طَلْعُهَا كَاَنَّهُ رُؤُ۫سُ الشَّيَاط۪ينِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 65. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: zakkum ağacı, şeytan başı, saffat suresi, cehennem dibi, fitne, saffat 65, saffat suresi 65. ayet, şeytan
-
64. "O, cehennemin tâ dibinde yetişen bir ağaçtır."
65. "Tomurcukları sanki şeytanların kelleleri gibidir."
Bazı kâfirler zakkum ağacıyla korkutulduklarında birbirlerine şöyle demişler: Zakkum nedir biliyor musunuz? O hurm a ve kaymaktır. Bunun üzerine demişler ki: M uhammed bizi onunla mı korkutuyor? Bazıları şöyle dedi: M uhammed bizi cehennem de yetişen bir ağaçla korkutuyor, ateşin tabiatı ağacı yakıp bitirmektir, böyleyken cehennemde nasıl ağaç yetişir? Bunu Hz. Peygamber’i (s.a.) ve bu konudaki âyeti inkâr etmek için söylüyorlardı. Cenâb-ı Hak bunun üzerine bu ağacın durumunu şöyle açıkladı: O, cehennemin tâ dibinde yetişen bir ağaçtır. Tomurcukları sanki şeytanların kelleleri gibidir. Cenâb-ı Hak o ağacın, cehennemin dibinde yetiştiğini, ateşle yetişen bir ağacı ateşin, diğer yerlerde yetişen ağaçları yakıp bitirdiği gibi yakmadığını haber vermektedir. Hir şeyin yaratıldığı ve ortaya çıktığı yer tarafından yok edilmemesi mümkündür, nitekim balık suda vücut bulmuştur, lak.at su onu helak etmemekledir, bütün deniz hayvanları da böyledir. Her ne kadar kara hayvanlarını deniz helak edip öldürüyorsa da, deniz hayvanlarını yok etmemektedir. Buna göre cehennemde yetişen ağacı da cehennem yakıp yok etmez, her ne kadar başka yerlerde yetişen ağaçlan yakarsa da onu yakmaz. En doğrusunu Allah bilir.
“Cahîm” (الجحيم) kelimesi, çok büyük ve yoğun olan ateş anlamına gelir. “Cehamtü’n-nâre” (جهامة النار) denilince, ateşi büyülttüm anlamı kastedilir, “Nârun cahîmetün” (نار جحيمة) de büyük ateş demektir.
Tomurcukları sanki şeytanların kelleleri gibidir. Bu beyanın yorumuna dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Bazı yılanların bir çeşidi, şeyûtîn (şeytanlar) diye isimlendirilmiştir; onların siyah ve çirkin kelleleri vardır, ayrıca arslan yelesi gibi de yeleleri olur. Zakkum ağacının tomurcukları ve meyveleri, çirkinliğinden ve siyahlığından dolayı o yılanların kafasına benzetilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle dedi: O, çölde yetişen bir çeşit nebattır ve insanlar ondan şiddetle iğrenirler. Bundan dolayı zakkum ağacının tomurcukları ve meyveleri de ona benzetilmiştir. Bazıları ise, onun Mekke’de kara ve çirkin bir dağ olduğunu, Mekkeliler’in ondan şiddetle nefret ettiklerini, bu yüzden ona şeyâtîn (şeytanlar) adını verdiklerini ve zakkum ağacının tomurcuklarının ve meyvelerinin bu dağın tepesine benzetildiğini söyler. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle demiştir: Hayır, o gerçek anlamda şeytanların başlan gibidir. Mülhitler şöyle dediler: Bu teşbihte bir bozukluk vardır, çünkü insanlar o ağacın meyvesini görmedikleri gibi şeytanların başlarını da görmediler; müşkil olan bir meseleyi müşkil bir me.sele ile değil, ancak açık ve vazıh olan bir örnek verilir, aksi halde onun müşkil hali artarak devam eder. Fakat biz şöyle deriz; Buradaki örneklendirme doğrudur, çünkü her ne kadar şeytanları görmemişlerse de Cenâb-ı Hak o kâfirlerin kalplerinde şeytanlara karşı aşırı bir nefret, çirkinlik ve ondan kaçış duygusu yaratmıştır. İşte onlar gerçekten şeytanlardan şiddetle nelrel ettikleri ve onları reddettikleri için, zakkum ağacının meyveleri şeytanların başlarına benzetilmiştir.
Bu âyette Resûlullah'ın (s.a.) peygamberliğine ilişkin büyük bir ılelil vardır. Çünkü insanlar şeytanları görmemişler ve onu tanımıyorlardı, onları ancak peygamberlerin verdiği haberle tanıdılar, o haberle ondan nefret ettiler vc onu çok çirkin saydılar. Aslında onlar peygamberlere inanmıyorlartlı; peygamberlerin bu konuda verdiği haberleri kabul ettiklerine göre, risâlet konusunda ve haber verdikleri lıer konuda onların söylediklerini de kabul etmeleri gerekirdi. En doğrusunu Alhh bilir.
Onlarla ilgili rivayette sözünü ettikleri, ateşin her ağacı yaktığı halde orada ağacın nasıl yaşadığı şeklindeki sözleri onu inkâr etmek ve yalancılıkla itham etmek anlamındadır. İkincisi, zakkumu kaymak ve hurma diye yorumlayanlara göre, yukarıda da söylediğimiz gibi o bir imtihan vesilesi ve azap edilme sebebidir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
tal'uhâ (طَلْعُهَا)
Arapça "t-l-a" kökünden türemiş olan "tal'" (tomurcuk, ilk meyve, sürgün) ismi ile üçüncü tekil şahıs dişil (müennes) zamiri "hâ"nın (onun) birleşiminden oluşur. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "t-l-a" kökünün temel manasının "bir şeyin saklı olduğu yerden dışarı çıkması, görünür hale gelmesi, yükselmesi ve doğması (güneşin doğuşu/tulû' gibi)" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tal'" kelimesinin Kuran lügatinde ve Arap tarım kültüründe özellikle hurma ağacının o ilk patlayan, yarılan ve içinden meyve salkımının çıktığı tomurcuğu/kılıfı tanımlamak için kullanıldığını kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu kelimenin mübteda (özne) konumunda olduğunu ve sonundaki "hâ" zamirinin bir önceki ayette zikredilen "Zakkum ağacına" (şecere) döndüğünü belirtir. Ağacın sadece gövdesi değil, onun bizzat "meyve veren, patlayan ve dışarı fırlayan" (tal') o aktif, üretken kısmı gramatikal olarak merkeze alınır.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ontolojik semantiğinde bu kelimenin barındırdığı zıtlığı tahlil eder. Cennet tasvirlerinde inananlara sunulan o iştah açıcı, yumuşak ve göz alıcı meyvelerin (fevâkih) tam karşısında; Zakkum ağacının bu "tal'"i (meyvesi/tomurcuğu) bulunur. Çöl kültüründe "tal'" kelimesi hayatı, bereketi ve hurmanın tatlı başlangıcını simgelerken; Kuran bu pozitif tarımsal kavramı alıp, cehennemin ortasından fışkıran grotesk, zehirli ve iğrenç bir eskatolojik (ahiret bilimsel) besin maddesine dönüştürerek muhatabın fıtri beklentisini tersyüz eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik zeminine inerek; Mekke toplumunun tarımsal hafızasında (özellikle Taif gibi bölgelerdeki hurma bahçelerinde) "tal'" kavramının çok bilindik bir nesne olduğunu ifade eder. Kuran, ahiret azabını tasvir ederken onların her gün gördükleri bu tanıdık kelimeyi kullanarak, yabancı bir dil yerine bizzat onların hayat pratiklerinden seçilmiş sarsıcı bir "anti-meyve" imgesi inşa eder.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; kalın ve patlamalı "t" (tı) harfi ile başlayıp, damaktan yuvarlanan "l" ve boğazın derinliklerinden gelen boğuk "a" (ayın) harfinin (t-l-a) oluşturduğu o eforlu, dışarıya doğru fırlayan ve yırtıcı ses yapısının; cehennem ağacının o iğrenç tomurcuğunun alevleri yararak aniden, şiddetle ve hastalıklı bir şekilde patlayıp dışarı fırlamasını işitsel bir sahne olarak okura doğrudan hissettirdiğini kaydeder.
ke'ennehu (كَأَنَّهُ)
Arapça dilbilgisinde teşbih (benzetme) harfi olan "ke" (gibi), cümleye mutlak kesinlik katan "enne" (şüphesiz/muhakkak ki) edatı ve üçüncü tekil şahıs eril zamir "hu" (o/onu) kelimesinin kaynaşmış halidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu yapının "huruf-i müşebbehe bil-fiil" (fiile benzeyen harfler) kategorisinde olduğunu ve "tal'uhâ" mübtedasının haberi (yüklemi) konumunda cümleyi tamamladığını belirtir. Edatın bünyesindeki "enne" (kesinlik) vurgusu, yapılacak olan o korkunç benzetmenin sıradan, zayıf veya şiirsel bir mecaz olmadığını; o cehennem meyvesinin formunun, tasvir edilecek nesneyle (şeytanların başlarıyla) ontolojik bir dehşet içinde tam olarak örtüştüğünü gramatikal olarak tesis eder. Zamir (hu) ise doğrudan o meyveye (tal') döner.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve estetik kurgusunda bu benzetme edatının (ke'enne) işlevini tahlil eder. Ona göre Kuran, muhatabın dünyevi gözle hiç görmediği ve tasavvur edemeyeceği eskatolojik bir nesneyi (Zakkum'un meyvesini) anlatırken; bu edatla aniden psikolojik ve mitolojik bir referans alanına sıçrama yapar. Benzetme edatı, bilinmeyen fiziksel bir formu, Arap zihninde çok iyi bilinen "kavramsal bir dehşet" figürüne bağlayarak zihinsel bir şok (kamera kayması) yaratır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, belagat ilminde bu edatın, "görülmeyen bir şeyi (Zakkum), hayalde var olan ve en iğrenç kabul edilen başka bir şeye (Şeytan) benzeterek" korkuyu maksimize eden eşsiz bir edebi araç olduğunu kaydeder.
ruûsu (رُءُوسُ)
Arapça "r-e-s" kökünden türemiş olan "ra's" (baş, kafa, tepe) kelimesinin kuralsız/kırık çoğuludur (cem-i mükesser). Ayette teşbih edatının (ke'enne) haberi konumunda olup, bir sonraki ismin muzafı (tamlayanı) olduğu için tenvinsiz gelmiştir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "r-e-s" kökünün temel manasının "bir şeyin en üst kısmı, zirvesi, bedenin en yukarıdaki organı ve bir topluluğun/kavmin en önde gelen yöneticisi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ra's" kelimesinin Kuran lügatinde salt bir biyolojik kafatası olmadığını; kimliğin, aklın, kibrin ve yüceliğin (veya dehşetin) odaklandığı en belirgin bedensel merkez olduğunu kaydeder. Meyveler (tomurcuklar) de ağacın en ucunda (başında) yer aldığı için bu benzetme morfolojik olarak kusursuzdur.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki arka planına değinerek; "r-e-s" kökünün Aramice ve Süryanicede (rêş) ve İbranicede (roş) birebir aynı anlama (baş/zirve) sahip olduğunu, Kuran'ın bu evrensel vücut sembolizmini eskatolojik tasvirlerine taşıdığını belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin barındırdığı psikolojik terörü tahlil eder. Kuran, Zakkum ağacının meyvelerini sıradan bir diken, taş veya zehirli bir bitkiye değil, doğrudan doğruya "kopuk başlara" (ruûs) benzetmektedir. Baş, kimliğin ve ifadenin (suratın) bulunduğu yerdir. Cehennem ehlinin yiyeceği o meyvelerin, adeta onlara bakan, sırıtan veya dehşet saçan "kopuk kafalar" şeklinde bir formda olması, azabın sadece fiziksel bir yanma değil, aynı zamanda mutlak bir psikolojik travma ve görsel işkence olduğunu gösterir.
eş-şeyâtîn (الشَّيَاطِينِ)
Arapçada "şeytan" kelimesinin kuralsız/kırık çoğuludur (cem-i mükesser) ve ayette "ruûsu" kelimesinin muzafun ileyhi (tamlananı) olarak mecrur (esreli) konumdadır. Kelimenin kökeni dilbilimciler arasında iki farklı görüşle açıklanır. Birinci görüşe göre "ş-t-n" kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "uzaklaşmak, haktan ve merhametten ayrı düşmek, muhalefet etmek ve inatla direnmek" olduğunu belirtir. İkinci görüşe göre ise "ş-y-t" kökünden türemiştir ki bu kök "yanmak, helak olmak, öfkeden kavrulmak" anlamlarına gelir. Râgıb el-İsfahânî, "şeytan" kelimesinin Kuran terminolojisinde; ilahi rahmetten tamamen kovulmuş, kibirli, saptırıcı, çirkin, fıtrata düşman olan her türlü asi cin, insan veya görünmez gücü tanımladığını vurgular.
Arthur Jeffery, kelimenin filolojik serüvenine inerek; "şeytan" (Satan) kelimesinin kökeninin İbranice/Aramice (Satan / düşman, karşı çıkan) kelimesine dayandığını, Etiyopça (Ge'ez) üzerinden Arapçaya çok erken dönemlerde geçtiğini ve Kuran'da mutlak kötülüğün evrensel personifikasyonu (kişileştirmesi) olarak kullanıldığını savunur.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın eskatolojik semantiğinde "şeytanların başları" (ruûsu'ş-şeyâtîn) imgesinin Cahiliye dönemi aklındaki karşılığını tahlil eder. İslam öncesi bedevi Arap toplumunda "şeytan" kelimesi, teolojik bir düşmandan ziyade; çöllerde yaşayan, son derece korkunç, iğrenç görünümlü, kılık değiştirebilen, yılanlara veya vahşi yırtıcılara benzeyen kötücül ruhları/cinleri temsil ediyordu. Kuran, muhatabın kendi kültürel hafızasında estetik olarak "en çirkin, en iğrenç ve en korkutucu" nesne olarak kodlanmış bu mitolojik/psikolojik imgeyi (şeytanların başları) alır ve Zakkum ağacının meyvelerinin o iğrenç görsel formunu tanımlamak için kusursuz bir benzetme olarak kullanır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu benzetmenin zoolojik bir referansına da dikkat çeker. Bazı klasik Arap dilcilerine ve müfessirlere göre, Arap Yarımadası'nda yaşayan, başı son derece çirkin, zehirli ve ürkütücü olan bir yılan türüne (veya çölde yetişen çirkin bir dikene) bedeviler "Şeytanın Başı" (Ru'su'ş-şeytan) adını veriyordu. Kuran, doğrudan onların bu dilsel ve coğrafi korku algısına hitap ederek, cehennemin o boğazı yırtan meyvelerini, her an ısıracakmış gibi duran zehirli yılan başlarına veya o iğrenç çöl bitkisine benzetmiş olabilir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin bünyesinde barındırdığı fonetik estetiğe (ses simgeciliğine) dikkat çeker: "ş", "y", "t" (tı) ve "n" harflerinin (ş-y-t-n) oluşturduğu o fısıltılı, ıslıklı, yılan tıslamasına benzeyen ve ardından boğumlu bir tınıyla kapanan ses yapısı; kötülüğün, zehrin ve sinsiliğin o ürkütücü formunu işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak dinleyicinin bilinçaltına doğrudan nakşeder. Bu kelime, ayetteki o estetik ve psikolojik dehşet tablosunu zihinde tamamen somutlaştırır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla