وَاِنَّ مِنْ ش۪يعَتِه۪ لَاِبْرٰه۪يمَۢ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 83. Ayet
Daralt
X
-
"Kuşkusuz İbrahim, Nuh'un yolunu izleyenlerdendi."
Yani İbrahim aleyhisselâm da peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın yolunu izleyenlerdendi, onun dinine ve ilkelerine göre konuşuyordu. Bazıları buna şöyle bir mâna verdi: O, Nuh’un yolunu izleyenlerdendi, yani Hz. İbrahim (s.a.), Nuh aleyhisselâmın yolunu izleyenlerdendi. Nitekim daha önce geçen, “Nuh bize yakarmışlı” mealindeki âyetten sonra. Hz. İbrahim’in (s.a.) de onun izinden gittiğini, yani onun dinini ve ilkelerini takip ettiğini haber vermektedir. Bazıları da onun milleti üzere idi demiştir.
Yorumu Yorumla
-
ve-inne (وَإِنَّ)
Arapçada "ve" (atıf/başlangıç) harfi ile isim cümlelerini pekiştiren, "şüphesiz, muhakkak" anlamı katan "inne" edatının birleşiminden oluşur. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında "ve" harfinin, Nuh kıssasının o sarsıcı tufan ve helak sahnesinden sonra başlayan yeni bir tarihsel ve teolojik halkayı (İbrahim kıssasını) doğrudan önceki anlatıya lehimlediğini belirtir. Edatın bünyesindeki "inne" (kesinlik) vurgusu, anlatılacak olan bu tevhidi bağın ve tarihsel mirasın sıradan bir benzerlik değil, ilahi irade tarafından tasarlanmış sarsılmaz bir "inanç sürekliliği" olduğunu gramatikal olarak mühürler.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik kurgusunda bu yapının, peygamberler silsilesini birbirine bağlayan, zamanı ve mekânı aşan o evrensel "tevhid tarihini" kuran en kilit retorik formül olduğunu tahlil eder. Kuran, bu edatla dinleyiciyi Nuh'un o devasa sularından alıp, İbrahim'in o berrak ve sarsılmaz inanç ufkuna kesintisiz bir akışla taşır.
min şîatihi (مِنْ شِيعَتِهِ)
Arapça "den/dan, bir parçası" anlamı veren "min" harf-i ceri, "ş-y-a" kökünden türemiş olan "şîa" (izleyen, taraf olan, yolunu sürdüren, fırka/grup) ismi ve üçüncü tekil şahıs eril "hi" (onun) zamirinin birleşiminden oluşur. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "ş-y-a" kökünün temel manasının "bir şeyin diğerine eklenmesi, birinin ardından gitmek, yayılmak, destekçi toplamak ve bir davanın ateşini harlamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şîa" kavramının Kuran lügatinde salt bir zümreyi veya siyasi fırkayı değil; bir önderin (peygamberin) getirdiği inanç sistemine, ahlaki duruşa ve teolojik eksene gönüllü olarak bağlanan, onun davasını kendi çağında omuzlayan o seçkin "taraftarları ve iz sürücüleri" tanımladığını kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında isme bitişen zamirin (hi / onun) doğrudan bir önceki kıssanın kahramanı olan Nuh'a döndüğünü belirtir. "Min" (den/dan) edatı ise, İbrahim'in Nuh'un o devasa tevhidi mirasının içinden neşet eden, o ana damarın en gür ve asil "bir parçası" olduğunu gramatikal olarak tesis eder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde "şîa" mefhumunun İslam öncesi bedevi sosyolojisine karşı kurguladığı devrimi tahlil eder. Cahiliye toplumunda "taraftarlık" (şîa / asabiyet), sadece kan bağına, kabile çıkarına ve dünyevi güce dayalı yatay ve genetik bir aidiyetti. Kuran, İbrahim'i Nuh'un "şîasından" (tarafından/izinden) kılarak; tarihteki asıl, meşru ve ebedi "taraftarlığın" biyolojik değil, tamamen teolojik ve ahlaki bir "iz sürme" eylemi olduğunu ilan eder. İbrahim, kan bağıyla değil, aynı tevhidi ateşi harladığı için ontolojik olarak Nuh'un hakiki tarafıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke ortamındaki polemik zeminine dikkat çeker. Müşrikler kendi geleneklerini ve putperest "taraftarlıklarını" İbrahim'e dayandırıyor, onu kendi şirklerinin bir atası olarak kurguluyorlardı. Kuran, "min şîatihi" (Nuh'un takipçisi/tarafı) tamlamasıyla, İbrahim'in asıl kimliğinin putperest Mekke gelenekleriyle değil, tufandan kurtulan o saf ve tavizsiz tevhidi damarla (Nuh ile) irtibatlı olduğunu mühürler.
le-ibrâhîme (لَإِبْرَاهِيمَ)
Arapçada cümleye mutlak kesinlik ve pekiştirme katan "lam" (lam-ı muzahlaka / tekit lamı) harfi ile özel isim olan "İbrahim" kelimesinin birleşiminden oluşur. Ayette "inne" edatının tehir edilmiş (sona bırakılmış) ismi olarak nasb (üstünlü) konumundadır. Arapça olmayan (mu'arreb) yabancı bir isim olduğu için tenvin almaz (gayr-i munsarif). İbn Fâris, ismin etimolojik olarak Arapça kökenli olmadığını belirtirken; Arthur Jeffery ve El-Cevâlîkî, ismin Sami dilleri ailesindeki filolojik arka planına inerek kökeninin Süryanice ve Aramice "Ab-ra-ham" (Yüce baba / Halkın babası) kelimesine dayandığını kaydederler.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde başa gelen pekiştirme lamının (le-ibrâhîme) belagat ilmindeki eşsiz gücüne dikkat çeker. Cümlenin başına gelen "inne" edatından sonra, cümlenin sonuna ertelenen isme bu "lam" harfinin eklenmesi, "İşte o bahsettiğimiz şanlı Nuh mirasının en büyük takipçisi, başkası değil, kesinlikle ve bizzat İbrahim'dir" diyerek sarsılmaz bir gramatikal vurgu (tahsis) inşa eder.
Angelika Neuwirth, Mekki kurguda İbrahim figürünün, Kuran'ın inşa ettiği o yeni "dinî kimliğin" (Millet-i İbrahim) merkez atomu olduğunu ifade eder. İbrahim, sadece geçmişte yaşamış tarihi bir şahsiyet değil; Mekke'deki tevhidi direnişin, put kırıcı eylemin ve mutlak teslimiyetin yaşayan en büyük teolojik sembolüdür.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ismin barındırdığı teolojik ve tarihsel sürekliliğe dikkat çeker. Nuh'un o "büyük felaketi" (kerb-i azîm) aşıp insanlığı esenlik yurduna taşıyan mirası, İbrahim'in şahsında tarihin kalbine yeniden ve çok daha güçlü bir formda nakşedilir. İbrahim, tufan sularından çıkıp yeryüzüne ayak basan o sarsılmaz imanın tarihsel bir yansımasıdır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; "i" harfinin keskin başlangıcı, ardından dudakların birbirine sertçe vurmasıyla çıkan "b" (ba), damaktan yuvarlanan "r", ufka yayılan uzatmalı "â" (med) ve dudakların derin bir huzurla kapanmasını sağlayan tok "m" harflerinin (i-b-r-â-h-î-m) oluşturduğu o asil, dengeli, vakur ve oturaklı ses yapısının; tevhidi duruşun o sarsılmaz, berrak ve ebedi şahsiyetini işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla