وَلَقَدْ نَادٰينَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ الْمُج۪يبُونَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 75. Ayet
Daralt
X
-
"Vaktiyle Nuh bize yakarmıştı; biz de ne güzel karşılık vermiştik!"
Bazıları şöyle dedi: Hz. Nuh, Rabb’ine dua eltiğinde, "Artık yenik düştüm; yardımını esirgeme!" diye yalvarmıştı, böylece sanki o, Rabb’inden kavminin helakini istemişti, Cenâb-ı Hak da onun duasını kabul buyurduğunu şöyle beyan etti: “Hemen göğün kapılarını bardaktan boşanırcasına inen bir yağmura açtık”.
Peygamberlerin Herkesten Farklı İki Özelliği
Sonra Allah, peygamberlerin diğer insanlardan farklı olarak iki özelliği bulunduğunu açıklamaktadır. Birincisi, peygamberler ancak Allah’ın izni geldikten sonra ka\’imlerinin helaki ve azaba uğratılması için beddua edebilirler, Hz. Nuh da ancak Rabb’inin izni ile kavminin helaki için beddua etmişti,
İkincisi, azap geldiği sırada Aziz ve Çelil olan Allah’ın izni olmadan kendileri de onların arasmdan çıkamazlar. Bundan dolayıdır ki Yûnus aleyhisselâm, azap geldiği sırada Allah’ın izni olmadan kavminden ayrılıp gittiği için hakkında azarlayıcı mahiyette şöyle bir âyet gelmişti: “Zünnûn’u da (Yûnus) an! Hani öfkeli bir halde geçip gitmiş, bizim kudretimizin kendisine yetmeyeceğini zannetmişti”. İşte sözünü ettiğimiz bu iki özellik, peygamberlere hastır. Diğer insanlara gelince, onların fâcirlere ve fâsıkJara helak ve lanetle beddua etmeleri caiz olduğu gibi, günah işlemeleri sebebiyle onlardan ayrılıp gitmeleri de caizdir. Hatta bu, onlar için salih amellerden sayılır.
Allah Hakkında Çoğul Sığasının Kullanılması?
Biz de ne güzel karşılık vermiştik! Bu karşılığı veren, şanı yüce olan Allah’tır. “Mucibûn” (المجيبون) kelimesinin, karşılık verenler anlamına gelecek şekilde çoğul olarak belirtilmesi, sultanların aralarında geçen konuşmalarında görüldüğü gibi, biz böyle yaparız, biz şöyle yaptık anlamındadır. Sonra yaratıkların da ortak olduğu fiillerden Allah’a nispet edilenler yahut da Allah’ın fiili ile yaratıkların fiilini ayıran bir unsur eklenip Allah’a izafe edilen fiiller çoktur. Burada söz konusu olduğu gibi şu ilâhı beyanda olduğu gibi; Biz de ne güzel karşılık vermiştik! Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur; "Sen hâkimlerin en âdilisin”. Çünkü Cenâb-ı Hak, haber verip vâdettiği şeye vefa göstermeye ve onları yerine getirmeye kâdirdir, hiçbir şey Onu acze düşüremez. Diğer yaratıkların ise, çoğu kere sözlerine vefa göstermeye ve vâdlerini yerine getirmeye güçleri yetmez. Bundan dolayı Allah bazan kendisi hakkında çoğul sığası kullanmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
ve lekad (وَلَقَدْ)
Arapça dilbilgisinde "ve" (atıf/başlangıç), "le" (kasem/yemin ve tekit) ve "kad" (tahkik/kesinlik) harflerinin birleşiminden oluşur. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu üç edatın yan yana gelmesinin belagat ilmindeki en güçlü pekiştirme (tekit) formlarından biri olduğunu belirtir. Bir önceki ayette "Biz onların içine uyarıcılar gönderdik, dön de bir bak onların sonu nasıl oldu" şeklindeki genel tarihsel helak yasası (sünnetullah) anlatıldıktan sonra; bu edat grubu sözü aniden evrensel yasadan somut ve spesifik bir tarihsel örneğe (Nuh kıssasına) bağlayan gramatikal bir eşiktir.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve apokaliptik kurgusunda bu yapının (ve lekad), teorik uyarıdan pratik ve tarihsel "vaka analizine" (kıssalara) geçişi sağlayan kilit bir retorik sıçrama olduğunu tahlil eder. Kuran, "Andolsun ki..." diyerek, birazdan anlatacağı o dehşetli tufan ve kurtuluş öyküsünün efsane değil, mutlak ve şaşmaz bir tarihsel gerçeklik (tahkik) olduğunu dinleyicinin zihnine mühürler. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kuran'da peygamber kıssalarının başlangıcında kullanılan bu kalıbın, hem Hz. Muhammed'e bir teselli hem de inkarcılara yönelik sarsılmaz bir tarihsel ispat işlevi gördüğünü kaydeder.
nâdânâ (نَادَانَا)
Arapça "n-d-y" kökünden türetilmiş, mufâale babında, mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs fiili olan "nâdâ" (seslendi/nida etti) ile birinci çoğul şahıs "nâ" (bize) zamirinin kaynaşmış halidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "n-d-y" kökünün temel manasının "bir topluluğun veya meclisin (nâdi) bir araya gelmesi, sesin yükselmesi ve uzaktaki birine seslenmek/çağrıda bulunmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nida" eyleminin Kuran lügatinde sıradan, fısıltılı bir konuşma olmadığını; insanın çaresizlik, yalnızlık veya şiddetli bir ihtiyaç anında bütün varlığıyla sesini yükselterek ilahi otoriteden yardım (imdat) talep etmesi anlamına geldiğini vurgular. Bu, duanın en acil ve yakarış dolu formudur.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde fiile bitişen "nâ" (bize) zamirinin tahsis (yön belirleme) işlevi gördüğünü belirtir. Nuh, putlara, o kibirli topluma veya doğa güçlerine değil; nidasını (çağrısını) sadece ve doğrudan doğruya o mutlak otoriteye (bize) yöneltmiştir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın dua ve ahlak semantiğinde bu kelimenin ontolojik eksenini tahlil eder. Semantik olarak, yeryüzünde asırlardır inkarcılar tarafından dışlanan ve çaresiz bırakılan bir beşerin (Nuh'un), yatay düzlemdeki (toplumsal) tüm umutları tükendiğinde, aşkın (transcendent) olan ilahi boyuta doğru kurduğu o dikey iletişim hattıdır (nida). Cahiliye döneminde kabileden yardım istemek için atılan çığlık, Kuran'da mutlak yaratıcıya yönelen teolojik bir "imdat" çağrısına dönüşür.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; genizden gelen "n" (nun) harfinin iniltisi ve ağzı açık bırakan uzatma (med) harflerinin (nâ-dâ-nâ) oluşturduğu o yankılı, uzun, kesintisiz ve çaresiz ses yapısının; yerin derinliklerinden ve yalnızlığın ortasından gökkubbeye doğru yükselen o peygamberi yakarışın (nidanın) hüznünü işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın kalbine doğrudan nakşettiğini ifade eder.
nûhun (نُوحٌ)
Arapça dilbilimciler arasında kökeni tartışmalı olan ve ayette "nâdânâ" fiilinin faili (öznesi) olarak merfu (ötreli) konumda bulunan özel isimdir (alem). İbn Fâris, eğer kelime Arapça kökenli ise "n-v-h" kökünden türediğini ve bu kökün "yüksek sesle ağlamak, ölünün veya bir felaketin ardından durmaksızın feryat edip sızlamak" (niyâha) manasına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu etimolojik ihtimal üzerinden muazzam bir teolojik ironiye dikkat çeker: Nuh, asırlar boyunca (950 yıl) kavminin inkarı, kibri ve putperestliği karşısında ruhu daralan, kendi halkının yaklaşan helaki için "durmaksızın feryat eden, ağlayan ve sızlayan" (n-v-h) o merhametli ve çilekeş peygamber arketipini (prototipini) temsil eder.
Ancak El-Cevâlîkî (el-Mu'arreb adlı eserinde) ve Arthur Jeffery, dilbilimsel ve tarihsel kanıtlara dayanarak bu ismin saf Arapça olmadığını (mu'arreb), kökeninin İbranice ve Aramice "Nôah / Nûh" kelimesine dayandığını belirtirler. Sami dillerinde bu kök, "dinlenme, rahatlama, teselli bulma ve sükûnet" anlamlarına gelir. İnsanlığı tufanın (helakin) o kaotik ve yorucu yıkımından kurtarıp gemiyle (yeni bir başlangıçla) sükûnete ve "teselliye" kavuşturan figür olduğu için bu ismi almıştır. Jeffery, Kuran'ın bu kadim tufan figürünü alıp, tevhid mücadelesinin en köklü ve sarsılmaz sembolü olarak kendi lügatine adapte ettiğini savunur.
Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ kurgusunda Nuh figürünün salt tarihsel bir şahıs değil, Kuran'ın apokaliptik (kıyamet/yıkım) anlatılarındaki en kilit "kurtuluş arketipi" olduğunu ifade eder. Mekke döneminde müşriklerin baskısı altındaki inananlara Nuh isminin (ve onun nidasının) hatırlatılması; o devasa, küresel tufanın (helakin) bile ilahi bir nidayla aşılabileceğini gösteren mutlak bir teolojik umut kodudur. O, ikinci Adem'dir.
feleni'me (فَلَنِعْمَ)
Arapçada ardışıklık ve sebep-sonuç bildiren "fe" (fâ-i ta'kibiyye) bağlacı, pekiştirme katan "lam" (tekit lamı) edatı ve "n-a-m" kökünden türetilmiş bir övgü fiili (ef'âl-i medh) olan "ni'me"nin kaynaşmış halidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "n-a-m" kökünün temel manasının "hayatın iyi ve konforlu olması, rahatlık, pürüzsüzlük, yumuşaklık ve fıtratın hoşlandığı her türlü iyilik/lütuf" olduğunu belirtir. Nimete nankörlüğün zıddı olan bu kök, kusursuzluğu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "ni'me" fiilinin Kuran lügatinde sıradan bir durum bildirmek için değil; bir eylemi, niteliği veya özneyi "mutlak bir iyilik, lütuf, yetkinlik ve kusursuzluk" makamında (Ne güzeldir! / Ne mükemmeldir!) överken kullanılan spesifik bir inşâ (tutum/duygu bildiren) fiili olduğunu kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde başa gelen "fe" edatının belagat ilmindeki hızına dikkat çeker. Nuh'un çağrısı/nidası yeryüzünden yükseldiği "an", arada hiçbir gecikme, ihmal veya cevapsızlık olmaksızın (fe / derhal, bunun üzerine) ilahi karşılık devreye girmiştir. Araya giren pekiştirme lamı (le) ise, bu icabetin (cevabın) ne kadar eşsiz ve mükemmel bir müdahale olduğunu gramatikal olarak mühürler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu övgü fiilinin (feleni'me / biz ne güzelizdir) barındırdığı polemik ve teselli boyutuna dikkat çeker. Nuh peygamber asırlar boyunca kavmine seslenmiş, ancak kavmi parmaklarını kulaklarına tıkayarak onu duymamış, nidasını karşılıksız bırakmış ve onunla alay etmişti. Kuran, bu sağır ve nankör müşrik kibrine karşı ilahi otoritenin tavrını ortaya koyar: "Bütün yeryüzü sağır olsa da, o Bize seslendi ve BİZ o sese karşılık verenlerin (mucîbûn) NE KADAR DA GÜZELİYİZ!" Bu, hem Nuh'un şahsında Hz. Muhammed'e bir teselli hem de inkarcılara karşı ilahi himayenin ne kadar kusursuz işlediğinin ilanıdır.
el-mucîbûn (الْمُجِيبُونَ)
Arapça "c-v-b" kökünden türetilmiş, if'al babında (ecâbe), ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isimdir. Ayette "ni'me" övgü fiilinin faili (öznesi) veya mahzuf bir mübtedanın haberi olarak merfu (ötreli/vav harfi ile) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "c-v-b" kökünün temel manasının "bir şeyi ortadan yarmak, delmek, boşluk açmak (cüyûb), katı bir engeli aşıp geçmek ve bir sese/çağrıya karşılık vermek" olduğunu belirtir. "Cevap" kelimesi, sessizliği, mesafeyi veya bilgisizliği yarıp gelen, ihtiyacı gideren o keskin karşılıktır.
Râgıb el-İsfahânî, "icabet" (ecâbe / cevap verme) eyleminin Kuran terminolojisinde salt lafzi bir söz söylemek olmadığını; edilen bir duanın, feryadın veya nidanın tam merkezine, o çaresizliği kökünden çözecek ve ihtiyacı eksiksiz giderecek pratik bir eylemle (kurtuluşla) karşılık vermek anlamına geldiğini kaydeder. Mucîb, sadece duyan değil, duaya eylemle fiilen karşılık veren, yarıp geçendir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu kelimenin tekil (mucîb) değil de çoğul (mucîbûn / icabet edenler) formunda kullanılmasının, Allah'ın mutlak kudretini ve yüceliğini ifade eden "azamet çoğulu" olduğunu belirtir. Başındaki belirlilik takısı (el-mucîbûn), evrendeki o mutlak, şaşmaz ve yegane icabet edicinin "sadece ve sadece" Allah olduğunu gramatikal bir tekel (hasr) ile sınırlar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın dua teolojisinde "nida" (insanın çağrısı) ile "icabet" (Allah'ın cevabı) kavramlarının oluşturduğu o kopmaz ontolojik çifti tahlil eder. Müşriklerin putlara yaptıkları nidalar (çağrılar) kozmik boşlukta kaybolur, hiçbir taşı yarıp (c-v-b) onlara geri dönmez; çünkü putlar cansızdır, "mucîb" (cevap veren) değildirler. Ancak Nuh'un o çaresiz nidası, ilahi otorite tarafından anında "icabet" ile karşılanmış; Tufan gibi devasa bir kozmik müdahaleyle o feryada, dünyayı yarıp geçen (c-v-b) bir cevap verilmiştir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu kelimenin, Allah'ın Esma-i Hüsna'sından (güzel isimlerinden) biri olan "El-Mucîb" (kullarının dar zamanlarındaki samimi yakarışlarına fiilen karşılık veren, yardıma koşan) isminin temel formu olduğu kaydedilir. Nuh'un nidasına verilen bu "en güzel icabet" (fe le ni'mel mucîbûn), yeryüzündeki hiçbir tiranlığın (şirkin), ilahi mahkemenin o şaşmaz "cevap verme" (icabet) gücü karşısında duramayacağını belgeleyen sarsılmaz bir eskatolojik ve tarihsel yasadır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla