Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 79. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 79. Ayet

    سَلَامٌ عَلٰى نُوحٍ فِي الْعَالَم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Selâmun ‘alâ nûhin fî-l’âlemîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      78-79. "Sonradan gelen nesiller arasında onun hakkında (iyi bir ün) bıraktık. Bütün âlemlerde Nuh’a selâm olsun!"

      Sonradan gelen nesiller arasında onun hakkında (iyi bir ün) bıraktık. Burada Cenâb-ı Hakk’ın sonraki nesillerde onun hakkında bıraktığını söylediği i)i nam ifadesiyle sonraki âyette gelen “selâm” (سلام) kastedilmiş gibidir, çünkü şöyle buyurmaktadır: Bütün âlemlerde Nuh’a selâm olsun! Yani biz onun hakkında sonraki nesillerde güzel bir övgü bıraktık; böylece onların hepsi ondan övgü ile bahsediyor, onu tasdik ediyor ve onun hakkında hayırlı ve güzel sözler söylüyor. En doğrusunu Allah bilir. Bazılarının söylediği gibi, Allah’ın selâmı bütün âlemlerde onun üzerindedir mânasına da gelebilir, yani bütün âlemlerde her an ona selâm edilir. Bu, Hz. İsâ’nın kendine selâm vermesi gibidir: “Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden hayata döndürüleceğim gün selâm benim le olacaknır”. Aynı şekilde Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Yahya’ya selâmı gibidir: “Doğduğu gün, öleceği gün ve yeniden hayata döndürüleceği gün ona selâm olsun”. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        selâmun (سَلَامٌ)

        Arapça "s-l-m" kökünden türemiş bir isim ve mastardır. Ayetin sözdiziminde belirsiz (nekra) formda gelerek mübteda (özne) konumunda yer alır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "s-l-m" kökünün temel manasının "her türlü afet, noksanlık, hastalık ve helak edici durumdan kurtulmak, güvende olmak, barış ve mutlak esenlik" olduğunu belirtir. Teslimiyet ve İslam kelimeleri de aynı kökten, kişinin kendi iradesini ilahi iradeye bırakarak "güvenliğe çıkmasını" ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "selâm" kavramının Kuran lügatinde sıradan bir merhabalaşma olmadığını; insanın hem iç dünyasındaki (kalbî) hem de dış dünyasındaki (bedenî ve toplumsal) tüm tehlikelerden ontolojik olarak yalıtılmasını, ilahi bir koruma kalkanı altına alınmasını tanımladığını kaydeder. Ayette kelimenin belirsiz (nekra) ve tenvinli (selâmun) gelmesi, bu esenliğin sınırsız, muazzam ve insan tasavvurunu aşan büyüklükte bir ilahi lütuf (tefhîm) olduğunu gramatikal olarak mühürler.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde "selâm" mefhumunun İslam öncesi bedevi sosyolojisindeki karşılığını tahlil eder. Cahiliye toplumunda barış (hilf/müsâleme), sadece kabileler arasındaki savaşın (sâr/intikamın) geçici olarak durdurulmasıydı; daima bozulma ihtimali taşıyan yatay ve kırılgan bir sözleşmeydi. Kuran, bu kelimeyi alıp dikey bir boyuta taşır. Nuh'a edilen "selâm", geçici bir ateşkes değil; doğrudan evrenin yaratıcısı tarafından sunulan, tufanın o mutlak kaosunu bitiren ve yeryüzünde hayatı yeniden başlatan kozmik, ebedi ve sarsılmaz bir "huzur ve güvenlik" inşasıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu nidanın bizzat Allah'tan geldiğine dikkat çeker. Yüzyıllar boyunca kavminden sadece hakaret, taşlanma ve lanet işiten bir elçiye; o zorlu imtihanın (tufanın ve tebliğin) bitiminde bizzat alemlerin Rabbi tarafından "Selâm" (esenlik/şeref) nidasıyla hitap edilmesi, belagat ilminde ilahi iltifatın ve ödüllendirmenin ulaştığı en görkemli teolojik zirvedir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; dilin ucundan sızan yumuşak ve pürüzsüz "s" (sin) harfi, ardından uzayarak yayılan "l" ve "â" (med) harfleri ile dudakların huzurla kapanmasını sağlayan "m" harfinin (s-l-â-m) oluşturduğu o akıcı, dingin, sükûnet verici ve yatıştırıcı ses yapısının; azgın suların çekildiği, göğün sakinleştiği ve geminin karaya oturduğu o tufan sonrası sessizliği ve ilahi şefkati işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın ruhuna doğrudan nakşettiğini ifade eder.

        alâ (عَلَى)

        Arapça dilbilgisinde "üzerine, üstüne, -e/a" anlamları veren, mekânsal veya kavramsal olarak bir şeyin üzerine tam olarak yerleşmeyi, tutunmayı ve kaplamayı (isti'lâ) bildiren harf-i cerdir (ilgeç). Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu edatın "selâm" (esenlik) mefhumunun yönünü ve temas noktasını belirlediğini ifade eder. Esenlik, rastgele boşluğa söylenmemiş; bizzat muhatabın "üzerine" indirilmiştir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu edatın barındırdığı teolojik ve psikolojik kontrastı tahlil eder: Nuh peygamber, 950 yıl boyunca kavminin alaylarının, baskılarının ve psikolojik şiddetinin "altında" ezilmişti. Küfür ve eziyet yağmuru sürekli onun "üzerine" (alâ) yağıyordu. Kuran, o tufan ve kurtuluş sahnesinin kapanışında, bu kez ilahi rahmetin, güvenliğin ve övgünün (selâmın) onun "üzerine" (alâ) giydirildiğini belirterek; dünyevi eziyetin ağırlığını, uhrevi ve tarihsel şerefin ağırlığıyla gramatikal olarak yer değiştirir.

        nûhin (نُوحٍ)

        Dilbilimciler arasında kökeni tartışmalı olan ve ayette "alâ" harf-i ceri sebebiyle mecrur (esreli) konumda bulunan özel isimdir (alem). Kendi bağlamı içinde yeniden analiz edildiğinde; İbn Fâris, kelimenin Arapça "n-v-h" kökünden gelmesi durumunda temel manasının "bir felaketin ardından durmaksızın feryat etmek, yüksek sesle ağlayıp sızlamak" (niyâha) olduğunu belirtir. Nuh, kavminin inatçı inkarına ve kaçınılmaz helakine karşı asırlarca merhametle "feryat eden" bir peygamber olduğu için bu fıtri acının taşıyıcısıdır.

        Ancak Arthur Jeffery ve El-Cevâlîkî, bu ismin Arapça olmadığını, İbranice ve Aramice kökenli "Nôah" kelimesinin Kuran'daki fonetik adaptasyonu (mu'arreb) olduğunu kaydederler. Sami dillerinde bu kök, "dinlenme, rahatlama, sükûnet ve teselli bulma" anlamlarına gelir. Kuran, bu etimolojik kökeni muazzam bir eskatolojik bağlamla taçlandırır: Dünyanın en büyük kaosu ve yıkımı (tufan) sonrasında, insanlığa yeniden "sükûnet ve teselli" getiren geminin kaptanı, isminin manasıyla (teselli/sükûnet) ontolojik bir bütünlük içindedir.

        Angelika Neuwirth, Mekki kurguda Nuh figürünün salt tarihsel bir karakter olmanın ötesinde, her türlü toplumsal dışlanmışlığa, inada ve zulme karşı "tevhidi direnişin ve sabrın sarsılmaz arketipi" (ilk ve en uzun ömürlü örneği) olarak işlev gördüğünü ifade eder. "Selâm, Nuh'un üzerine olsun" hitabı, Mekke'de aynı baskıları gören Hz. Muhammed'e ve inananlara; sabrın sonunun mutlak bir ilahi esenlikle (selâm) taçlandırılacağını gösteren teolojik bir prototiptir.

        fî (فِي)

        Arapça dilbilgisinde "içinde, aralarında, zarfında, -de/da" (zarfiyet) anlamı veren, mekânsal, zamansal veya sosyolojik bir kapsayıcılık bildiren harf-i cerdir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edatın, Nuh'a edilen o ilahi "selâmın" yankılanacağı sınırları çizdiğini belirtir. Bu selâm, gökyüzünün kapalı kapıları ardında kalmamış, bizzat yeryüzünün ve varlığın o uçsuz bucaksız dehlizlerinin "tam içine" (fî) bırakılmış, orada yankılanması için gramatikal olarak hapsedilmiştir/yerleştirilmiştir.

        el-âlemîn (الْعَالَمِينَ)

        Arapça "a-l-m" kökünden türetilmiş olan "âlem" kelimesinin kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) formudur. Ayette "fî" edatıyla mecrur (esreli/yâ harfi ile) konumdadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "a-l-m" kökünün temel manasının "bir şeyi diğerinden ayıran, görünür kılan iz, nişan, alamet ve bilgi (ilim)" olduğunu belirtir. Yaratılmış tüm varlıklara (alem) bu ismin verilmesinin sebebi, her birinin kendi yaratıcısının (Sâni') kudretine ve varlığına işaret eden birer "alamet/nişan" (işaret levhası) olmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "âlem/âlemîn" kavramının Kuran lügatinde salt cansız galaksileri veya maddeyi değil; özellikle bilgi ve şuur sahibi olan, ilahi mesaja muhatap olabilen akıllı varlık türlerini (insanlar, cinler, melekler) ve kıyamete kadar gelecek olan tüm nesilleri, milletleri kapsadığını kaydeder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik arka planına inerek; "a-l-m" kökünün Aramice ve İbranicede (alma/olam) "dünya, ebediyet, çağ ve uzay" anlamlarında ortak bir kökene sahip olduğunu; Kuran'ın bu evrensel mefhumu alarak, Nuh'a yönelik ilahi onurlandırmanın sadece onun gemisindekilerle sınırlı kalmadığını, bütün zamanları ve mekânları (çağları) kapsayan devasa bir boyuta (âlemîn) taşıdığını savunur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik ve sosyolojik zeminine dikkat çeker. Mekke aristokrasisinin vizyonu sadece kendi kabileleri, panayırları ve putlarıyla (yerel/lokal) sınırlıydı. Kuran, "fîl-âlemîn" (bütün alemlerin/çağların içinde) tamlamasını kullanarak, tevhid mücadelesi veren elçinin mirasının dar kabile sınırlarına hapsedilemeyeceğini, onun şerefinin ve davasının evrensel, kozmik ve tüm insanlık tarihini (alemleri) kuşatan bir saygınlığa ulaştığını ilan eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu kavramın (fîl-âlemîn), Kuran'da peygamberlerin misyonunun ve ilahi rahmetin evrenselliğini vurgulayan en kilit ifadelerden biri olduğu kaydedilir. Nuh Tufanı bütün yeryüzünü ilgilendiren küresel bir milat olduğu için; o tufandan sonra Nuh'a gönderilen ilahi esenlik (selâm) de, ondan türeyecek olan bütün milletlerin, medeniyetlerin ve çağların (alemlerin) içine "teolojik bir tohum ve ilahi bir yasa" olarak ekilmiştir. Bütün alemler ondan haberdar olacak ve onu selamlayacaktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X