Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 71. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 71. Ayet

    وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ اَكْثَرُ الْاَوَّل۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekad dalle kablehum ekśeru-l-evvelîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      71. "Onlardan önce de geçmiştekilerin çoğu yollarını sapıtmıştı"

      72. "Oysa içlerinden uyarıcı elçiler de göndermiştik."

      73-74. "Bak şimdi, Allah’ın samimi kulları dışında, uyarılanların akıbeti ne oldu!"


      Onlardan önce de geçmiştekilerin çoğu yollarını sapılmıştı. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir; Yâ Muhammed! Âdem’den itibaren sana gelinceye kadar geçen senin kaMninden önceki ümmetlerin ekserisi yollarını sapılmıştı. Allah’ın salâtı ve selâmı, Adem’den Hz. Muhammed aleyhisselâma kadar gelip geçen bütün peygamberlerin üzerine olsun!

      Oysa içlerinden uyarıcı elçiler de göndermiştik. Yani senin kavminden önce geçen ve yolunu şaşıran o ümmetlere kendi içlerinden uyarıcı elçiler de göndermiştik, bu elçiler onları uyarmışlardı. Kendilerine uyarıcı elçi göndermediğimiz hiçbir kavim yoktur, nitekim seni de kendi kavmine uyarıcı olarak gönderdik.

      Bak şimdi, uyanlanların akıbeti ne oldu! En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylüyor: Başlarına gelecek olan akıbetle uyardığımız halde iman etmeyen, söyleneni kabul etmeyen ve yapılan uyarıdan fayda sağlamayan o insanlara nasıl muamele ettiğimize bak şimdi!

      Yalnız Allah’ın samimi kulları mütesnâ. Cenâb-ı Hak burada ihlaslı kullarını istisna etmektedir. Onlar, uyarının kendilerine fayda verdiği, söylenenleri kabul eden ve diğerlerinin mâruz kaldıkları azaba uğramaktan kurtulan insanlardır. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hakk’ın onlara "ihlaslı kullar" ismini vermiş olması, onları sevdiği ve kendisine kulluk etmek üzere ayırdığı kişiler oldukları için olabilir.​​​​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve lekad (وَلَقَدْ)

        Arapça dilbilgisinde "ve" (atıf/başlangıç), "le" (kasem/yemin ve tekit) ve "kad" (tahkik/kesinlik) harflerinin birleşiminden oluşur. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu üç edatın yan yana gelmesinin belagat ilmindeki en güçlü pekiştirme (tekit) formlarından biri olduğunu belirtir. Önceki ayetlerdeki spesifik müşrik/inkarcı tipolojisinden (ve onların ahiretteki trajik sonundan) sonra gelen bu edat grubu, sözü aniden evrensel tarih felsefesine bağlayan gramatikal bir mühürdür. Anlatı, "Andolsun ki, muhakkak ve şüphesiz..." diyerek muhatabı tarihsel bir ibret sahnesine odaklar.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik kurgusunda bu yapının (ve lekad), apokaliptik sahnelerden (cehennemden) "kıssalar" (tarihsel anlatılar) bölümüne geçişi sağlayan çok keskin bir edebi eşik (retorik sıçrama) olduğunu tahlil eder. Kuran, şimdiki zamanın inkarını geçmişin mutlak ve değişmez tarihsel gerçekliğiyle (lekad) yargılar. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu kalıbın, Kuran'da genellikle peygamberlerin tesellisi ve inkarcıların tarihsel bir yasaya (sünnetullah) tabi olduklarını bildirmek için kullanıldığı kaydedilir.

        dalle (ضَلَّ)

        Arapça "d-l-l" kökünden türemiş, mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs fiilidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "d-l-l" kökünün temel manasının "doğru yoldan çıkmak, şaşırmak, çölde rehbersiz kalıp kaybolmak, aydınlıktan uzaklaşıp yok olmaya yüz tutmak ve bir şeyin izini/yönünü kaybetmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dalalet" fiilinin Kuran lügatinde hidayetin (doğru yolu bulmanın) tam ontolojik zıddı olduğunu; aklın, vicdanın ve fıtratın pusulasını kaybederek ilahi gerçeklikten (tevhidden) sapmayı ifade ettiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde "dalle" eyleminin bedevi zihniyetindeki karşılığını tahlil eder. Çölde yaşayan bir bedevi için yolunu kaybetmek (dalalet), sıradan bir hata değil; mutlak bir helak ve ölüm demektir. Kuran, insanın bu fıtri coğrafi korkusunu alır ve onu teolojik bir boyuta taşır. Geçmiş kavimlerin helaki, onların fiziksel olarak değil, ontolojik ve inançsal olarak pusulalarını yitirmelerinden (dalle) kaynaklanmıştır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke sosyolojisindeki yerine dikkat çeker: Müşrikler kendi yollarını "hak", Hz. Muhammed'in getirdiği mesajı ise bir "sapma" olarak görüyorlardı. Kuran, bu mazi fiili kullanarak, asıl sapanların (dalle) tevhidden ayrılan ve geçmişte helak edilen o putperest yığınlar olduğunu tarihsel bir olgu olarak onların yüzüne çarpar.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; Arapçanın en damaksı ve kalın harflerinden olan "dat" (ض) harfi ile şeddeli "l" harfinin (d-l-l) oluşturduğu o boğuk, uzayan ve yutucu ses yapısının; yoldan çıkmanın, çölde kaybolmanın ve manevi karanlıkta debelenmenin ruhta yarattığı o ağır, boğucu hissi işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.

        kablehum (قَبْلَهُمْ)

        Arapçada zaman ve mekân bildiren "kable" (önce/öncesinde) zarfı ile üçüncü çoğul şahıs "hum" (onların/onlardan) zamirinin birleşiminden oluşur. Ayetin sözdiziminde zaman zarfı (meful-ü fih) olarak mansub (üstünlü) konumdadır. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "k-b-l" kökünün temel manasının "bir şeyin ön tarafı, yüzü, yönelinen tarafı ve zaman/mekân olarak önde/öncesinde bulunma" durumu olduğunu belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu zarfın, eylemin (dalaletin) sadece o günkü Mekke müşriklerine (hum / onlara) has yeni bir icat olmadığını; bu sapkınlık tarihinin çok daha "öncelere" (kable) dayandığını gramatikal olarak tesis ettiğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin teolojik bağlamda oluşturduğu "tarihsel sürekliliğe" (kronolojiye) dikkat çeker. Kuran, Mekkeli inkarcılara "kablehum" (onlardan öncekiler) diyerek; onların o kibirli ve yenilmez sandıkları statükolarının aslında tarih boyunca sürekli tekrarlanan, defalarca yenilgiye uğramış ve helak edilmiş o bildik inkarcı geleneğin (sünnetullahın) zavallı bir tekrarından ibaret olduğunu gösterir.

        ekseru (أَكْثَرُ)

        Arapça "k-s-r" kökünden türetilmiş ism-i tafdil (üstünlük/kıyaslama bildiren sıfat) formunda bir isimdir. Ayette "dalle" (saptı) fiilinin faili (öznesi) olarak merfu (ötreli) konumundadır ve bir sonraki kelimenin muzafıdır (tamlayanıdır). İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "k-s-r" kökünün temel manasının "azlığın zıttı, kalabalık, yığın, sayıca ve miktarca büyüklük" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kesret/ekser" kavramının Kuran lügatindeki çok sarsıcı ontolojik ve sosyolojik kullanımını tahlil eder. Kuran'da "çoğunluk" (ekser), neredeyse istisnasız bir biçimde negatif bir bağlamda; aklını kullanmayan, gerçeği inkar eden, şükretmeyen ve sapkınlığa düşen yığınları tanımlamak için kullanılır. Hakikat, sayısal çoklukla (ekseriyetle) ölçülemez.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde bu kelimenin epistemolojik (bilgi felsefesi) değerini inceler. Arap kabile kültürü, gücü ve haklılığı kabilenin sayısal "çokluğu" (kesret) ile ölçerdi. Kuran, "ekseru" (çoğunluk/en çoğu) kelimesini "dalle" (saptı) fiiline özne yaparak; bedevinin "Çoğunluk ne diyorsa hakikat odur" şeklindeki sürü psikolojisini yerle bir eder. Kuran evreninde çokluk, genellikle dalaletin ve zihinsel iflasın adresidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik zeminine inerek; Mekke döneminde azınlıkta kalan, ezilen ve güçsüz görülen müslümanlara karşı, müşriklerin "Biz çoğunluğuz, güçlüyüz, demek ki biz haklıyız" şeklindeki psikolojik baskılarına bu ayetle cevap verildiğini ifade eder. Kuran, tarihsel bir sosyoloji yasası koyar: Geçmişte de "çoğunluk" (ekseru) sapıtmıştı ve helak oldu. Haklılık, nicelikte (çoğunlukta) değil, niteliktedir (tevhidde).

        el-evvelîn (الْأَوَّلِينَ)

        Arapça "e-v-l" kökünden türetilmiş, "önce gelen, ilk olan, geçmişte yaşayan" anlamına gelen ism-i tafdil (evvel) kelimesinin kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) formudur. Ayette "ekseru" kelimesinin muzafun ileyhi (tamlananı) olarak mecrur (esreli/yâ harfi ile) konumdadır (evvelûn yerine evvelîn). Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "e-v-l" kökünün temel manasının "bir şeyin aslına dönmesi, her şeyin başında olan ve kendisinden sonra gelenlere zemin/tarih oluşturan ilklik, kök" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-evvelîn" kavramının Kuran terminolojisinde; zaman dizininde çok eskide kalmış, tarih sahnesinden silinmiş, ancak kalıntıları, harabeleri ve efsaneleri dilden dile dolaşan "kadim kavimleri, eski nesilleri" (Ad, Semud, Nuh kavmi gibi) nitelediğini kaydeder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik arka planına değinerek, "e-v-l" kökünün İbranicede ve Aramicede de geçmişi, başlangıcı ve kadim olanı ifade eden ortak bir teolojik hafızaya sahip olduğunu belirtir. Kuran, bu kavramla muhatabını derin bir tarihsel ve eskatolojik (ahiret bilimsel) muhasebeye çeker.

        Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında "kadim nesiller" (el-evvelîn) motifini incelerken; Kuran'ın bu ifadeyi salt bir tarihsel bilgi vermek için değil, aktif bir uyarı ve ibret aracı olarak (typology) kullandığını ifade eder. "Evvelkiler" (el-evvelîn), salt geçmişte yaşayanlar değil; inkar edip ilahi gazaba uğrayanların evrensel bir arketipi (temsili) olarak metne yerleştirilir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu tamlamanın (ekseru'l-evvelîn / öncekilerin çoğunluğu) dramatik etkisine dikkat çeker. Mekke müşrikleri ticaret kervanlarıyla Şam'a veya Yemen'e giderken, helak edilmiş o "önceki" (el-evvelîn) kavimlerin harabelerinin yanından bizzat geçiyorlardı. Kuran, onların gözleriyle gördükleri bu kalıntıları (âsâr) onlara hatırlatarak; "Övündüğünüz o atalarınızın ve geçmişin o kudretli çoğunluğunun sonu işte o kayboluştan ve harabelerden ibarettir" diyerek, kibri tarihsel bir tokatla parçalar. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Kuran'daki "el-evvelîn" (öncekiler) vurgusunun, insanlık tarihindeki şirkin ve ilahi müdahalenin (helakin) sürekliliğini kanıtlayan temel bir "kıssa" ve "ibret" mefhumu olduğu kaydedilir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X