اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 80. Ayet
Daralt
X
-
"İşte biz iyileri böyle ödüllendiririz!"
Yani biz her iyi iş yapanı işte böyle mükâfatlandırırız. Cenâb-ı Hak söz konusu iyi mükâfatın, bütün alemlerde kendisinden övgü ve güzellikle bahsedilmesi olduğunu haber vermektedir. Böylece insanları, hem yaratılanlara karşı ve hem de kendilerine karşı iyi olmaya özendirmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
innâ (إِنَّا)
Arapçada isim cümlelerinin başına gelerek "şüphesiz, muhakkak, kesinlikle" anlamı veren ve cümleye mutlak bir tekit (pekiştirme) katan harf-i müşebbehe bil-fiil (fiile benzeyen harf) edatı "inne" ile birinci çoğul şahıs "nâ" (biz) zamirinin kaynaşmış halidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edatın "tahkik" (gerçeği şüphesiz kılma) işlevi gördüğünü belirtir. Zamirin "ben" değil de "biz" (azamet çoğulu) olarak kullanılması, Nuh peygambere bahşedilen o muazzam kurtuluşun ve ebedi şerefin (selamın) rastlantısal bir doğa olayı değil, arkasında mutlak bir ilahi iradenin ve şaşmaz bir adalet mekanizmasının bulunduğu gerçeğini gramatikal bir otoriteyle ilan eder.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve apokaliptik kurgusunda bu pekiştirmeli zamirin (innâ / şüphesiz biz), Kuran'ın anlatı ekseninde kilit bir retorik sıçrama (kamera açısı değişimi) yarattığını tahlil eder. Kuran, Nuh'un tarihsel kıssasını anlatırken aniden anlatıcı pozisyonundan çıkar ve doğrudan ilahi birinci tekil/çoğul şahsın (Divine Voice) o mutlak ve evrensel sesine bürünür. Bu "Biz", geçmişteki tekil bir olayı (tufanı), evrensel ve kıyamete kadar geçerli olacak bir ahlak yasasına bağlayan teolojik bir köprüdür.
kezâlike (كَذَلِكَ)
Arapçada "gibi, misliyle, tıpkı, böylece" anlamı katan "kâf" (teşbih/benzetme harfi) ile, uzak mesafedeki veya yüksek makamdaki varlıkları/kavramları işaret etmek için kullanılan ism-i işaret (işaret zamiri) edatı "zâlike"nin (şu/o) birleşiminden oluşur. İbn Fâris, dilde bu tür işaret edatlarının nesnenin mekânsal uzaklığından ziyade onun mertebesini, eşsizliğini ve değerini göstermek için kullanıldığını belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu zarfın, "neczî" (mükafatlandırırız) fiilinin meful-ü mutlak'ı (veya hal/durum zarfı) olarak öne alındığını ve bu yer değiştirmenin (takdim) cümleye muazzam bir pekiştirme (hasr/tahsis) kattığını ifade eder. "İşte tam olarak Nuh'u kurtardığımız ve onu asırlar boyunca selamla onurlandırdığımız gibi..." şeklindeki bu gramatikal vurgu, ilahi ödüllendirme standardının ne kadar yüksek olduğunu gösterir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın teolojik bağlamda oluşturduğu "tarihsel ve ahlaki sürekliliğe" (sünnetullah) dikkat çeker. Kuran, "kezâlike" (işte böyle) diyerek; Nuh'a bahşedilen o efsanevi kurtuluşun ve ilahi desteğin sadece o döneme ve o şahsa (Nuh'a) has tekil bir anomali/istisna olmadığını ilan eder. Bu edat, ilahi adaletin şaşmaz bir formülüdür: "Kim Nuh gibi bir ahlaki duruş sergilerse, tıpkı onun gibi (kezâlike) o eşsiz ilahi müdahaleye ve ödüle muhatap olacaktır." Geçmiş, bu edatla geleceğin garantisi haline gelir.
neczî (نَجْزِي)
Arapça "c-z-y" kökünden türetilmiş, muzari (şimdiki/geniş zaman), birinci çoğul şahıs (biz) fiilidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "c-z-y" kökünün temel manasının "bir şeyin yerine geçmek, ihtiyacı tam olarak karşılamak, bir eylemin miktarında ve değerinde ona tam denk (ne eksik ne fazla) bir karşılık vermek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cezâ" eyleminin Kuran lügatinde nötr bir kavram olduğunu; hem iyiliğe hem de kötülüğe verilen "milimetrik, adil ve tam karşılığı/bedeli" ifade ettiğini kaydeder. Ancak bu ayetteki gibi olumlu bir bağlamda ve "muhsinler" ile birlikte kullanıldığında, eylem doğrudan "en üstün mükafatı bahşetmek" (ilahi ödüllendirme) anlamına bürünür.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde "cezâ" mefhumunun İslam öncesi bedevi sosyolojisine karşı kurguladığı devrimi tahlil eder. Cahiliye toplumunda karşılık verme eylemi, genellikle kan davasına (sâr), orantısız kabile intikamına veya kör bir dünyevi ödeşmeye dayanırdı. Kuran, "neczî" (Biz karşılığını tam olarak veririz) fiilini kullanarak, dünyadaki haksızlıkların, fedakarlıkların ve ahlaki direnişlerin hiçbir zaman kaybolmayacağını; evrenin sahibinin o eylemleri görüp, mutlak ve aşkın bir adalet sistemi içinde (eskatolojik boyutta) tam değerinde "ödüllendireceğini" ilan eder. Ahlaki eylem, kozmik bir yatırım haline gelir.
el-muhsinîn (الْمُحْسِنِينَ)
Arapça "h-s-n" kökünden türetilmiş, if'al babında, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isimdir. Ayetin sözdiziminde "neczî" (mükafatlandırırız) fiilinin meful-ü bihi (doğrudan nesnesi) olarak nasb (üstünlü/yâ harfi ile) konumundadır (muhsinûn yerine muhsinîn). Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "h-s-n" kökünün temel manasının "bir şeyin fıtrata, akla ve göze hoş gelmesi, çirkinliğin zıttı, estetik güzellik, pürüzsüzlük ve mutlak iyilik" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ihsan" kavramının Kuran terminolojisinde "adalet" (adl) kavramından ontolojik olarak çok daha yüksek bir mertebede bulunduğunu kaydeder. Adalet, borcunu tam ödemek ve hakkı olanı almaktır. İhsan ise; kendi hakkından vazgeçebilmek, borcundan fazlasını verebilmek, eylemi salt bir görev savma bilinciyle değil, "Allah'ı görüyormuşçasına" (murakabe/şuur) bir estetik ve ahlaki yetkinlikle (en güzel şekilde) icra etmektir. Muhsin, iyiliği bir varoluş sanatına dönüştüren kimsedir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ontolojik ve ahlaki semantiğinde bu kelimenin putperest ve kabileci zihniyete karşı konumlanışını inceler. Bedevi toplumunda erdem (mürüvvet), kabileye mutlak itaat, soy kibri ve güç gösterisiydi. Kuran, ilahi kurtuluşun ve ödülün (cezânın) nesnesi olarak "muhsinîn" kelimesini merkeze yerleştirerek, insanın değerini genetiğinden, kabilesinden veya servetinden koparıp tamamen "aktif ahlaki mükemmelliğe" (ihsana) bağlar. Nuh, bir kabile reisi veya bir melek olduğu için değil; asırlar süren o korkunç baskıya rağmen ahlakını bozmadığı, tevhidi en "güzel" (hasen) şekilde temsil ettiği (muhsin) için kurtarılmıştır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke ortamındaki polemik zeminine dikkat çeker. Müşrikler kendi sosyal statülerini "iyi" ve "üstün" olarak pazarlıyorlardı. Kuran, bu ayetle "ihsan" mefhumunun içini yeniden doldurarak, gerçek iyiliğin ve estetiğin yeryüzündeki sahte dünyevi başarılar değil; Allah'ın sınırlarını koruyan, tevhide tutunan ve çileye göğüs geren o samimi eylemler bütünü olduğunu ifade eder. Nuh, muhsinlerin evrensel arketipidir (kılavuzudur).
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; boğazın ortasından gelen yumuşak ve nefesli "h" (ha) harfi, dilin ucundan süzülen pürüzsüz "s" (sin) ve genizde yankılanan "n" (nun) harflerinin (h-s-n) oluşturduğu o latif, ferahlatıcı, akıcı ve sükûnet veren ses yapısının; muhsin olan kişinin kalbindeki o duruluğu, ahlakındaki zarafeti, ruhundaki barışı ve estetik güzelliği işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de "muhsin" mefhumunun, İslam ahlak felsefesinin zirve noktasını temsil ettiği; kişinin inancını (iman) ve eylemini (amel) öyle bir saflık ve güzellikle harmanlaması durumudur ki, bu durum onu ilahi yardımın, kurtuluşun (necatın) ve Nuh gibi ebedi bir şerefin doğrudan ve haklı bir muhatabı kıldığı vurgulanır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla