Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 69. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 69. Ayet

    اِنَّهُمْ اَلْفَوْا اٰبَٓاءَهُمْ ضَٓالّ۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnehum elfev âbâehum dâllîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      69. "Çünkü onlar atalarını doğru yoldan sapmış olarak buldular;"

      70. "Ama kendileri de çılgınca onların izinden koşuyorlar."


      Çünkü onlar atalarını doğru yoldan sapmış olarak buldular, yani atalarını sapıtmış oldukları halde buldular. Ama kendileri de çılgınca onların izinden koşuyorlar. Burada kendilerine tâbi olunanların azabı değil, tâbi olanların azabı belirtilmektedir. Çünkü âyette şöyle buyurulmaktadır: Çünkü onlar atalarını doğru yoldan sapmış olarak buldular; ama kendileri de çılgınca onların izinden koşuyorlar. buradaki "yuhraûne" (يهرعون) kelimesi İbn Kuteybe ve Ebû Avsece'ye göre koşuyorlar mânasına gelir. Bu, hervele yürüyüşü gibi hızlı yürümektir. Bazıları bu kelimeye çalışıp çabalıyorlar diye mana verdi. Bunların ikisi de aynı anlama nelir.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        innehum (إِنَّهُمْ)

        Arapçada isim cümlelerinin başına gelerek "şüphesiz, muhakkak, kesinlikle" anlamı veren ve cümleye mutlak bir tekit (pekiştirme) katan harf-i müşebbehe bil-fiil (fiile benzeyen harf) edatı "inne" ile üçüncü çoğul şahıs "hum" (onlar) zamirinin kaynaşmış halidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edatın "tahkik" ve "ta'lîl" (neden bildirme) işlevi gördüğünü belirtir. Önceki ayetlerde anlatılan o dehşetli eskatolojik (ahiret bilimsel) azabın, cehennemin dibine itilişin ve zakkum yemenin "neden" bizzat bu kitleye uygulandığının felsefi/teolojik gerekçesi bu edatla başlayan cümle ile gramatikal olarak açıklanır. Bu azap keyfi değildir; "Çünkü şüphesiz onlar..." diyerek ilahi adaletin şaşmaz gerekçesi sunulur.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve apokaliptik kurgusunda bu pekiştirmeli zamirin (innehum), Kuran'ın anlatı eksenini aniden ahiretin o somut ve grotesk işkence sahnelerinden çekip, dünyanın tarihsel ve sosyolojik gerçekliğine (geçmişe) döndüren kilit bir retorik sıçrama (flashback) aracı olduğunu tahlil eder. Kuran, azabın suçlusunu doğrudan "hum" (onlar) diyerek işaretler ve muhatabı eylemin kök nedenini düşünmeye sevk eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik yapısına eğilerek; "i", şeddeli "n" ve genizden gelen tok "m" harfinin (i-n-n-e-h-u-m) oluşturduğu o baskılı, uzatmalı ve kesin ses yapısının, ortada hiçbir mazeret bırakmayan, suçu doğrudan failin boynuna asan o ilahi iddianamenin sarsılmaz ağırlığını işitsel bir sahne olarak metne taşıdığını ifade eder.

        elfev (أَلْفَوْا)

        Arapça "l-f-y" kökünden türetilmiş, if'al babında, mazi (geçmiş zaman), üçüncü çoğul şahıs fiilidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "l-f-y" kökünün temel manasının "bir şeyi olduğu hal üzere bulmak, bir durumla karşılaşmak, araştırma veya derin bir sorgulama yapmaksızın mevcut olanı hazır olarak önünde görmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilfâ" (bulma) eyleminin Kuran lügatindeki ontolojik farkına dikkat çeker: "Vecede" fiili arayıp tarayarak şuurlu bir bulmayı ifade ederken; "ilfâ" eylemi, insanın içine doğduğu geleneği, atalarından devraldığı inancı hiçbir akli süzgeçten geçirmeden, pasif, edilgen ve şuursuz bir şekilde "hazır bulması ve olduğu gibi kabullenmesi" (taklit) anlamına gelir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde "ilfâ" kelimesinin Cahiliye zihniyetindeki karşılığını tahlil eder. İslam öncesi bedevi toplumunun yegane teolojik argümanı "taklit"tir (körü körüne bağlılık). Onlar putperestliğin felsefi bir savunmasını yapmazlar; onların tek savunması "Biz atalarımızı böyle yaparken bulduk" (elfev) şeklindeki o pasif ve teslimiyetçi argümandır. Kuran, bu fiili kullanarak cehennem ehlinin asıl suçunun "aklın iptali" ve geleneğe sorgusuz sualsiz boyun eğmek olduğunu teolojik olarak mühürler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke ortamındaki sosyolojik ve polemik zeminine inerek; müşrik aristokrasinin din anlayışının, hakikati arama (tahkik) değil, kurulu düzeni (statükoyu) muhafaza etme üzerine kurulu olduğunu ifade eder. Onlar atalarını o yolda "buldular" (elfev) ve sırf o yol atalarına ait olduğu için onu mutlak doğru kabul ettiler. "Elfev" eylemi, Kuran'ın muhafazakarlığa ve körü körüne gelenekçiliğe yönelttiği en sert eleştirinin gramatikal formudur; azabın asıl sebebi, bu zihinsel tembelliktir.

        âbâehum (آبَاءَهُمْ)

        Arapça "e-b-v" kökünden türemiş olan "eb" (baba/ata) kelimesinin kuralsız/kırık çoğuludur (âbâ) ve üçüncü çoğul şahıs "hum" (onların) zamiriyle birleşmiştir. Ayette "elfev" fiilinin mefulü (nesnesi) olarak nasb (üstünlü) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "e-b-v" kökünün temel manasının "bir şeyin kaynağı, varlık sebebi, besleyip büyüten otorite ve kök" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "âbâ" (atalar) kavramının Kuran terminolojisinde salt biyolojik ebeveynleri değil; kişinin zihniyetini şekillendiren, gelenekleri belirleyen, kutsallaştırılmış geçmişi ve mutlak itaat bekleyen tarihi/toplumsal otoriteyi tanımladığını kaydeder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki arka planına değinerek, "ab/aba" (baba/ata) kelimesinin Aramice, Süryanice ve İbranicede en kadim otorite, soy ve aidiyet figürü olduğunu; Kuran'ın bu evrensel patriyarkal (ataerkil) figürü, monoteizmin (tevhidin) karşısına dikilen en büyük sosyo-teolojik put olarak tanımladığını savunur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın barındırdığı psikolojik ve teolojik putperestliği tahlil eder. Mekke toplumu için "ata" (eb), hata yapmaz, sorgulanamaz ve mutlak itaat edilmesi gereken kutsal bir dogmadır. İnsanlar taştan putlara tapmadan çok önce, zihinlerindeki "atalar" (âbâ) putuna tapmışlardır. Kuran, "âbâehum" (onların ataları) diyerek, bireyin aklını ve özgür iradesini ipotek altına alan o sahte kültürel tanrıları (geçmişin dogmalarını) hedefe koyar ve ahiretteki o sarsıcı iflasın faturasını bu kutsanmış otoritelere keser. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Kuran'da "atalar" (âbâ) mefhumunun sıklıkla vahyin (ilahi aklın) karşısına konulan, körü körüne taklit edilen bağnaz geleneği (statükoyu) temsil ettiği vurgulanır.

        dâllîn (ضَالِّينَ)

        Arapça "d-l-l" kökünden türetilmiş, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isimdir. Ayetin sözdiziminde "elfev" (buldular) fiilinin ikinci mefulü veya hal (durum zarfı) olarak nasb (üstünlü) konumundadır. "Atalarını 'sapıtmış halde' buldular." İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "d-l-l" kökünün temel manasının "doğru yoldan çıkmak, şaşırmak, çölde rehbersiz kalıp yok olmaya yüz tutmak ve aydınlıktan zifiri karanlığa savrulmak" olduğunu belirtir. Suya veya yola giden izlerin silinmesine de aynı kökten hareketle "dalalet" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dalalet" kavramının Kuran lügatinde hidayetin (doğru yolu bulmanın) tam ontolojik zıddı olduğunu; aklın, vicdanın ve fıtratın pusulasını kaybederek ilahi gerçeklikten (tevhidden) kopmayı, şirke ve batıla gömülmeyi ifade ettiğini kaydeder. Bu sapış, bazen kasıtlı, bazen de bu ayette olduğu gibi kılavuzun bozukluğundan kaynaklanan şuursuz bir savruluştur.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde "dalalet" mefhumunun bedevi zihniyetindeki karşılığını tahlil eder. Çölde yaşayan bir bedevi için "dalalet" (yolunu kaybetmek), sıradan bir hata değil; susuz kalmak, güneşte kavrulmak ve mutlak bir ölümle (helakle) yüzleşmek demektir. Kuran, bedevinin bu fıtri coğrafi korkusunu alır ve onu teolojik bir boyuta taşır. Ahireti inkar etmek ve putlara tapmak, ruhsal bir dalalettir; manevi ölüm ve eskatolojik çöküştür.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir bağlamında bu kelimenin barındırdığı devasa trajik ironiye dikkat çeker. Müşrikler, atalarını mutlak "rehber" (kılavuz) olarak kabul etmişlerdi. Ancak Kuran, o mutlak güvenilen kılavuzların (ataların) bizzat kendilerinin "dâllîn" (çölde yolunu kaybetmiş, sapıtmış, körleşmiş kimseler) olduğunu ilan eder. Yolunu kaybetmiş birine rehber diye bağlanan kişinin sonu, rehberiyle birlikte uçuruma (cehenneme) yuvarlanmaktır. İnkarcıların asıl felaketi, rehber sandıkları o geçmişin, aslında karanlığın ta kendisi olduğunu idrak edememeleridir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; Arapçanın en ağır ve damaksı harflerinden olan "dat" (ض) harfinin kalınlığı ile, şeddeli ve uzatmalı "l" harfinin (d-l-l) oluşturduğu o boğuk, uzayan ve yutucu ses yapısının; çölde yolunu kaybeden birinin o uçsuz bucaksız kum tepeleri arasındaki çaresizliğini, o körlemesine savruluşu ve dalaletin ruhta yarattığı o karanlık, ağır ve çıkışsız boğulma hissini işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder. Kelimenin sonundaki "în" (çoğul uzatması), bu kör savruluşun sadece bir kişinin değil, koca bir neslin ve tarihin (kolektif yığının) kaderi olduğunu mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X