merkeze işarettir. İnsanın iradesi (turîdûn), mutlak hakikat olan Allah'a yönelmek yerine; asılsız, içi boş ve yalan (ifk) olan taşlara/nesnelere yöneldiğinde, insan sadece inancını değil, aynı zamanda varoluşsal aklını ve özgür iradesinin şerefini de iflas ettirmiş olur. Ayet, İbrahim'in dilinden dökülen bu devasa felsefi sorgulama ile putperest iradeyi kendi yalanında boğar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X