Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 78. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 78. Ayet

    وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِر۪ينَۘ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veteraknâ ‘aleyhi fî-l-âḣirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      78-79. "Sonradan gelen nesiller arasında onun hakkında (iyi bir ün) bıraktık. Bütün âlemlerde Nuh’a selâm olsun!"

      Sonradan gelen nesiller arasında onun hakkında (iyi bir ün) bıraktık. Burada Cenâb-ı Hakk’ın sonraki nesillerde onun hakkında bıraktığını söylediği i)i nam ifadesiyle sonraki âyette gelen “selâm” (سلام) kastedilmiş gibidir, çünkü şöyle buyurmaktadır: Bütün âlemlerde Nuh’a selâm olsun! Yani biz onun hakkında sonraki nesillerde güzel bir övgü bıraktık; böylece onların hepsi ondan övgü ile bahsediyor, onu tasdik ediyor ve onun hakkında hayırlı ve güzel sözler söylüyor. En doğrusunu Allah bilir. Bazılarının söylediği gibi, Allah’ın selâmı bütün âlemlerde onun üzerindedir mânasına da gelebilir, yani bütün âlemlerde her an ona selâm edilir. Bu, Hz. İsâ’nın kendine selâm vermesi gibidir: “Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden hayata döndürüleceğim gün selâm benim le olacaknır”. Aynı şekilde Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Yahya’ya selâmı gibidir: “Doğduğu gün, öleceği gün ve yeniden hayata döndürüleceği gün ona selâm olsun”. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve tereknâ (وَتَرَكْنَا)

        Arapça dilbilgisinde "ve" (atıf/bağlaç) harfi, "t-r-k" kökünden türetilmiş mazi (geçmiş zaman) fiil olan "tereke" (bıraktı/terk etti) ile birinci çoğul şahıs "nâ" (biz) zamirinin kaynaşmış halidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "t-r-k" kökünün temel manasının "bir şeyi kendi halinde bırakmak, ondan ayrılmak, geride kalmasına müsaade etmek ve kasıtlı olarak bir nesneyi arkada alıkoymak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "terk" eyleminin Kuran lügatinde salt bir ihmal veya unutma olmadığını; kişinin kendi iradesiyle, bilinçli bir seçimle bir izi, mirası veya durumu kendisinden sonraya (geriye) emanet etmesini de kapsadığını kaydeder.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında "ve" edatının, bir önceki ayetteki tufandan kurtarılma ve neslinin kalıcı kılınması (beka) müjdelerine yeni ve muazzam bir ilahi lütuf eklediğini belirtir. Fiile bitişen "nâ" (biz) zamiri, bu eylemin arkasındaki mutlak otoriteyi (azamet çoğulunu) temsil ederken; cümlenin asıl vurucu tarafı, "terk edilen/bırakılan" şeyin (mefulün/nesnenin) metinde açıkça zikredilmemiş (mahzuf) olmasıdır. Kuran, "Biz ona ne bıraktık?" sorusunun cevabını açık bırakarak; şan, şeref, güzel bir anı, övgü, selam ve peygamberlik mirası gibi akla gelebilecek tüm yüce kavramları o boşluğa (mahzuf nesneye) sığdırır.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde bu "geriye bırakma" (t-r-k) mefhumunun İslam öncesi bedevi sosyolojisine karşı kurguladığı o zihniyet devrimini tahlil eder. Cahiliye toplumunda insanın ölümden sonra "geriye bırakabileceği" (terk edebileceği) yegane saygınlık unsuru, dilden dile dolaşacak olan kabile kahramanlıkları ve intikam şiirleriydi. Kuran, ölümsüzlük ve şöhret arzusunu (geriye güzel bir ad bırakmayı) bedevinin kılıcından veya kibrinden alıp, doğrudan ilahi iradenin (Biz bıraktık / tereknâ) ödül mekanizmasına bağlar. Şan ve şeref, Allah'ın tevhid ehline bahşettiği tarihsel bir hediyedir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke ortamındaki polemik zeminine inerek; müşriklerin Nuh (ve dolayısıyla Hz. Muhammed) için "O yalnızdır, delidir, soyu kesiktir, ölünce adı sanı unutulup gidecektir" şeklindeki kibrine karşı Kuran'ın bu fiille devasa bir tarihsel yasa koyduğunu ifade eder. İlahi irade, "tereknâ" (Biz bıraktık) diyerek, inkarcıların adını tarihten silerken, dışladıkları o elçinin adını ve davasını bizzat Kendi kudretiyle tarihe kalıcı bir anıt olarak diktiğini ilan eder.

        aleyhi (عَلَيْهِ)

        Arapçada "üzerine, üstüne, ona, onun lehine" anlamları veren "alâ" harf-i ceri (ilgeç) ile üçüncü tekil şahıs eril "hi" (o/onun) zamirinin kaynaşmış halidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edatın, "tereknâ" (bıraktık) fiilinin yönünü ve statüsünü belirlediğini ifade eder. Zamir doğrudan Nuh peygambere döner.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu harf-i cerin (alâ) barındırdığı psikolojik ve teolojik ağırlığı tahlil eder: "Alâ" edatı, genellikle bir şeyin üzerine tam olarak yerleşmeyi, o şeyi kaplamayı ve taçlandırmayı ifade eder. Allah'ın gelecek nesiller arasında bıraktığı o güzel ün ve selam, Nuh'un "üzerine" (aleyhi) adeta ilahi bir şeref madalyası, bir koruma zırhı ve silinmez bir nur olarak giydirilmiştir. O, asırlarca kavminin hakaretleri "altında" ezilmiş; şimdi ise ilahi övgü onun "üzerine" (aleyhi) yükseltilmiştir.

        fî (فِي)

        Arapça dilbilgisinde "içinde, aralarında, zarfında, -de/da" (zarfiyet) anlamı veren, mekânsal veya zamansal kapsayıcılık bildiren harf-i cerdir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu edatın, Nuh'a bırakılan o güzel hatıranın ve selamın nerede yankılanacağını, hangi sosyolojik ve tarihsel boşluğu (zarf-ı zaman/mekân) dolduracağını gramatikal olarak belirlediğini mühürler. Miras, gökyüzünde soyut bir kavram olarak değil, bizzat yeryüzünde akıp giden o insanlık nehrinin "tam içinde, onların kalplerinde ve dillerinde" (fî) varlık bulacaktır.

        el-âhırîn (الْآخِرِينَ)

        Arapça "e-h-r" kökünden türetilmiş, ism-i fâil (veya ism-i tafdil) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isimdir. Ayette "fî" edatıyla mecrur (esreli/yâ harfi ile) konumdadır (âhırûn yerine âhırîn). Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "e-h-r" kökünün temel manasının "bir şeyin ilkinin (evvel) ve başlangıcının tam zıttı, geride kalan, sonraya bırakılan, arkadan gelen ve zaman dizininde daha sonra varlık sahnesine çıkan" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "âhir/âhırîn" kavramının Kuran lügatinde sıradan bir zaman bildiriminden ziyade; Nuh'tan sonra kıyamete kadar gelecek olan, birbirinden farklı dilleri, kültürleri ve medeniyetleri barındıran o devasa, ardışık ve kesintisiz insanlık nesillerinin (sonrakilerin) tamamını kucaklayan geniş bir ontolojik kategori olduğunu vurgular.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve tarihsel kurgusunda bu kelimenin ("el-âhırîn" / sonradan gelen nesiller) işlevini tahlil eder. Kuran, Nuh tufanı gibi kadim ve yıkıcı bir apokaliptik olayı anlatırken, bu ifadeyle hikayeyi aniden geçmişin o karanlık sularından çıkarıp "şimdiye ve geleceğe" (âhırîn) bağlar. Nuh, sadece geçmişin (el-evvelîn) bir figürü değil; bizzat Mekke toplumunun (ve kıyamete kadar gelecek olan dinleyicilerin) dinsel hafızasında "yaşayan, saygı duyulan ve selamlanan" ebedi bir monoteistik prototiptir. "Sonrakiler" (âhırîn), geçmişin (Nuh'un) mirasını taşıyan teolojik varislerdir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu kelimenin yarattığı sarsıcı ironiye dikkat çeker. Tufandan önce Nuh'la alay eden o kibirli çoğunluk, Nuh'u tarihten sileceklerini ve kendilerinin hatırlanacağını sanıyordu. Ancak Kuran, "el-âhırîn" (bütün sonraki nesiller) kelimesini kullanarak, o zalim çoğunluğun yeryüzünden hiçbir saygın iz bırakmadan tamamen silindiğini; "sonraki bütün dinlerin, kitapların ve peygamberlerin" ise yalnızca Nuh'u hayırla, rahmetle ve ihtiramla yâd ettiğini tarihsel bir gerçeklik (Sünnetullah) olarak belgeler. Müşrikler kendi çağlarında kaybolmuş, Nuh ise tüm çağları (âhırîn) kazanmıştır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; uzatmalı ve açık "â" (med) sesi ile başlayan, boğazı derinden hırpalayan "h" (hı) ve damaktan yuvarlanan "r" harfinin, bitimsiz bir uzatmayla (î-n) kapanışının (â-h-ı-r-î-n) oluşturduğu o yayılan, ufka doğru genişleyen, uzaklaşan ve yankı uyandıran ses yapısının; zamanın o durmak bilmez akışını, nesillerin birbiri ardına sahneye çıkışını ve Nuh'a edilen o ilahi selamın yüzyıllar boyunca, asırdan asıra, dilden dile kesintisiz bir şekilde (yankılanarak) aktarılışını işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın zihnine doğrudan nakşettiğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de "ve tereknâ aleyhi fîl-âhırîn" (Sonradan gelenler içinde ona iyi bir ün bıraktık) cümlesinin, Saffat Suresi'nde peygamberlerin (Nuh, İbrahim, Musa, Harun, İlyas) kıssalarının hemen ardından tekrarlanan muazzam bir "ilahi nakarat" (formül) olduğu; bu nakaratın, tevhid mücadelesi veren elçilerin dünyevi çilelerinin nasıl evrensel ve ebedi bir şerefe dönüştüğünü belgeleyen en kilit retorik kalıp olduğu kaydedilir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X