ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 82. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kurtuluş, saffat 82, saffat suresi, tufan, dua, saffat suresi 82. ayet, selam, hz nuh, soy
-
81. "Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı!"
82. "Sonunda ötekileri sulara gömdük!"
Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı. Hz. Nuh’un müminlerden olduğunu belirtmekte onunla ilgili fazla bir arlı değer yoktur, çünkü o zaten ülü’l-azm peygamberlerdendi. Ancak onun müminlerden olduğunun belirtilmesinde farklı bazı hususların kastedilmiş olması muhtemeldir. Birincisi, o, kendisi henüz peygamber olarak gönderilmeden önce de mümin kullarımızdandı. Yani peygamber olduğu sırada mümin olmuş değildi, peygamber olmadan önce de mümin idi.
İkincisi, ya Muhammed! O, sana iman eden kullarımızdandı. Cenâb-ı Hak bunu, Resûlullah’ı (s.a.) rahatlatmak ve sevindirmek için söylemiş olabilir. Bu durum da âyet, Hz. Peygamberin (s.a.) faziletini ortaya koymuş olur, çünkü her ne kadar bütün peygamberler birbirlerine iman ediyorlarsa da, henüz kendisi dünyaya gelmemişken bile kendi.sine peygamberler iman ediyorlardı.
Üçüncüsü, o tahkik ve yakın vasfıyla iman eden kullarımızdandı. Yani inandığı şeylere vefa gösterdi ve içindeki imanını diliyle de ifade etti. Bütün peygamberler de aynı durumdadırlar, hepsi de kesin bir imanla, yani tereddütsüz bir şekilde inanmışlar ve içlerindeki imanı da dilleriyle ifade etmişlerdir. Her mümin de böyle inanır, iman ve itikadının temelinde Rabb’ine isyan etmemek, hiçbir konuda Kabb’inin emir ve ya.saklarına muhalefet etmemek vardır. Ancak nıiimin, itikadına fiilen vefa gösteremiyor, aksine çoğu kez Rabb’ine âsi oluyor. O’nun emir ve yasaklarına muhalefet ediyor. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
summe (ثُمَّ)
Arapça dilbilgisinde "tertib ve terâhi" (sıralama ve eylemler arasında belirli bir zaman aralığı/gecikme) bildiren atıf (bağlaç) harfidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edatın muazzam bir sahne geçişi ve teolojik mühlet işlevi gördüğünü belirtir. Bir önceki ayette Nuh ve inanan ailesinin kurtarılışı (necat) tamamlanmış, tevhid ehli o sarsılmaz geminin güvenliğine alınmıştı. "Summe" (sonra) edatı, kurtuluş ile helak arasındaki o korkunç sessizliği, suların yükselmesinden önceki o son ilahi mühleti ve sahnenin aniden inananlardan inkarcılara doğru (kamera açısının) çevrilişini gramatikal olarak tesis eder.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve apokaliptik kurgusunda bu bağlacın işlevini tahlil eder. Tufan anlatısında "summe" edatı, okurun/dinleyicinin nefesini tuttuğu o retorik "es verme" anıdır. Kurtuluşun ihtişamı zihinde yer ettikten "hemen sonra değil, belirli ve ağır bir süre sonra" (terâhi) o devasa yıkım dalgası sahneye girerek gerilimi ontolojik bir zirveye taşır.
ağraknâ (أَغْرَقْنَا)
Arapça "ğ-r-k" kökünden türetilmiş, if'al babında, mazi (geçmiş zaman), birinci çoğul şahıs (biz) fiilidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "ğ-r-k" kökünün temel manasının "suyun bir nesneyi tamamen yutması, her tarafını kaplaması, nefes alacak hiçbir boşluk bırakmaması ve onu dibe çekmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ğark" (boğulma/sulara gömülme) eyleminin Kuran lügatinde sıradan, lokal bir taşkın kazasını değil; ilahi gazabın bir neticesi olarak suyun mutlak bir itaatle isyankarları her yönden kuşatıp helak etmesini (istîâb) tanımladığını kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde fiilin sonuna bitişen "nâ" (biz) zamirinin belagat ilmindeki "azamet çoğulu" olduğuna dikkat çeker. Tufan, yeryüzünün jeolojik veya meteorolojik tesadüfi bir afeti değildir; bizzat evrenin mutlak hakimi (Biz) tarafından planlanmış, başlatılmış ve milimetrik bir kusursuzlukla icra edilmiş "faili meçhul olmayan" sarsılmaz bir ilahi cezalandırmadır.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ontolojik semantiğinde suyun (tufanın) ve boğulma eyleminin çöl sosyolojisindeki yerine değinir. Su, normalde Arap bedevisi için mutlak bir hayat, rahmet ve kurtuluş kaynağıdır. Kuran, "ağraknâ" (Biz boğduk/sulara gömdük) eylemiyle, o hayat veren rahmet unsurunu (suyu), ilahi emre itaat eden korkunç ve yutucu bir azap aygıtına dönüştürerek, müşrik aklının doğaya duyduğu o seküler güveni tersyüz eder. Doğanın hakimi dehran (zaman) değil, suyu silaha dönüştüren Allah'tır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; Mekke aristokrasisinin kendi asabiyetlerine, kalabalıklarına ve yüksek dağlarına (statülerine) duydukları kibrin, Kuran tarafından tarihsel "ğark" (sulara gömülme) yasasıyla darmadağın edildiğini ifade eder. Hiçbir dünyevi güç, "Biz boğduk" diyen o aşkın iradenin dalgaları karşısında tutunamaz.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; boğazı hırpalayan kalın "ğ" (ğayın) harfi, ardından gelen titrek "r" ve boğazda aniden kilitlenen "k" (kaf) harflerinin (ğ-r-k) oluşturduğu o tıkalı, hırıltılı ve nefes kesici ses yapısının; yükselen dalgalar arasında çırpınan, ciğerlerine su dolan ve yutkunamayarak dibe batan o devasa kalabalığın boğulma anını işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
el-âharîn (الْآخَرِينَ)
Arapça "e-h-r" kökünden türetilmiş, "diğerleri, başkaları, geride bırakılanlar" anlamına gelen ismin (âhar), kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) formudur. Ayette "ağraknâ" fiilinin meful-ü bihi (doğrudan nesnesi) olarak nasb (üstünlü/yâ harfi ile) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "e-h-r" kökünün temel manasının "bir şeyin aslından, ilminden veya merkez konumundan farklı olan, muhatabın dışında tutulan öteki/diğeri" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "âhar" (diğeri) kavramının Kuran terminolojisinde, merkeze alınan asıl öznenin (Nuh ve kurtulan inananların) tam ontolojik zıddını, inkar cephesini ve ilahi lütuftan bütünüyle dışlanmış o isyankar kitleyi ("ötekileri") tanımladığını kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu kelimenin doğrudan "onları" (hum) zamiri veya "inkar eden kavmini" (kavmehu) şeklinde gelmeyip "el-âharîn" (diğerlerini) şeklinde gelmesinin belagat ilmindeki "tahkîr" (küçümseme, değersizleştirme) sanatı olduğunu belirtir. Kuran, o helak olan isyankarlara müstakil bir kimlik veya özel bir isim vermeye bile tenezzül etmez; onları sadece kurtulanların (Nuh'un ehlinin) dışında kalan isimsiz bir yığın, sıradan "diğerleri" olarak gramatikal bir hiçliğe mahkum eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın barındırdığı sosyolojik ve teolojik çöküşü tahlil eder. Tufandan önce o inkarcı kitle, yeryüzünün mutlak hakimi, asilzadeleri ve kendilerince tarihin öznesi (efendisi) idiler. Nuh ve etrafındakiler ise dışlanmış, azınlık "ötekilerdi". Tufan koptuktan sonra "ağraknel-âharîn" (Biz diğerlerini sulara gömdük) fermanıyla Kuran, merkez ile çevreyi ontolojik olarak yer değiştirir. Nuh ve inananlar varoluşun "merkezi ve kalıcıları" (bâkîn) olurken; o kibirli çoğunluk, tarihin çöplüğüne atılan, kimliksizleştirilmiş, isimsiz "diğerleri" (âharîn) statüsüne düşürülerek sulara gömülmüştür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu ifadenin, tufanın hiçbir inkarcıyı dışarıda bırakmayan mutlak kuşatıcılığını gösterdiği; kurtuluş gemisine (tevhide) binenler haricindeki tüm putperest coğrafyanın ve o şımarık neslin "diğerleri" (el-âharîn) sınıflandırmasıyla topluca tasfiye edildiği vurgulanır. Tarih, isimlerini bile anmaya değer bulmadığı bu "diğerlerini" sular altında bırakarak kapanmıştır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla