Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 81. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 81. Ayet

    اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnehu min ‘ibâdinâ-lmu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      81. "Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı!"

      82. "Sonunda ötekileri sulara gömdük!"


      Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı. Hz. Nuh’un müminlerden olduğunu belirtmekte onunla ilgili fazla bir arlı değer yoktur, çünkü o zaten ülü’l-azm peygamberlerdendi. Ancak onun müminlerden olduğunun belirtilmesinde farklı bazı hususların kastedilmiş olması muhtemeldir. Birincisi, o, kendisi henüz peygamber olarak gönderilmeden önce de mümin kullarımızdandı. Yani peygamber olduğu sırada mümin olmuş değildi, peygamber olmadan önce de mümin idi.

      İkincisi, ya Muhammed! O, sana iman eden kullarımızdandı. Cenâb-ı Hak bunu, Resûlullah’ı (s.a.) rahatlatmak ve sevindirmek için söylemiş olabilir. Bu durum da âyet, Hz. Peygamberin (s.a.) faziletini ortaya koymuş olur, çünkü her ne kadar bütün peygamberler birbirlerine iman ediyorlarsa da, henüz kendisi dünyaya gelmemişken bile kendi.sine peygamberler iman ediyorlardı.

      Üçüncüsü, o tahkik ve yakın vasfıyla iman eden kullarımızdandı. Yani inandığı şeylere vefa gösterdi ve içindeki imanını diliyle de ifade etti. Bütün peygamberler de aynı durumdadırlar, hepsi de kesin bir imanla, yani tereddütsüz bir şekilde inanmışlar ve içlerindeki imanı da dilleriyle ifade etmişlerdir. Her mümin de böyle inanır, iman ve itikadının temelinde Rabb’ine isyan etmemek, hiçbir konuda Kabb’inin emir ve ya.saklarına muhalefet etmemek vardır. Ancak nıiimin, itikadına fiilen vefa gösteremiyor, aksine çoğu kez Rabb’ine âsi oluyor. O’nun emir ve yasaklarına muhalefet ediyor. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        innehu (إِنَّهُ)

        Arapçada isim cümlelerinin başına gelerek "şüphesiz, muhakkak, kesinlikle" anlamı veren ve cümleye mutlak bir tekit (pekiştirme) katan harf-i müşebbehe bil-fiil (fiile benzeyen harf) edatı "inne" ile üçüncü tekil şahıs eril "hu" (o) zamirinin kaynaşmış halidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edatın "ta'lîl" (gerekçe ve neden bildirme) işlevi gördüğünü belirtir. Önceki ayetlerde Nuh'un nasıl tufandan kurtarıldığı (necat), neslinin nasıl baki kılındığı ve ona asırlar boyu sürecek nasıl bir selam (şeref) bahşedildiği anlatılmıştı. Kuran, "Şüphesiz o..." diyerek, bu muazzam ilahi lütufların ve tarihsel mükafatın Nuh'a rastgele değil, arkasından gelen "iman ve kulluk" vasfından dolayı verildiğinin teolojik gerekçesini gramatikal bir kesinlikle mühürler.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve apokaliptik kurgusunda bu pekiştirmeli zamirin (innehu / muhakkak ki o), hikayeyi (kıssayı) sonlandıran ve ahlaki dersi (kıssadan hisseyi) özetleyen bir retorik mühür olduğunu tahlil eder. Anlatı, tarihsel bir tufan belgeselinden çıkarak, o kurtuluşun ardındaki "karakteri" (Nuh'un imanını) merkeze alır ve muhatabın (Mekkeli müşriklerin ve inananların) dikkatini o ebedi ahlaki kritere kilitler.

        min (مِنْ)

        Arapça dilbilgisinde "den/dan, ayrılma, başlangıç noktası" veya bir bütünün parçasını ifade etme (teb'îz) anlamı taşıyan harf-i cerdir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edatın "min-i teb'îziyye" (bir kısmı, o bütüne ait olma) işlevi gördüğünü belirtir. Nuh peygamber, ulaştığı onca şerefe, peygamberlik makamına ve o devasa tufan kurtuluşuna rağmen teolojik olarak ulaşılamaz, yarı-tanrısal veya yalıtılmış bir figür değildir. O, ilahi iradeye boyun eğen o büyük evrensel "inanan kullar" (ıbâdinâ) ailesinin, o mutlak şerefli zümrenin sadece saygın "bir parçası" (min) olarak gramatikal kurguya yerleştirilir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu edatın barındırdığı sosyolojik aidiyet (kimlik) vurgusunu tahlil eder. Müşrikler, kendi kimliklerini "atalarından" (min âbâihim) veya "kabilelerinden" bir parça olmakla (asabiyetle) tanımlayıp bununla övünüyorlardı. Kuran, peygamberin aidiyetini kan bağına veya soya değil; "min" edatıyla doğrudan doğruya o evrensel, ahlaki ve tevhidi kitleye (iman eden kullara) bağlayarak, yeryüzündeki yegane meşru ve kalıcı sosyolojik aidiyetin (kimliğin) inanç eksenli olduğunu ilan eder.

        ıbâdinâ (عِبَادِنَا)

        Arapça "a-b-d" kökünden türemiş olan "abd" (kul/köle) kelimesinin kuralsız/kırık çoğuludur (ıbâd) ve birinci çoğul şahıs "nâ" (bizim) zamiriyle birleşmiştir. Ayette "min" edatıyla mecrur (esreli) konumdadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "a-b-d" kökünün temel manasının "yumuşaklık, boyun eğmek, itaat etmek, zillet (kibirsizlik) ve ayaklar altında çiğnenerek düzleşmiş, üzerinde rahatça yürünebilen itaatkar yol" (tarîk-i muabbad) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "abd" kelimesinin çoğulu olan "ıbâd" kavramının Kuran terminolojisindeki ontolojik farkına dikkat çeker: İradesiz, pasif ve sıradan kölelere/yaratılmışlara genellikle "abîd" denirken; kendi hür iradesiyle, şuuruyla, derin bir sevgi ve saygıyla yaratıcısına boyun eğen, itaati bir şeref madalyası olarak göğsünde taşıyan o ahlaki seçkinlere "ıbâd" (kullar) denir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ontolojik semantiğinde bu kelimenin Cahiliye zihniyetine karşı kurguladığı devrimi tahlil eder. Bedevi kibri için "kul" (abd) olmak, boyun eğmek ve efendiye itaat etmek, bir insanın yaşayabileceği en büyük zayıflık ve onursuzluktur. İdeal olan şahsiyet, hür, başına buyruk ve asidir. Kuran, Nuh'un o devasa zaferinin ve kurtuluşunun (tufanın bitişinin) sonuna bu kelimeyi yerleştirerek; evrendeki en yüksek, en güçlü ve en yenilmez makamın, Allah'ın mutlak otoritesi karşısında "abd" (kul) olmak olduğunu ilan eder. Putlara, kibre ve zamana kul olmayanlar, ancak Allah'a kul (ıbâdinâ) olanlardır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu isim tamlamasının (izafet) belagat ilmindeki eşsiz gücüne dikkat çeker. "Kullar" kelimesinin, sıradan bir varlığa değil de bizzat yaratıcının azamet çoğulu olan "Bizim" (nâ) zamirine bitişmesi (ıbâdinâ / Bizim kullarımız), belagatta "izafet-i teşrîf" (onurlandırma tamlaması) olarak adlandırılır. Bu tamlama, o inananların kimsesiz, sahipsiz veya sıradan yığınlar olmadığını; bizzat Allah'ın kendi zatına nispet ederek (Bizim diyerek) onları mutlak bir koruma, himaye ve şeref zırhıyla kuşattığını gramatikal bir ihtişamla mühürler.

        el-mu'minîn (الْمُؤْمِنِينَ)

        Arapça "e-m-n" kökünden türetilmiş, if'al babında, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isimdir. Ayetin sözdiziminde "ıbâdinâ" kelimesinin sıfatı olarak mecrur (esreli/yâ harfi ile) konumundadır (mu'minûn yerine mu'minîn). Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "e-m-n" kökünün temel manasının "korkunun, endişenin, hıyanetin ve paniğin tam zıttı; kalbin sükûnet bulması, mutlak bir güvene ermek, emniyette olmak ve başkasına güven vermek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iman" ve "mümin" kavramlarının Kuran lügatinde sıradan bir tasdik (zihinsel bir onay) eylemi olmadığını kaydeder. Mümin; kalbindeki her türlü şirk korkusunu söküp atan, varlığını tamamen Allah'ın ilahi garantisine (emanına) emanet eden ve ahlakıyla çevresine "mutlak bir güven" (emniyet) yayan, sözü ve özü sarsılmaz kişidir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde bu kelimenin İslam öncesi bedevi sosyolojisindeki evrimini inceler. Cahiliye toplumunda "emânet", genellikle kabileler arası anlaşmalara sadakat ve ticari güvenilirlik gibi yatay/dünyevi bir kavramdı. Kuran, "el-mu'minîn" sıfatını kullanarak bu kavramı dikey bir teolojik eksene oturtur. Mümin olmak; o dönemdeki güç sahiplerinin tehditlerine, çoğunluğun kibrine ve ölüm/tufan korkusuna karşı (ki Nuh bunu asırlarca yaşamıştır) aklını ve kalbini yalnızca Allah'ın şaşmaz vaadine sabitlemek, o sarsılmaz "güvenlik" alanına girmektir.

        Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu kavramı incelerken; dönemin Yahudi ve Hristiyan metinlerindeki "sadıklar/inananlar" (fideles/believers) konseptinin Kuran'da "el-mu'minîn" formuyla nasıl evrensel bir ahlaki statüye dönüştüğünü tahlil eder. Kuran'da Nuh'un kurtuluş gerekçesi onun genetiği, ırkı veya sadece peygamber oluşu değildir; asıl gerekçe (innehu), onun "mümin kullardan" biri olmasıdır. İman, tufanın ve ilahi gazabın yutamadığı, suları yaran ve insanı ebediyete çıkaran (selamla taçlandıran) yegane gemidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; Mekke aristokrasisinin kendi asabiyetleriyle (kabile güçleriyle) kurdukları sahte "güvenlik" (emniyet) algısına karşı, Kuran'ın gerçek ve kalıcı güvenliğin ancak "el-mu'minîn" statüsüne ulaşmakla mümkün olduğunu tarihsel bir örnekle (Nuh ile) müşrik aklına ispat ettiğini savunur. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu sıfatın, Kuran'da tevhid mücadelesi veren tüm peygamberlerin ve onları takip eden sarsılmaz kitlenin paylaştığı "en temel, ortak ve kapsayıcı varoluşsal kimlik" olduğu vurgulanır. Ayet, Nuh'un şahsında imanın ontolojik zaferini dilde muazzam bir akıcılıkla sonlandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X