فَهُمْ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ يُهْرَعُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 70. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: saffat suresi, saffat suresi 70. ayet, saffat 70, körü körüne, atalar, sapkınlık, cehennem dönüşü
-
69. "Çünkü onlar atalarını doğru yoldan sapmış olarak buldular;"
70. "Ama kendileri de çılgınca onların izinden koşuyorlar."
Çünkü onlar atalarını doğru yoldan sapmış olarak buldular, yani atalarını sapıtmış oldukları halde buldular. Ama kendileri de çılgınca onların izinden koşuyorlar. Burada kendilerine tâbi olunanların azabı değil, tâbi olanların azabı belirtilmektedir. Çünkü âyette şöyle buyurulmaktadır: Çünkü onlar atalarını doğru yoldan sapmış olarak buldular; ama kendileri de çılgınca onların izinden koşuyorlar. buradaki "yuhraûne" (يهرعون) kelimesi İbn Kuteybe ve Ebû Avsece'ye göre koşuyorlar mânasına gelir. Bu, hervele yürüyüşü gibi hızlı yürümektir. Bazıları bu kelimeye çalışıp çabalıyorlar diye mana verdi. Bunların ikisi de aynı anlama nelir.
Yorumu Yorumla
-
fehum (فَهُمْ)
Arapçada ardışıklık ve sebep-sonuç ilişkisi kuran "fe" (fâ-i ta'kibiyye/sebebiyye) bağlacı ile üçüncü çoğul şahıs "hum" (onlar) zamirinin kaynaşmış halidir. Cümlede mübteda (özne) konumundadır. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu bağlacın "ta'lîl" (nedensellik) bağını mutlak bir şekilde tesis ettiğini belirtir. Bir önceki ayette atalarını yollarını kaybetmiş (sapıtmış) halde bulmaları (sebep), bu ayette onların o yanlış yolda şuursuzca sürüklenişlerini (sonuç) doğurmuştur. "Fe" edatı, zihinsel tembelliğin eyleme nasıl yansıdığını gösteren gramatikal bir köprüdür; "hal böyle olunca, onlar da..." diyerek o trajik nedenselliği mühürler.
alâ (عَلَى)
Arapça dilbilgisinde "üzerine, üstüne, -e/a, -de/da" anlamları veren, mekânsal veya kavramsal olarak bir şeyin üzerine tam olarak yerleşmeyi, tutunmayı ve istilayı (isti'lâ) bildiren harf-i cerdir (ilgeç). Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edatın, eylemin yönünü ve tabiatını belirlediğini ifade eder. İnkarcı kitle, atalarının sadece "arkasından" (halfehum) gitmemiş, bizzat onların bıraktığı izlerin "tam üzerine" (alâ) basarak, o izleri milimetrik bir taklitle (körü körüne) çiğnemişlerdir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu edatın sosyolojik ve psikolojik ağırlığını tahlil eder: "Alâ" harfi, muhafazakar/müşrik aklın o bağnaz tutunma halini gösterir. Onlar, geçmişin o bozuk dogmalarının ve atalarının sapkın geleneklerinin "üzerine" (alâ) kamp kurmuş, o izlerden zerre kadar dışarı çıkmamayı, o izlere mutlak surette yapışmayı bir asalet ve din sanmışlardır.
âsârihim (آثَارِهِمْ)
Arapça "e-s-r" kökünden türemiş olan "eser" (iz/nişan) kelimesinin kuralsız/kırık çoğuludur (âsâr) ve üçüncü çoğul şahıs "him" (onların) zamiriyle birleşmiştir. Ayette "alâ" harf-i ceri ile mecrur (esreli) konumdadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "e-s-r" kökünün temel manasının "bir şeyin ardından kalan belirti, toprakta bırakılan ayak izi, geçmişten günümüze intikal eden işaret ve kalıntı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "eser/âsâr" kavramının Kuran lügatinde salt fiziksel ayak izlerini değil; önceki nesillerin, ataların bıraktığı gelenekleri, yaşam biçimlerini, inanç paradigmalarını ve kutsallaştırılmış kültürel mirası tanımladığını vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ontolojik semantiğinde bu kelimenin çöl (bedevi) coğrafyasındaki hayati karşılığını tahlil eder. Uçsuz bucaksız ve işaretsiz bir çölde, kendinden önce geçenlerin bıraktığı "ayak izlerini" (âsâr) takip etmek, bedevi için bir ölüm kalım meselesidir; çünkü izler suya veya kabileye götürür. Kuran, bedevinin bu fıtri "iz sürme" refleksini alır ve onu teolojik bir trajediye dönüştürür. İnkarcılar, atalarının "izlerini" (âsâr) kurtuluş sanarak takip etmişler, ancak o izler (bir önceki ayette belirtildiği gibi) aslında çölde yolunu kaybetmişlerin (dâllîn) izleridir ve sonu mutlak felakettir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke aristokrasisi bağlamındaki polemik zeminine dikkat çeker. Müşrikler, tevhid inancına karşı çıkarken rasyonel bir delil getirememişler, sadece "Biz atalarımızın bıraktığı izler/gelenekler (âsâr) üzerindeyiz" diyerek o kör taklidi savunmuşlardır. "Âsâr" kelimesi, aklın iptal edilip yerine kör geleneğin (statükonun) konulduğu o donuk ve putperest zihniyetin Kuran'daki en temel sembollerinden biridir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin bünyesinde barındırdığı fonetik estetiğe (ses simgeciliğine) eğilerek; uzatmalı "â" sesi ile başlayan, dilin dişlere temasıyla çıkan peltek "s" (se) ve damaktan yuvarlanan "r" harfinin (â-s-r) oluşturduğu o rüzgarlı, uçucu ve boşlukta kaybolan ses yapısının; çölde rüzgarın savurduğu kumlarla silinmeye yüz tutmuş, içi boş, temelsiz ve sahibini uçuruma sürükleyen o sahte "ayak izlerinin" güvensizliğini işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna aktardığını ifade eder.
yuhra'ûn (يُهْرَعُونَ)
Arapça "h-r-a" kökünden türetilmiş, if'al babında veya sülasi meçhul formunda kullanılan, muzari (şimdiki/geniş zaman), meçhul (edilgen), üçüncü çoğul şahıs fiilidir. Cümlede "fehum" mübtedasının haberi (yüklemi) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "h-r-a" kökünün temel manasının "şiddetli bir korku, telaş, titreme veya arkadan iten bir gücün etkisiyle şuursuzca ve aceleyle koşuşturmak, paniğe kapılıp sürüklenmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ihrâ'" (veya her') eyleminin Kuran terminolojisinde sıradan, iradi ve planlı bir hızlı yürüyüş (sa'y veya isrâ') olmadığını; kişinin kendi kontrolünü tamamen kaybettiği, bir sürü gibi güdüldüğü, nefes nefese, aciz ve dehşet içinde (adeta itilerek) koşturulduğu o trajik hali tanımladığını kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu fiilin malum (etken) değil, meçhul (edilgen - yuhra'ûn / sürüklenirler, koşturulurlar) formunda gelmesinin belagat ilmindeki muazzam ağırlığına dikkat çeker. Bu gramatikal tercih, inkarcıların kendi hür iradeleriyle, bilinçli bir seçimle yürümediklerini; geçmişin, geleneğin, atalarının dogmalarının ve en nihayetinde şeytani bir ivmenin (ve eskatolojik planda meleklerin) onları arkalarından itekleyerek, zorla ve sürüler halinde ateşe doğru koşturduğunu (güdüldüklerini) mühürler. Onlar fail değil, zavallı birer mefuldürler.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve apokaliptik kurgusunda bu fiilin, geçmişteki sosyolojik eylem ile ahiretteki eskatolojik azap arasında kurduğu muazzam köprüyü (ikili anlamı) tahlil eder. "Yuhra'ûn" fiili hem dünyevi hem uhrevi bir tablo çizer. Dünyada onlar, atalarının dogmalarının peşinden (âsârihim) panik halinde, aklını kullanmayan bir koyun sürüsü gibi şuursuzca "sürükleniyorlardı". Ahirette ise aynı şuursuz sürükleniş, cehennem zebanilerinin onları zakkum ağacından alıp ateşin dibine (Cahîm'e) doğru yaka paça "koşturmaları/sürüklemeleri" şeklinde somutlaşır. Dünyevi körlük, uhrevi sürüklenişin bizzat provasıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu fiilin barındırdığı psikolojik ironiye dikkat çeker. Mekke aristokrasisi (Ebu Cehiller, Velid bin Muğireler) dünyadayken kendilerini özgür, irade sahibi, topluma yön veren "liderler" olarak görüyorlardı. Ancak Kuran "yuhra'ûn" (panik halinde itilip sürüklenirler) fiilini kullanarak, onların o kibirli liderlik maskesini düşürür. Aslında onlar kendi kararlarını veren özgür bireyler değil, sadece ölü atalarının dogmaları tarafından arkalarından kırbaçlanan, korkak, düşünemeyen ve ateşe doğru koşan zavallı bir güruhtan ibarettirler. Taklit, insanı "özne" olmaktan çıkarıp "sürü" yapar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde bu kelimenin, İslam'ın "akıl ve hür irade" (tahkik) vurgusuna karşılık, körü körüne taklidin (bağnazlığın) insandan insan olma vasfını, onurunu ve duruşunu nasıl söküp aldığını belgeleyen, insanın o acınası, telaşlı ve iradesiz güdülme halini tanımlayan en sarsıcı fiillerden biri olduğu kaydedilir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; ötreli "y" ile başlayan, göğsü yırtarak çıkan derin "h" (he) harfi, ardından gelen titrek "r" ve boğazı sıkan "a" (ayın) harflerinin (y-u-h-r-a) oluşturduğu o nefes nefese, kesik, hırıltılı ve telaşlı ses yapısının; arkasından itilen, panikle sendeleyen, nefesi kesilmiş bir halde şuursuzca koşturan o cehennemlik kalabalığın/sürünün çıkardığı o aciz ve korku dolu uğultuyu işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın kalbine doğrudan sapladığını ifade eder. Kelimenin sonundaki "ûn" uzatması, bu sürüklenişin sonsuz ve kalabalık bir kaosa doğru olduğunu gramatikal olarak ilan eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla